8 Şubat 2011 Salı

The Lives of Others (2006) - Hayır, Bu Benim İçin!!!


Yaşadığımız sistemde her şeyin bir laneti(!) var. Sadece açlık-fakirlik gibi yoksunluk belirten kavramlarla cahillik-canilik gibi en basitiyle kötü kelimesiyle ifade edilebilecek ''şey''lerden bahsetmiyorum. Tamamiyle her durumun illa bi laneti var. Bu varsayımın sinemaya izdüşümü de duyarsızlık dolaylarından bir duygu.

Sinemayla ilişkiniz arttıkça zevk aldığınız filmlerin sayılarında gözle görülen, kulakla duyulan hatta ve hatta elle tutulan düşüşler olur. İzlediğiniz 10 filmden 1'i vasat üstüyse inanılmaz sevinirsiniz. Bir de bu lanet nöbetlerine ara verdiren filmler vardır. İzlediğinizde vereceğiniz ilk tepki, o filmi diğer filmlerden olabildiğince uzağa koyma çabası olur. Duygu denizinizde, okyanusların bile dayanamayacağı fırtınalar kopartır bunlar. Günler boyunca aklınızdan çıkmazlar. Etkileri diğer lanet nöbetini bitiren filme kadar uzar gider... The Lives of Others tam da bu sınıftan. Hem de en gözde öğrencilerinden.

Film Doğu-Batı Almanya döneminin son yıllarını anlatıyor. Konusu itibariyle birçok benzer film bulabiliriz. Almanya'nın coğrafyasından da kaynaklandığını düşündüğüm karartı, bu filmlerin olmazsa olmazıdır. Baskıcı politik durumu ekrana yansıtmaya birebirdir bu iklimsel öğe. Lakin filmin, bu tip diğer filmlerden ayrılmasını sağlayan mükemmel bir özelliği var. Politik mesaj kaygısı filmin hiçbir sahnesinde başkoltuğa oturmuyor. Bu durum aslında filmin ilk bölümlerinde imkansıza yakın gözüküyor. Çünkü ufak tefek ama etkili örneklerle, Doğu Almanya'nın politik durumu ekrana gayet güzel aktarılıyor. Siz böyle devam edecek zannederken, filmin devamında iyi kimdir kötü kimdir ikileminden ziyade, karakterlerin içine girdiği mükemmel değişim kendini farkettirmeden devreye giriyor. Kişilik değişimlerindeki oyuncu performansları tek kelimeyle etkileyici.

Filmde her şey var ama hiçbirinde aşırıya kaçılmamış. Romantizm var ama ölçülü. Dediğim gibi politika var ama ölçülü. Ve tabii ki filmin ana omurgasını oluşturan epik hava. Filmi sınıflandırırsak Dramatik Epik gayet yardımcı olacaktır; Sulandırmadan romantizm, ağlatmadan dram, çoşturmadan epik...

Filmin havasından, politik karakterlere kadar birçok defa George Orwell'in 1984'ünü anımsadım, film boyunca. Keşke yaşamış olsaydı da bu filmi görseydi George Orwell. Sanırım hem çok onurlanırdı hem de yönetmenin işini kolaylaştırırdı. Zira filmin yönetmeni olan Florian Henckel von Donnersmarck bu filmi çekerken 32 yaşındaydı. Bu yaştaki birinin o dönemi -hem de ilk filminde- bu derece ustaca anlatması için ne kadar çalışma yaptığını kolay kolay hayal edemiyorum. Sadece kitap karıştırmakla olmayacağı kesin. Belli ki çok fazla sözlü araştırma yapmış. Sözlü sohbetlerinden birinin de George Orwell'le olması, zannımca yönetmene büyük zaman kazandırırdı. Bu arada film 1984-1991 yılları arasını anlatıyor. Herhangi bir yerde rastlamadım bu vurguya, selam mı çakıyor nedir :)

Filmin bir de yapıcı yanı var benim açımdan. Malum, Oscar'ın durumu hepimizin dilinde. Haketmeyen yapımların ödüllendirildiği hatta ödülleri süpürdüğü bir organizasyon deyip duruyoruz kendilerine. Gerçi Allahı var, yabancı film dalında gayet iyiler. 2006 yılında bu filmin En İyi Yabancı Film Oscarı'nı almış olması, o geleneği devam ettirir mahiyette. Oscar'ı hepten gözden çıkarmamak için bahane arayanlara, benim gibi güzel bir çıkış kapısı -orjinal ismiyle- Das Leben der Anderen. Aynı ödül için kapıştığı Pan's Labyrinth de gayet üst düzeydir. İzlemeyenlere duyurulur.

