Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Şubat 2012 Perşembe

Anonymous (2011) - William Shakespeare!?

Sadece İngiliz Edebiyatı'nın değil, tüm dünya edebiyatının açık ara en ünlü ve de etkin ismi desek, herhalde yanlış söylemeyiz William Shakespeare için. Hatta kimsenin karşı çıkacağını bile sanmıyorum bu duruma. O kadar dominant bir hali vardır kendisinin edebiyat tarihinde. Yazdığı şeyler istisnasız zirvededir her zaman. Ne güncelliklerini yitirirler ne de bıkılınırlar...

Devamını Oku

26 Ocak 2012 Perşembe

Pina (2011) - Görsel Bir Terennüm!

Spoiler içermez. Rahat rahat okuyabilirsiniz.


Orijinal boyutu için tıklayınız

Kategorizeleştirme eğilimimin ne kadar rahatsız edici hatta ne kadar vahim ve korkutucu boyutlara ulaştığını, sarsıcı bir şekilde yüzümde hissetmemi sağlamış tokat hükmünde bir yapım Pina. Zira bu şey, ne tam bir belgesel ne de tam bir film. Anbean gördüğüm her sahnenin etkileyiciliğine dair tam bir kendini verme halinde olsam da, beynimin bir köşesinde bu izlediğim şeye ne diyeceğim mevzusunu düşünüyordum izlerken. Düşünmekten kendimi alıkoyamadım diyelim. Böylesi daha dramatik ve obsesif :)
Devamını Oku

14 Aralık 2011 Çarşamba

Melancholia (2011) - Aciziz, Yalnızız ve de Öleceğiz... Ver Elini Ey Hüzün!

Orijinal boyutlar için resimlerin üstlerine tıklayınız

Herkesin ya çok iyi ya da çok kötü duygular beslediği yönetmenlerden Lars von Trier'in son filmi Melancholia, kadrosu ve kişisel varoluşumu nitelendirdiğim kavramların(!) en nadidelerinden birinin isim sahipliği yapacak olması sebebiyle geçen seneden beri beklediğim filmler arasındaydı. Haliyle çok büyük beklentilerle başladım filme. O kadar zaman bekleyip de daha az beklentiye sahip olmam imkansız gibiydi zaten. Hatta ne kadar iyi bir film çekilmiş olsa bile burun kıvırmam içten değildi. Büyük olasılıkla kendi ellerimle büyüttüğüm beklentimin kurbanı olacaktım, diğer birçok filmdeki gibi. Lakin eleman öyle bir giriş yapıyor ki filme, orada kilitli kalıyorsunuz daha film başlar başlamaz. Bütün o bekleyişin heba olmadığına dair ilk emareler bile gelmeden onay veriyorsunuz, 'boşuna beklememişsin' replikleriyle tatmin olmaya çalışan beklenti merkezinizin durum raporlarına.

Uzun zamandır denk gelmediğim mükemmel açılışlardan biriyle başlıyor film. Aynı kalitede kozmik görseller, aynı ahenkte klasik müziğin kullanımı vs ile ikinci bir The Tree of Life vak'asıyla karşı karşıya olduğunuzu sanıyorsunuz ilkin. Gerçi daha sonra olay tamamen farklı gelişiyor ama The Tree of Life'yi izlemiş olanların, içlerinden böyle bir şey geçirmeleri çok olağan. Filmin diğer tüm sahnelerini izlerken, artık bu girişteki resimleri görmüş biri olduğunuzun farkında olmaya zorluyorsunuz kendinizi! Vurgulamakta fayda var; bu her zaman böyle değildir!

Sayın okur, eğer spoilere bulaşmak istemiyorsan bundan sonra dikkatli ol. Ama benim tavsiyem, bu filmde spoilere fazla takılma. Zaten fazla ve habersiz verecek değilim. Ve de feci halde önemsiz durumda, spoiler denen şey bu film özelinde. Bak benim gibi spoiler almaktan fazla spoiler vermeye korkan biri bile spoilerli yazıyor, daha ne diyeyim :)


Karışıklık olmasın diye belirtelim. Filmin iki girişi var. Biri genel açılış sahnesi. Bunu yukarıda söyledim. Diğeri de düğün törenlerine gitmeye çalışan gelin-damat adayının, kiraladıkları(!) limuzinle kavisli ve dar bir yoldan dönmeye çalıştıkları sahne. İkisi de birbirinden güzel ve önemli sahneler. Hemen yukarıda da gördüğünüz üzere, o limuzin o yola göre değil. O yol için üretilmemiş araç. Oradan o limuzinle geçmek istersen ya limuzini gözden çıkaracaksın ya da geç kalmayı göze alacaksın. Hasılı zarara uğramadan oradan geçmen imkansız. Limuzinin kiralanmış olması da bir hayli manidar. Dikkatlere sunayım fazla açmadan; hayatlarımızı devam ettiren belki de en önemli şey olan nefesi bile bilinçli alamayan bir canlı çeşidiyiz. Neyimiz var ki..!

Burada, hemen bir şeyler canlanıyor zihinlerde (belki de canlanmalı!). Dünyanın şuan ki durumuyla ilgili, başta kendi tespitleriniz olmak üzere, birçok uyumsuzluk temelli algılar manzumesi diyebiliriz genel olarak bu canlanması gereken şeylere. Teknolojiye gereksiz olduğu dolaylarından yapılan eleştirilerden tutun, teknolojinin insan doğasını bozucu olduğuna dair inançlara kadar pek çok okuma yapılabilir. Bununla beraber; modern insanın (ne çok kullanılır oldu değil mi bu söz son zamanlarda!), sahip olduğu tüm nimetlere rağmen içine sıkıştığı ruhi darlıklar ve de kafanıza göre uydurabileceğiniz tüm sıkışmışlıklara kadar her şeyin resmi var diyebiliriz bu sahnede.

Daha dakika 1, gol 111111 muhabbeti dönerken zihninizde, filmin ismiyle müsemma bir karakter arz-ı endam eylemeye başlıyor ortalıkta. Ve bu bahsedilen sıkışmışlığı ruhunun tamamıyla özümsemiş her insandan beklenecek türdeki davranışların hepsini görüyoruz bu abladan, anbean (sekansbesekans :p). Karakterimizin adı Justine. Aslında bana çağrıştırdıklarıyla upuzun bir analiz hak ediyor kendisi. Trier -bu karakter özelinde- nerelerden esinlenmiştir, nerelere atıfta bulunmuştur tam olarak bilmemekle birlikte, benim algı dünyamda iki yazarın ve bu yazarların eserlerinin güzel bir harmanlaması olarak tezahür etti. İlgili eserleri keşke bu filmden kısa bir süre önce okumuş olsaydım da çağrışımlar daha güçlü olsaydı.


Bunlardan ilki Lawrence Durrell. Yazarın İskenderiye Dörtlüsü serisinin hem ilk cildine ismini veren hem de genel hikayenin başkahramanlarından olan Justine'yi hatırlamamak imkansız gibi, filmdeki Justine'yi izlerken. Kitaptaki Justine'nin psikolojik sıkıntılarının benzerlerini filmdeki Justine'de de görüyoruz. Lawrence Durrell'in, karakterine, kendi ruhunu içinde bulunduğu buhrandan kurtarmak için arzularına boyun eğdirişi gibi, Trier de kendi karakterine otokontrolden geçemeyecek hareketler yaptırıyor. Mesela düğün gecesi hiç tanımadığı birisiyle birlikte olabiliyor. Kitapta geçen "Sanki cennet yeryüzüne inmiş de ben ikisinin arasında kalmışım, bir iğne deliğinden soluk almaya çalışıyorum" gibi tamamen arada kalmışlık ve soluksuz kalmaktan beter sıkılmışlık öğelerinin hepsi mevcut filmdeki Justine'de de. Yine Durrell'in kitabında geçirdiği "Bir kentte sevdiğiniz biri yaşadığı zaman, orası dünya olur" ifadesi de tam manasıyla filmde sonu yaklaşan dünyayı tınlamayan, hatta ölümden korkan ablasına kızan(!) Justine'nin halet-i ruhiyesini betimliyor.

İkinci isimse tabi ki Marquis de Sade. Sadizmin kurucusu olan bu abimizin meşhur Justine'si de filmdeki Justine'yi var eden noktalardan biri gibi geldi bendenize. Hatta Sade'nin Justine isminde eseri veya yazdığı karakteri olmasaydı bile temellerini attığı sadizm dolayısıyla illa anımsanırdı, bu karakterden sonra. Zira filmde, melankoliden muzdarip olan Justine, Sade'nin Justine'sinin yaşadıklarından sonraki haline çok uygun. Hayattan yediği seri ve de şiddetli tekme tokatlardan sonra tüm dünyaya küsmüş, ağzının tadı kalmamış, gam denilen şey evinden fersahlarca ıraksamış; bunun sonucunda da sadizmle karışık bir melankoli kazanmış. Sanki Sade'nin bıraktığı yerden Trier devam etmiş karaktere. Filmde birçok sahne, buna ispat olarak gösterilebilir. Örneğin filmdeki Justine, düğün töreninin yapılacağı -ablası, eniştesi ve kendisinin yaşadığı malikanedeki- salona geç gelmesine rağmen, daha da geç kalmayı göze alıyor, daha açık ifade edersek, uzunca süre beklettiği konukları daha da bekletmeyi göze alıyor ve gidip çok sevdiği atına bir öpücük konduruyor. Ve bu kadar çok sevdiği, görmeden evlenemediği atını sırf söylediği basit bir şeyi yapmadığı için dövebiliyor. Masum bir melankoliden çok daha fazlası olunca insanın içine kurt düşmüyor değil tabii :)

Trier bütün bunların ışığında filmdeki karakter örgüsünü, Lawrence Durrell'in Justine'sini Sade'nin genel fikriyatıyla birleştirip üstüne bir de yine Sade'nin Erdemin Felaketleri eserindeki kardeş zıtlığını taçlandırmasıyla oluşturmuş gibi gözüküyor. Zira filmin ikinci bölümünün üzerine kurulduğu Claire karakteri, tam manasıyla Justine zıtlığıyla resmediliyor film boyunca. Claier'e girmeyeceğim ama tam manasıyla Justine'nin zıttı demiş olayım. İlk yarı boyunca başımızın üstünde taşımak için birbirimizle kıyasıya mücadele edeceğimiz Claire, ikinci yani kendine özel bölümde, Niagara Şelalesi'nde sırası gelen su zerrelerini bile yaya bırakacak kadar hızlı düşüyor gözümüzden. Kısacası, bakınız Erdemin Felaketleri'ndeki Justine ve ablası zıtlığı.

Bu genel girişten sonra yapmanız gereken tek şey, havada uçuşan bu tip atıf ve metaforları yakalamak. Filmden haz alıp almamanız arasındaki ince çizgi tamamen burada yatıyor sanırım. O metaforlardan birazını ıskalarsanız çok renksiz bir film diye etiketlememeniz pek de mümkün gözükmüyor bu yapımı.

Burada inceleme yapmayacağım ama filmin girişindeki uyumsuzluklar güzellemesi her şeyi en başından sunuyor zaten izleyiciye. Bunun daha, insanın ölüm karşısında takınması gereken müthiş aldırmamazlık prensibi var. Bu prensibin olmazsa olmazı olan aidiyet duygusunun tatmini var. Bu tatmine sahip olabilmek için içine girilebilecek bir çatı ihtiyacı var. Ve en sonunda tüm bu zincir halkalarının oluşturduğu din kavramı var! Sonra, başta tabi ki Millais'e (ki filmin afişi bu abimizin Ophelia eseridir, esinlenme değil sanırım bu durum :)), Caravaggio'ya (Judith'in Asur Kralı Holofernes'in başını kestiği tablosu, filmdeki düğün töreninin gelişimine çok büyük paralellikler gösteriyor) ve daha benim atlamış olma ihtimalim olan birçok sanatçıya yapılan atıflar var. Modernizmin kapitalizmi körüklemesine inat saf sanatçılık duyguları kabaran karakter davranışlarıyla bu tür atıfların bini bir para filmde. Ölüm var, din var, acizliklerin insan zihninde yarattığı buglar var. Çok var sayın izleyici. Sanıyorum ki say say bitmez. Bir daha izleyeceğim büyük olasılıkla. Bakalım yakalanan şeylerdeki nicelik farkı ne olacak, nitelikten ziyade :)


Oyuncu seçimlerinde de büyük incelikler yattığını düşünüyorum. Karakterleri canlandırması için seçilen oyuncular, filmin diline müthiş uymuş. Hatta sanıyorum ki, film için yazılan karakterleri kimlerin canlandıracağını baştan düşünmüş Lars von Trier ve öyle yazmaya başlamış bu karakterleri. Kiefer Sutherland'ın 24 dizisindeki canlandırdığı Jack Bauer karakterini bilmeyen yoktur sanıyorum. Jack Bauer ki, tüm imkansızları mümkün, tüm yokları var kılan süper bir kahraman. Belki de süper kahraman :) Tek başına 47 nükleer saldırıyı defedip Amerikan Başkanı'na yapılan 392 süper kurgulanmış suikastı engellemek, kendisi için yolda yürümekten farksız bir ajan. Şuan halihazırda dizinin 4. sezonunu izlediğimden, Nasa'yla bilmem neyle protokollere girip vakit kaybetmemek adına, uzaya zıplayarak çıkması gibi şeylerle cvsini zenginleştirmiş olma ihtimallerini görmezden geliyorum :) İşte böyle bir karakterdir Jack Bauer.