Film ödül konusunda gayet doygun. Alman Film Ödülleri'nde de gövde gösterisi yapmış kendileri. Organizasyon rekoru kırarak kaptığı 11 adaylığın 7 tanesini ödüle dönüştürmüş. Oyunculara zaten söz yok. Özellikle başroldeki Ulrich Mühe, başka bir boyut performansı sergiliYOR. Bu yapımdan sonra üst düzey herhangi bir yapımda bulunmamış olması -kendi açımdan- çok üzücü.

Filmin yönetmenine çok şey söylemek isterdim ama yazı biraz uzadı. 2006'daki bu enfes filmden sonra hiçbir şey yapmadı bu garip insan. Yap yap yap nidaları eşliğinde, bu senenin hasretle beklenen ama izlendikten sonra genel kanı itibariyle vasat bulunan filmi The Tourist'i çekti. İzlemediğim için bir şey diyemeyeceğim ama ara vermek kötüdür her zaman. The Tourist'den sonra ara vermez umarım da bu filmde rahatlıkla görülen yeteneğine daha çok şahitlik ederiz.

137 dakikanın anlamadan nasıl bittiğini ve bir insan evladının ilk film denemesinde ne kadar başarılı olabileceğini görmek istiyorsanız bu filme şans tanıyın. Özellikle filmin son bölümünü 10-15 defa izleyin...

9 / 10

7 yorum:

  1. Eline sağlık, çok hoş olmuş. Yazılarını nedense seviyorum. Diğer bloglara bakıyorum 4-5 satırda iyiydi kötüydü deyip filmlere yorum yapıyorlar. Hiç ruh yok.

    Hep aynı şeyi yaşadığımı da belirteyim. Tam yazının içine giriyorum pat diye bitiyor. Sana da hak veriyorum, uzun yazı olunca okunma oranı düşüyor ama böyle olunca da biz gibi sıkı takipçilerin içlerliyor ona göre :)

    YanıtlayınSil
  2. Evrim'e katılıyorum ve artırıyorum. Daha fazla yaz :)

    Eline sağlık yine çok güzel olmuş. Takip ettiğim 3 blog var bu arada. Bu tip kendine has üretimlere acayip kanım ısınıyor. Diğerleri copy-paste oluyor ve çok basit kaçıyor.

    YanıtlayınSil
  3. Evrim'e de Muzaffer'e de katılıyorum :) Gerçekten eline sağlık. Çok hoş olmuş.

    YanıtlayınSil
  4. Yorumdan sonra okudum, daha önce neden izlemedim diye kızdım kendime. Başlığını bu sefer anlamamıştım, bu seferki de süpermiş ;)

    YanıtlayınSil
  5. Ben de hepinize katılıyorum. Ama arkadaşlar gerçekten okuyan kaç kişi var ki acaba diye düşünüyorum, pek de fazla olduğunu düşünmüyorum. Hitler iyi ama yazıları acaba gerçekten kaç kişi hakkıyla okuyor ki?

    YanıtlayınSil
  6. Şu yazıyı okuyup da izlememek olmazdı. Aşırı sevdim. Ve filmden bihaberdim :(

    YanıtlayınSil
  7. İzlemeyi düşündüğüm filmlere güzel güzel yazmışsın sen de ama :) Listem kabardı. Vizeler geçince bir de bunlarla uğraşırım şimdi ben.

    Ağzına sağlık.

    YanıtlayınSil

Yorumunuz blog sahibinin onayından sonra yayınlanacaktır.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...