Kiefer Sutherland'ın filmde canlandırdığı karakter ise tam anlamıyla bir korkak. Sorumluluklarına lümpence sahip çıkıp kaptanı olduğu gemi batmaya başladığında ilk kaçanlardan biri. Jack Bauer karakteriyle bütünleşmiş bir oyuncunun, bu filmdeki 'J'ohn karakterini canlandırması inanılmaz bir atıf gerçekten de. Tabii bunun altındaki başta Hollywood ve Amerikan rüyalarının masalımsı yalancılıklarının teşhirini yakalamak çok da zor değil.

Uzatmak istemiyorum. Tamamen kişisel bir yazı olsun istedim. 'İyi bir film ayakkabının içinde kalmış bir taşa benzer' lafını etmiş bir yönetmenden, lafıyla müsemma bir filmi izleyip de tanıklık etmemek olmazdı. Kişisel sorumluluğumu yerine getirmenin mutluluğuyla sevmese bile izlemesini öneririm herkese Melancholia'yı. Ve çok büyük ihtimalle bazılarımız sevmeyecek. Ama bir daha vurgulamakta fayda görüyorum, izlenmeli!


Ve en son olarak da filmin finaline gerektiği gibi saygılarımı sunayım. Karakterlerin nasıl kişiliklere sahip olduklarını çok sarih bir şekilde bir daha anlatan o 2-3 dakika, izlediğim en iyi finallerdendi. Melankolisinin doruklarında gezinirken eve bile dönemeyen, önüne konan yemeği bile yiyemeyen, kaldırılmasa uykusundan bile uyanamayan o Justine, finalde 10 kaplan gücüne ulaşıyor. Yukarıda da hatırlattığım üzere, gözümüze sokulan tablolardan Ophelia'nın hüznü ve Judith'in cesareti voltranı oluşturuyorlar sanki. Kardeşinin tüm eksikliklerini kapatan, o güçlü abla profili çizen Claire ise artık kaçınılmaz felaketin son rötuşlarını, hızıyla tüm varlığın gözüne gözüne sokan metaforik gezegenimizin gelişine hala kahroluyor. Eriştiği sonu kabullenemiyor. Hatta kaçınılmaz sonun berraklığıyla o an için varlık aleminde en yakını olan kardeşinin ve oğlunun ellerini, rahatça ağlamayı seçerek bırakıyor. Felaketi, Justine'nin sırtını gezegene dönerek beklemesiyle ablasının tüm bu gereksiz çırpınışlarını aynı potada gören gözler için büyük dersler var sanki, bu finalde :)
Devamını Oku

8 Şubat 2011 Salı

The Lives of Others (2006) - Hayır, Bu Benim İçin!!!


Yaşadığımız sistemde her şeyin bir laneti(!) var. Sadece açlık-fakirlik gibi yoksunluk belirten kavramlarla cahillik-canilik gibi en basitiyle kötü kelimesiyle ifade edilebilecek ''şey''lerden bahsetmiyorum. Tamamiyle her durumun illa bi laneti var. Bu varsayımın sinemaya izdüşümü de duyarsızlık dolaylarından bir duygu.

Sinemayla ilişkiniz arttıkça zevk aldığınız filmlerin sayılarında gözle görülen, kulakla duyulan hatta ve hatta elle tutulan düşüşler olur. İzlediğiniz 10 filmden 1'i vasat üstüyse inanılmaz sevinirsiniz. Bir de bu lanet nöbetlerine ara verdiren filmler vardır. İzlediğinizde vereceğiniz ilk tepki, o filmi diğer filmlerden olabildiğince uzağa koyma çabası olur. Duygu denizinizde, okyanusların bile dayanamayacağı fırtınalar kopartır bunlar. Günler boyunca aklınızdan çıkmazlar. Etkileri diğer lanet nöbetini bitiren filme kadar uzar gider... The Lives of Others tam da bu sınıftan. Hem de en gözde öğrencilerinden.

Film Doğu-Batı Almanya döneminin son yıllarını anlatıyor. Konusu itibariyle birçok benzer film bulabiliriz. Almanya'nın coğrafyasından da kaynaklandığını düşündüğüm karartı, bu filmlerin olmazsa olmazıdır. Baskıcı politik durumu ekrana yansıtmaya birebirdir bu iklimsel öğe. Lakin filmin, bu tip diğer filmlerden ayrılmasını sağlayan mükemmel bir özelliği var. Politik mesaj kaygısı filmin hiçbir sahnesinde başkoltuğa oturmuyor. Bu durum aslında filmin ilk bölümlerinde imkansıza yakın gözüküyor. Çünkü ufak tefek ama etkili örneklerle, Doğu Almanya'nın politik durumu ekrana gayet güzel aktarılıyor. Siz böyle devam edecek zannederken, filmin devamında iyi kimdir kötü kimdir ikileminden ziyade, karakterlerin içine girdiği mükemmel değişim kendini farkettirmeden devreye giriyor. Kişilik değişimlerindeki oyuncu performansları tek kelimeyle etkileyici.

Filmde her şey var ama hiçbirinde aşırıya kaçılmamış. Romantizm var ama ölçülü. Dediğim gibi politika var ama ölçülü. Ve tabii ki filmin ana omurgasını oluşturan epik hava. Filmi sınıflandırırsak Dramatik Epik gayet yardımcı olacaktır; Sulandırmadan romantizm, ağlatmadan dram, çoşturmadan epik...

Filmin havasından, politik karakterlere kadar birçok defa George Orwell'in 1984'ünü anımsadım, film boyunca. Keşke yaşamış olsaydı da bu filmi görseydi George Orwell. Sanırım hem çok onurlanırdı hem de yönetmenin işini kolaylaştırırdı. Zira filmin yönetmeni olan Florian Henckel von Donnersmarck bu filmi çekerken 32 yaşındaydı. Bu yaştaki birinin o dönemi -hem de ilk filminde- bu derece ustaca anlatması için ne kadar çalışma yaptığını kolay kolay hayal edemiyorum. Sadece kitap karıştırmakla olmayacağı kesin. Belli ki çok fazla sözlü araştırma yapmış. Sözlü sohbetlerinden birinin de George Orwell'le olması, zannımca yönetmene büyük zaman kazandırırdı. Bu arada film 1984-1991 yılları arasını anlatıyor. Herhangi bir yerde rastlamadım bu vurguya, selam mı çakıyor nedir :)

Filmin bir de yapıcı yanı var benim açımdan. Malum, Oscar'ın durumu hepimizin dilinde. Haketmeyen yapımların ödüllendirildiği hatta ödülleri süpürdüğü bir organizasyon deyip duruyoruz kendilerine. Gerçi Allahı var, yabancı film dalında gayet iyiler. 2006 yılında bu filmin En İyi Yabancı Film Oscarı'nı almış olması, o geleneği devam ettirir mahiyette. Oscar'ı hepten gözden çıkarmamak için bahane arayanlara, benim gibi güzel bir çıkış kapısı -orjinal ismiyle- Das Leben der Anderen. Aynı ödül için kapıştığı Pan's Labyrinth de gayet üst düzeydir. İzlemeyenlere duyurulur.

Film ödül konusunda gayet doygun. Alman Film Ödülleri'nde de gövde gösterisi yapmış kendileri. Organizasyon rekoru kırarak kaptığı 11 adaylığın 7 tanesini ödüle dönüştürmüş. Oyunculara zaten söz yok. Özellikle başroldeki Ulrich Mühe, başka bir boyut performansı sergiliYOR. Bu yapımdan sonra üst düzey herhangi bir yapımda bulunmamış olması -kendi açımdan- çok üzücü.

Filmin yönetmenine çok şey söylemek isterdim ama yazı biraz uzadı. 2006'daki bu enfes filmden sonra hiçbir şey yapmadı bu garip insan. Yap yap yap nidaları eşliğinde, bu senenin hasretle beklenen ama izlendikten sonra genel kanı itibariyle vasat bulunan filmi The Tourist'i çekti. İzlemediğim için bir şey diyemeyeceğim ama ara vermek kötüdür her zaman. The Tourist'den sonra ara vermez umarım da bu filmde rahatlıkla görülen yeteneğine daha çok şahitlik ederiz.

137 dakikanın anlamadan nasıl bittiğini ve bir insan evladının ilk film denemesinde ne kadar başarılı olabileceğini görmek istiyorsanız bu filme şans tanıyın. Özellikle filmin son bölümünü 10-15 defa izleyin...

9 / 10
Devamını Oku

6 Şubat 2011 Pazar

Amelie (2001) - Bu Nasıl Filmdir Yaa Huu?


İnsan doğası gereği abartmaçtır. Söylemleri ve eylemleri ne kadar farklıysa(!) kendi bilişsel dünyasında o derece tatmin olur. Ve kabul edelim ki diğer insanların nazarında -sizin lehinize- hiç de azımsanmayacak olumlu katkılar yapar bu durum. Basit anlatımlar kesmez bizi. Var olanı, allandıra pullandıra anlatalım derken, var olduğundan farklı bir formata sokmadan ağzımızdan çıkaramayız bir türlü. Benim nazarımda Amelie'yi farklı kılan belki de en önemli faktör burada devreye girdi. Hem de henüz filmin açılış sahnesinde. Biliyorsunuz spoilersiz yazıyorum film yazılarını ama filmin başı olduğundan spoiler sayılmaz diyerekten giriş kısmını alıntılamak istiyorum. Şöyle başlıyor film; ''3 Eylül 1973'te saat 6'yı 28 dakika 32 saniye geçe, dakikada 14.670 kez kanat çırpabilen, mavi bir sinek Monmartre'da, St. Vincent sokağına kondu. Aynı saniyede bir restoranın terasında masa örtüsünün altından süzülen rüzgarla dans eden bardakları kimse fark etmiyordu. Yine aynı anda, 9'uncu bölgede Trudaine caddesi 28 numaranın 5'inci katında Eugene Coliere, en iyi arkadaşı Emile Maginot'nun cenazesinden döndükten sonra ismini adres defterinden sildi. Aynı anda Raphael Poulain'e ait olan bir X kromozomlu sperm Amandine Fouet Poulain'e ait olan bir yumurtayı dölledi. Dokuz ay sonra Amelie Poulain doğdu.''

O kadar yalın, o kadar basit şeyler ki bunlar: hepimizin süslemekten harap düştüğümüz basit yaşamlarımızın atom parçacıkları ve her an olmakta olan şeyler... Özellikle bardakların dans etmesine kimsenin şahit olmaması durumuna ayrıca dikkat çekmek isterim. Üzerine uzun uzadıya düşünülesi şeyler. Bence filmi izleyin ve bu tahayyül fırsatını kaçırmayın.

Film her şeyden önce kesinlikle ezber bozan familyasından. Daha önce izlediğim Big Fish ve Pan's Labyrinth gibi bu film de bazı insanların bozulmamış özlerini konu ediyor. Bir başka deyişle büyüdükçe içinde yaşadığımız toplumların bizlere dayattıkları kurallar manzumesine, fütursuzca isyan bayrağını açan o şanlı kişilik neferlerini. Bunu yaparlarken, belki de sinemayla gerçek hayatlarımızın en fazla kesiştiği alanı kullanıyor bu tür filmler: masalı.
Hangimiz küçükken algıladığımız her şeyin, tamamen bizimle alakalı şeyler olduğunu düşünmedi ki? Tüm dünya bizi izlemiyor muydu? En sevdiğimiz yakınlarımızın başına kötü bir şey geldiğinde hangimiz kendimizi sorumlu hissetmedi? Buna en iyi örnek örnek boşanan aile çocuklarıdır sanırım. Allah kimsenin başına vermesin, hep kendilerini suçlamazlar mı bu tip çocuklar?

Yıllar geçtikçe birçoğumuz atlatır bunları. Dünyayı bizden bağımsız algılamaya başlarız. Periler-sihirler yoktur artık, büyü bozulmuştur. Çünkü bilinçlenmişizdir! Belki de dünyanın son yıllarda neden bu kadar çirkinleştiğinin cevabı o kadar da uzakta değildir. Belki bilinç adı altında keskin bir bilinçsizlik, sonsuz bir sorumsuzluk pompalanıyordur dimağlarımıza. Sözle büyüdün deyip üstümüzden tüm sorumluluğu alan bu yüzyıl söyleminin az(!) da olsa kabahati yok mu, günümüz çıkmazlarının oluşumunda?

Çok gariptir büyümek denen şey. En ufak aksaklığı bile kendinden bilip düzelmesi için kendince elinden geleni ardına koymayan çocuklar, büyüdüklerinde bana dokunmayan yılan bin yaşasıncı olurlar. Bu değişime, garipten farklı yapabileceğim tek tanım hazin oluyor bu durumda. Gerçekten de çok dramatik şu büyümek denen şey. Film bunları çağrıştırdı bendenize. Bu açıdan bakınca var olan noksanları bile tuzla buz oluyor Amelie'nin.

Filmin yönetmeni ve senaristlerinden Jean-Pierre Jeunet'in izlediğim ilk filmi oldu Amelie. Biran önce diğer filmlerini de izlemek için can atıyorum. Film bittikten sonra cast akarken ayaklarım hala havalardaydı, o derece sevdim filmi. Eline-koluna-aklına sağlık Jean'ım smile.gif
Filmin müzikleri ise efsane. Bazı filmler vardır müzikleri olmamış olsalardı, kendileri de olmazlardı. Bu film kesinlikle onlardan. Hepimizin bildiğini varsaydığım JY Suis Jamias Alle melodisi filme inanılmaz ruh katmış. Her sahneyle neredeyse özdeşin kralını kurmuş. Filmi izlerken masalımsı anlatım bir yandan, bu mükemmel müzik bir yandan var güçleriyle içinizi kıpır kıpır ettiriyorlar. Filmi izlemek de şart değil, hemen dinleyin bu melodiyi. Ben şahsen filmi henüz yeni izleyebildim ama Yann Tiersen'in müdavimlerindenimdir. Hatta kötü bir anımız da var şahs-ı manevileriyle. Lise sondaydım. İstanbul Film Festivali çatısında Yann Tiersen konser verecekti. Bilete param yetmeyince, bileti olanları yoklamaya başladım. Yoklama dediysem bildiğiniz taciz smile.gif Uzun uğraşlar sonucunda normal bilet parasının yarısına, gidemeyecek bir arkadaştan aldım biletini. Heyecanlı heyecanlı konser tarihini beklemeye koyulduk. Hatta daha lise çocuğu olmamıza rağmen İstanbul'dan ev de ayarladık o gece kalmak için. Ama gelgelelim konser iptal oldu. Buna rağmen hiç kızmamışımdır Yann'a, sırf bu gibi bir melodiyi insanlığa kazandırdığı için. Abartmak kötüydü değil mi biggrin.gif

Bir de değinmezsen çatlayacağım şu mevzu var. Sagopa'nın Romantizma albümündeki Baatıl Rhyme parçasının sonundaki skit bu filmdenmiş meğer. İzlerken ağzım kulaklarıma vardı duyunca. İlgili skit şöyleydi: ''Aaah evet evet bu sözcüğü seviyorum; başarısız? İnsanın kaderi bu? Başarısızlıktan başarısızlığa? Basit bir taslaktan öteye gidemezsin? Hayat asla sahnelemeyecek bir oyunun sonsuz tekrarından ibaret.''

Ve-l hasıl izleyin abiler/ablalar bu filmi. İzleyin ve önceliği en yakınlarınıza vermek kaydıyla izletin. Hani ''bu notu 7 kişiye dağıtmazsan öl-geber-yok ol'' tipli metinler var ya. Onun gibi olsun bu film. Hadi 7 değil de 1 olsun ama illa yayın. Yaymayan sinemadan zevk alamasın tamam mı biggrin.gif
Devamını Oku

7 Aralık 2010 Salı

The Ghost Writer (2010) - Bilirsen Ölürsün!!!


Son zamanlarda izlediğim fimlerde hep yanlış tercihler yaptım. İzledikten sonra hiçbiri hakkında en ufak bir şey bile yazmak istemedim. Baktım olacak gibi değil kenara kaldırdığım izleme listemi gündemime aldım ve ne oldu dersiniz; dakika bir gol bir.

Filmin ismi bir hayli dikkat çekici benim için. Biliyorsunuzdur birçok yazı, aslında yazmayanlar tarafından sahiplenilir bu garip dünyada. Amerikan Başkanı bir konuşma yapar, herkes ''vayy beaa, adama bak ne konuştu ama'' der. Halbuki o sadece iyi bir hatiptir. Dünyayı tanıyan, kalemi çok güçlü bir yazar tarafından yazılmış konuşma metnini yalayıp yutmuş bir öğrencidir sadece.

Dünyanın adaletsizliğine çok güzel bir örnektir aslında gölge yazarlık. Yapan-eden-üreten değil de onu cilalayıp-satan kapar tüm alkışı-geliri-vesaireyi. İsimsiz kahramandırlar bir bakıma bunlar. Nasıl içlerine sindiriyorlarsa artık böyle bir şeyi..?

Filmin ana teması çok güçlü olmasına rağmen garip bir eksiklik var filmde ama şahsen bu eksikliği bulabilmiş değilim. Var, hissediyorsunuz ama nedir bilmiyorsunuz. Bu bakımdan filmin ismiyle güzel bir uyuma sahip gibi bu eksiklik, tıpkı filmde bilinçli yapıldığı belli olan yazarın isimsizliği gibi: ''bir yazar var adı nedir bilinmiyor.''

Öncelikle uyarmış olayım, eğer politik filmlerden hoşlanmıyorsanız sevmeyeceğinize garanti verebilirim. Filmin politik-gerilim olması yetmezmiş gibi, üstüne çok ağır işleyen bir tempoya sahip olması türle arası iyi olmayan izleyiciyi tamamen dışlayan bir atmosfer oluşturmasını sağlamış. Bunun yanı sıra politik filmlerden hoşlanıyorsanız, Alfred Hitchcock filmleri hastasıysanız, dünyayla ilgili az bir şey bilip her şeyi bildiğinizi sanıyorsanız, en ufak siyasi bilgi kırıntısına dünyanın politik sırrının anahtarı muamelesi yapabilecek kişilikteyseniz bu film tam sizlik. (Bunlar iyi özellikler, en azından hiçyoktan iyi özellikler diyelim :))

Film ağır... Karanlık, yağmur ve korku filmlerinden fırlamış otel gibi politik-gerilimin özevlat temalarını da bünyesinde harmanlayarak iyice ağırlaşmış hem de. Film başlar başlamaz, ''ahanda şimdi bir şey olacak, dur dur şimdi olacak, yok dur bu sahne hele bir geçsin ondan sonra olacak'' imajını gayet ustalıkla veren müzikler filmi ayakta tutan neredeyse tek öğe. Anlayacağınız, bu müzikler de olmasa 128 dk bitmeyecek.

Şimdi ''kardeş filmi övüyor musun yeriyor musun, karar ver hele'' diyebilirsiniz. Net bir şey söylemek gerekirse tam benlik bir film. Yaşattığı ''dünyayı kim yönetiyor'' paranoyası bile yeterli filmi izlemek için. Tabii Roman Polasnki çekmiş, Robert Harris'in kitabından uyarlanmış gibi ufak(!) ayrıntıları söylemiyorum bile. Bu arada Robert'ın Pompeii'sinden sonra okuyacak bir kitap daha çıktı bana :)

Hadi bir zahmet oyunculara da değinmiş olalım. Filmi izleyenler belki ''yavv tamam iyi hoş da bu filme bir insan evladı nasıl olur da 35 milyon dolar harcayabilir'' demiş olabilir. Cevap veriyorum, oyuncular yüzünden. Ufak bir Samanyolu gibi filmin castı. Bugüne kadar hiç sevmememe rağmen bu filmle beraber hayran kaldığım Ewan McGregor, bugün ilk sezonunun son bölümü yayınlanan The Walking Dead'in hain-pis ortağı Jon Bernthal, Leverage'yle ayrı bir yere koyduğum Timothy Hutton yetmez gibi en sevdiğim Bond'um Pierce Brosnan, İngiliz aktrist deyince aklıma gelen isimlerden biri olan Olivia Williams castın ana omurgasını oluşturuyor. Bir de ustalara saygı geçidimiz mevcut: Eli Wallach. Sırf Çirkin'imizi bir kere daha görmek için bile izlenir bu film.

Bu arada listem kabarık olmasına rağmen bu filmi tercih etme sebebim, Avrupa Film Ödülleri'nde gövde gösterisi yapmış olması. Alabileceği hepitopu 9 ödül varken, sen git bunların 6'sını al. Haliyle dikkat çekiyor.

İzleyin efendim...

7 / 10
Devamını Oku

18 Kasım 2010 Perşembe

V for Vendetta (2005) - ....V....aybe!!!


Efendim... Devletlerin ortaya çıkışları ve devamlılıkları konusunda hep bir düşünce halindeyimdir. ''Neden çıkmışlardır? Çıkmasalardı olmaz mıydı? Tamam bir şekilde çıkmışlar madem, ortadan kaldırsak olmaz mı?'' gibi sorularla bu düşünüşü sürekli hale getirmeme rağmen genelde ortaya bir şey çıkmaz. Bu sonuçsuzluğu da her zaman insan doğasının kaypaklığına veririm. Uzun uzadıya sizinle paylaşacak değilim, bu göz nuru alın teri çıkarımlarımı :) Sonuç olarak bu kaypaklığı da, kavramsal olarak, özgürlük ve güvenlik ikilisine dayandıraraktan ortaya güzel bir analiz koyduğumu zannederim.

Her insanın geçmesi gereken bu sorgulama evresine kapı aralaması ve hukuk-adalet, korku-inanç, özgürlük-güvenlik gibi birbirlerinin pekişticileriymiş gibi görünen kavramların aslında birbirlerine alternatif şeyler olduğunu gözler önüne bir kere daha sermesi nedenleriyle V for Vendetta, diğer muadilleri gibi, özel filmler arasına ismini yazdırmıştır nazarımda. ''Matrix'te varoluşla hesaplaşan Wachowski kardeşlerin, bundan sonra nasıl bir yapıma imza atmasını istersin?''deselerdi, sistemle ilgili bir şeyler yapmalarını isterdim sanırım. Bu açıdan da nazarımdaki etkisi daha da artıyor filmin.

Distopik sinemanın özelliği bu. İnsanı alıyor ve derin bir tahayyül cenderesine atıp bir süre orda hapsediyor. Eğer ''distopiğim broo, herhalde kasacam, herhalde anlaşılmazı oynayacam'' tripleriyle takılmayan birileri üstlenmişse bu tür projeleri, bu filmde olduğu gibi, tadından da yenmiyor hani. Atıflar bile yeterli filmin efsane olması için. Her izleyen Sutler'ın Hitler olduğunu anlar herhalde. Tabii bu kadar değil. Fight Club'ın sistem eleştirisinden 1984'ün neredeyse birebir alıntılanan karakter evrilimine kadar bir çok detay sizi itinayla haz manyağı yapıyor.

''Kim olduğun, ne yaptığının yanında önemsizdir'' gibi inanılmaz bir replik sayesinde takıntılı olduğum amel-niyet ikilemine bu filmde de rastlıyoruz, tıpkı Batman Begins gibi. Ona da bir bakmanızı tavsiye ederim bu arada. Mükemmel denilebilecek replikler bu kadar değil tabii. Film üst düzey diyaloglar geçidi gibi. Hepsini alıntılamak, tüm senaryoyu alıntılamakla neredeyse eşit uğraş isteyecektir. Onun için bunu istemeden de olsa gözardı ediyorum.

Filmimizin ismi de çok orjinal. Atıf mekanizmasının en sık kullanıldığı nokta burası sanıyorum filmde. Şahsen bu tür durumlarda sözkonusu orjinalliği her detayda aramak gibi, her detayı sözkonusu orjinalliğe yormak gibi garip bir alışkanlığım vardır. Abimizin geçmişindeki hücre numarasının Roma rakamıyla 5 (V) olması, geçmişinin intikamını (Vendetta) almak istiyor olması, abimizin 'ideal insanı' olmasını sağlayan yan hücre arkadaşının Valerie ismine sahip olması, ''Vi Veri Veniversum Vivus Vici (Yaşarken gerçeğin gücü sayesinde evreni fethettim)'' sözünün filmde çok şey anlatıyor olması, abimizin kuru bir intikam peşinde koşmaktansa insanlara umut verici bir şeyler yapmanın daha mantıklı olduğunu anlamasını sağlayan Evey'e E-Vey diye seslenmesi vs vs vs. Ama şuana kadar hiçbir yerde değinildiğini görmediğim güzel bir sahne var filmde. Valerie'nin, kızarkadaşıyla beraber ilgili durumu ailesine açıklayacak gücü kendisinde bulmasını sağlayan el tutuşma sahnesi. Göz önüne getirin. İki insan yanyana dururken el tutuşurlarsa hangi harf çıkıyor: V. V benim için budur abiler; insanları kendilerince özgür kılacak hareketi yapmasını sağlayan, insani bağlar!!!

Gerçi bizim bu tür yakıştırmalarımızı işlevsiz kılan mükemmel bir diyalog filme damgasını zaten vurmuş durumda. V'nin kendini sunma sahnesi (lütfen okuyun);
V: Voila! in View, a humble Vaudevillian Veteran, cast Vicariously as both Victim and Villain by the Vicissitudes of fate. This Visage, no mere Veneer of Vanity, is it Vestige of the Vox populi, now Vacant, Vanished. However, this Valorous Visitation of a by-gone Vexation, stands Vivified, and has Vowed to Vanquish these Venal and Virulent Vermin Vanguarding Vice and Vouchsafing the Violently Vicious and Voracious Violation of Volition. The only Verdict is Vengeance; a Vendetta, held as a Votive, not in Vain, for the Value and Veracity of such shall one day Vindicate the Vigilant and the Virtuous. Verily, this Vichyssoise of Verbiage Veers most Verbose so let me simply add that it's my Very good honor to meet you, and you may call me V.
E-Vey Hammond: Are you like a crazy person?
V: I'm quite sure they will say so.

Duyguyu vermekte güçlük yaşayan Türkçesi;
V: Voila! Görünüşte kaderin cilvesiyle hem kurbanı hem de suçluyu oynamak zorunda kalan Vasıflı bir Vodvil oyuncusuyum. Gördüğün bu çehre sadece görünüşümün gizlenmesi değil artık Var olmayan, yok olmuş halkın sesinden geriye kalan son izdir de. Ancak, bu geçmişte kalmış, rahatsızlık Veren kişi cesurca geri döndü ve kendini bu Vurguncu ve Vicdansız, aşağılık insanların öncü olduğu ahlaksızlığı, şiddet ve Vahşet kullanmaya ve irade gücünü ihlal etmeye göz yuman kişileri alt etmeye Vakfetti. Yapılacak tek doğru şey, boş yere söylenmeyen, Vaat edilmiş intikam ve kan davasıdır. Çünkü bunun değeri ve doğruluğu bir gün dürüst ve erdemli insanların doğruluğunu kanıtlayacaktır. Velhasıl, bu laf kalabalığı bir laf salatasına dönüşmeye başladı dolayısıyla, kısaca şunu söyleyeyim ki, sizinle tanışmak bir şeref ve bana V diyebilirsiniz.
E-Vey Hammond: Sen deli falan mısın?
V: Eminim onlar benim için öyle derler.

Ve-l hasıl izlemedinizse çok şey kaçırıyorsunuz. İzlemişseniz de tekrar izlemenin keyfini kaçırmayın derim!!!
Devamını Oku

13 Kasım 2010 Cumartesi

Darfur (2009) - İnsanlar Ölüyor Millet!!!


İnsanlık çok büyük felaketlerle karşılaştı tarih boyunca. Ama hiçbir coğrafya Afrika kadar istikrarlı değildi yoksunluk konusunda. Şöyle bir arkaya bakınca siyasal bilimlerle uğraşmamda en büyük paylardan biri de Afrika diyorum şimdi. Nasıl olmasın ki? Televizyondan izlemek bazen yetmiyor insana... Bu sebepten Afrika'nın yeri başkadır bende.

2008 yılında kısa zamanlı çalıştığım bir kurumun, 'kısa vadede çözümü imkansız siyasi sorun/sorunlar yumağı haline gelmiş ülkeler'le ilgili saha projesi vardı. Ben hemen Afrika'yı kapmıştım. Şansıma gitmeyi istediğim ülkelerden Sierra Leone gelmişti. Uçaktayken uyuduğumdan mıdır bilmem, şehre doğru giderken bu farklı coğrafya çok etkilemişti beni. Masmavi bir gökyüzü ve altında çarşaf gibi serili duran kiremit rengi çöl... İnsana değişik duygular tattırıyor. Bu görüntü uzadıkça tüm coğrafyanın böyle olduğunu sanıyorsunuz haliyle. Biraz sonra ilerde beliren gür ve yemyeşil orman bir şok daha yaratıyor ve başlıyorsunuz heybedeki bilgilerle düşünmeye; bu cennetimsi yerin adeta kader haline gelmiş bu yaşam tarzının sebebi ne olabilir?

Cevap aslında çok net değil mi? Hele de biraz siyasal bilgilerle içli dışlıysanız yapın şöyle ortaya karışık bir analiz, değmeyin keyfinize sonra. Ama öyle olmuyor. Çözümsüzlük bu denli ortadayken hiçbir işe yaramayacağını bildiğiniz tanıları koymanın dayanılmaz ağırlığı çöküyor üstünüze. Ve kala kalıyorsunuz öylece...

İçinde milyonlarca insanın yaşadığı mülteci kampları, en ufak erzak yardımını görünce deliye dönen köy ahalileri, ot evler, insanların içlerinde gıdım kötülük olmadığının ispatı o masum gözler... Afrika başka arkadaşlar. Uzaktan anlaşılmıyor...

Bu film de son felaketlerden Darfur'u konu edinmiş. Sırf bu sebeple bile saygı duyulası bir film benim için. Tabii Darfur konusuna da biraz değinmek gerekebilir ama çok niyetli değilim. Dışarıdan bakılınca müslümanların (Janjaweed) başka müslümanları katletmesi gibi bir imaj söz konusu. Film de bu kanaldan ilerlemiş. Filmle ilgili tek itirazım budur ama bu insanlık krizine değinmiş olması bile bu önemli detayı atlamama sebep oluyor.

Filmin başındaki Uwe Boll, benim için bal yapmayan arıdır. Son 8 senede 20 civarında film yapmıştır kesin. O derece çalışkan biri. Ama ele avuca gelen projesine rastlamadım henüz. İşte bu filmle gözüme girdi kerata. O kadar projeye imza atacağına çek şöyle 3-4 film diyesi geliyor insanın ama 'sinema işte!'. Billy Zane önderliğinde, isimleri duyulmakla duyulmamak arasında gidip gelen bir oyuncu kadrosu var filmde. Daha çok ünlü oyuncular rol alır umarım bu tip filmlerde.

İzlerken tek sıkıntım alt yazıydı. En kısa zamanda daha güzel bir alt yazı gelir umarım diyerek filmi izlemenizi önereyim ve huzurdan affımı isteyeyim...
Devamını Oku

9 Ekim 2010 Cumartesi

Bab'Aziz (2005) - 1001 Gece Masalları v2005.0


Bloga izlediğim her filmi yazmıyorum. Önce '7 ve üstü puan alan filmleri yazayım' dedim ama bu sefer de çok az film yazabilecektim. Puan konusunda cimri olduğum için sadece puan sınırı koymanın mantıklı olmadığına karar verdim sonra. Şuanki kıstasım; 7 ve üstü puan alan filmlerle Benim açımdan hikayesi olan filmler. Bab'Aziz hikayesi olanlar kısmına dahil.

2005... Lise son sınıftaydım. 11 Eylül'ün hasar tespitiyle geçmiş yılların sonu, Müslüman köklerinden utanan insanların bile enkaz kaldırma çalışmalarına gönüllü katıldığı ve yeniden inşaanın hafiften başladığı yıllardı.

Tunuslu senarist-yönetmen Nacer Khemir'in bir film çektiğini duymuştum. Konu bizdendi; Tasavvuf özelinde İslam'ın özü nedir? Festival filmi olacaktı. İzlemem için en az 2 sene beklemem gerekecekti bu sebeple. Zaman aktı ve festival festival dolaşmaya başladı film. İstanbul'a da geldi ama nedense gitmek nasip olmadı. Filmi unutmuştum ki, 2008'deki ABD gezimde, İran'lı bir arkadaşım durduk yere bu filmle övünmeye başladı sinema okuyan diğer bir arkadaşıma karşı. Sanki 'İslam'ı siz öyle biliyorsunuz ama aslında böyle' der gibi. O an ikisinin o saçma tartışmasının, bir tek filmi hatırlamama yaradığını farkettim.

Film yine gündemimdeydi. Bu sefer kesin izleyecektim. Ufak bir uğraştan sonra DVDsini buldum bir arkadaştan. Kendimi hazırladım, diski koydum playera bir de ne göreyim altyazı yok. Şu naciz hayatımın aklımda kalan hüsranlarından biri o an vuku buldu.

Yine bir şekilde kaynayıp gitmişti film. En sonunda 2006 ve 2008 hüsranlarından sonra bu sene nette gezinirken Tr altyazısıyla karşılaştım. Filmi de edindikten sonra başladım seyre.

Film öncelikle öyle uçan kaçan filmi değil. Bu tür beklentileri olanlar izlemesin bile. Film daha çok 'bazı temsiller ve ufak semboller üzerinden çok şeyler anlatmak isteyen' bir yapım.

Film mükemmel denilecek bir sesin Kur'an kıraatıyla ve hemen ertesinde filmin neyi konu edineceğini görsel hafızamıza kazıyan şu güzel vecizle başlıyor; Dünyadaki ruhlar kadar Allah'a giden yol vardır.

Evet film tek kelimeyle ifade edilecek olsa, izleyenlerin ekseriyetinin kullanacağı kelime yol olacaktır. Film tam anlamıyla bir yol hikayesi. Filmimize ismini de veren başrolümüz Bab'Aziz ve fırlama torunu Ishtar'ın başlamış oldukları gizemli bir yolculuk bu.

Şark kültürüne biraz eğilmiş kişiler 1001 Gece Masalları'nı bilir. İslam kültürüne merak salmış kişiler de İmam-ı Gazali, İnb-i Arabi, Mevlana, İmam-ı Rabbani ve Bediüzzaman'ın eserlerinde sıklıkla kullandığı dilden haberdardır. İşte bu iki kültürün mükemmel bir bileşkesi gibi bu film. Ne tam olarak 1001 gece masalı ne de tam olarak bu İslam büyüklerinin anlattığı hikayelerden biri. Yönetmen bunlardan birini tercih etmek yerine hepsini harmanlamayı seçmiş, güzel de yapmış hani. Hal böyle olunca anlatılan bu yol hikayesi, hikmet öğeleri içeren büyüleyici bir masal halini almış.

Yönetmenin neden bu kadar az film çekmiş olduğunu bir türlü anlamlandıramadım bu filmden sonra. Böylesine yetenekli bir yönetmenin 3 film çekmiş olması yazık cidden.

Filmle ilgili söylenmezse günah olan bir şey varsa kesinlikle müzikleridir diye düşünüyorum. Özellikle 2-3 müzik var ki herkesin winampında loop manyağı yapacağı cinsten.

Filmin neleri anlattığını kendimce anlatmak isterdim ama spoilere girmeden bunu yapabileceğimi sanmıyorum. En azından bu başlık böyle kalsın, başka bir başlıkta da filmin kritiğini yapmayı düşünüyorum. Zira hayatını mütemadiyen 'Yol'la ifade eden biri olarak, filmle ilgili söylemek istediğim bir hayli şey var...
Devamını Oku

18 Eylül 2010 Cumartesi

Ayrılık (2010) - Vurun Türk'e


Kadınların savunma hakları bile olmadan yargısız infazlara kurban gitmeleri kadar sevimsiz, gerice bir hareket yoktur şu anki 'modern' dünyada. Buna rağmen doğu kültürüne sahip toplumlarda, ne yazık ki yaygınlığını devam ettirebiliyor töre cinayetleri.

'Kadının adı yok' bu toplumlarda ama bu filmle bir kere daha görüyoruz ki batıda da 'insaf yok'. Bir Türk'e de şöyle, 'hacım ne yapıyorsunuz, bu saçmalık da nedir' repliği iliştirememişler. 'Türkler barbar, batılılar uzay çağı canlısı' imajının bu kadar da dibine vurulmaz ki. Mesajınız doğruysa bile, emin olunuz bu şekilde derdinizi kimseye anlatamazsınız. Tek taraflı düşünceler, istediğin gibi yansıtmalar...

Her şeye rağmen film süper başlıyor. Karakterler arası bağlar mükemmel sergileniyor. İlk yarım saat, filme notum 8.0 ama sonradan tepe taklak düşmeye başlıyor. Ne duygu ne de filmin derdi geçiyor seyirciye. Genel olarak oyunculuklar güzel, 2-3 önemli karakter dışında. Bu istisnalar da zaten tüm güzel oyunculukları gölgeliyor. Bir çuval incir mahvoluyor anlayacağınız.

Bu da kısa olsun...

5.9 / 10
Devamını Oku
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...