3 Aralık 2011 Cumartesi

En İyi 100 Türk Filmi - Bir Garip Liste!


Eylül ayının başında En İyi 100 Türk Filmi'ni seçmek üzere kurulmuş bir siteye denk gelmiştim. 'Sinema' dergisinin organize ettiği bir anketti bu ve Türk sinemasında eksikliğini buram buram hissettiğimiz konulardan biri olan film listeleri mevzusuna dikkat çekeceği için önemsemiştim. Öncelikle sinema tarihçilerinden Agah Özgüç danışmanlığında 350 filmlik genel bir havuz oluşturulmuştu ve bizlerin burada oylama yapmamızı istiyorlardı.

Tabii heyecanla girdim 350 filmi göreceğim listeye. Bir de ne göreyim. Yok yok hala inanmıyordum gördüğüme ama sonradan birkaç kişiye daha baktırdım ve hazin gerçekle yüzleşmek zorunda kaldım. Gördüğüm film, Recep İvedik'ti. Evet, En İyi 100 Türk Filmi sloganıyla yola çıkmış bir organizasyonsunuz ve o 100 filme aday olan filmlerden biri de de Recep İvedik! Tabii o an soğudum anketten ve bir daha haberim olmadı listeden. Gerçi yine de olmazdı ama son bir merakla sonuçlar açıklanınca bakma ihtiyacı hissettim. Acaba 100 filmden biri de Recep İvedik olacak mıydı!? Olursa, bu durumu nasıl okumalıydı!? Gerçekten 'en iyi' filmlerden biri olduğunu düşündükleri için mi yoksa En İyi 100 Türk filmine aday gösteren insanlarla dalga geçmek için mi seçmiş olurlardı Recep İvedik'i!?

Neyse efendim bu düşüncelerle 100 filme bakmaya başladım. Hem de aşağıdan yukarı! Zira seçilmiş olsa seçilme amacının bu dalga geçmeli şık olması çok büyük ihtimaldi ve bu durumda da en iyi ihtimalle aşağılarda bir yerde olurdu. Yavaş yavaş bakmaya başladım. 90'a geldiğimde hala yoktu. Sonra azmettim ve biraz daha bakmaya devam ettim. Evet evet 80'e geldiğimde hala yoktu. Artık içimde biraz biraz neşe tomurcukları açılmaya başlamıştı. Nasılsa 80'e kadar karşılaşmamışsam, bundan sonra karşılaşma oranım çok düşüktü. Bu neşeyle bakmaya devam ettim. 70-60 derken hala ortalıklarda yoktu Recep İvedik. Listeye kaybettiğim güven geri mi geliyordu ne?

Tam bu esnada, sayfanın yukarısına doğru cesaretle karışık bir rahatlıkla bakan gözlerimin, kalbime enterasan diye tanımlayabileceğim sinyaller yolladığını fark ettim. Türk Sineması'nın en iyi 100 filminden biri olarak seçilmişti Recep İvedik. Hem de Hokkabaz ve Yaşamın Kıyısında gibi filmleri sollayarak. Hem de Pardon gibi bir filmin daha ilk 350'ye giremediği bir listede! Pardon mevzusuna daha derinden girmedim bilerek. Zira Recep İvedik'in 54. sırada olmasının mı daha garip, Pardon'un ilk 350'de bile olmamasının mı daha garip olduğunu düşünürken birkaç defa error verdi beynim. Daha da düşmeyeyim dedim üstüne.

Derginin yayın yönetmeni Senem İşmen, Sabah Gazetesi'ne verdiği röportajda 'Oylamada modern Türk sineması, eski filmlere göre biraz daha baskın görünüyor. Oy verenlerin yaşları daha genç olduğu için eski filmleri bilmiyorlar.' gibi bir şey söylemiş. Kendi adıma söyleyeyim. Ben seçenlere bir şey demiyorum. Hatta olasılık seviyesini bilmesem de dalga geçme amacıyla seçildiğini bile düşünüyorum bazı filmlerin.

Gördüğünüz üzere hiçbir şeye değinmedim. Ne Şener Şen'e ne Yavuz Turgul'a ne Nuri Bilge Ceylan'a ne de x, y, z, ....., t'ye. Neyse, bu konu üzerine yazdım ya, hem de daha yazmak için kendime söz verdiğim filmler dururken...

Hadi filmleri de ekleyelim adetten :)

1- Eşkıya (1996)
2- Selvi Boylum Al Yazmalım (1977)
3- Hababam Sınıfı (1975)
4- Babam ve Oğlum (2005)
5- Züğürt Ağa (1985)
6- Masumiyet (1997)
7- Ağır Roman (1997)
8- Muhsin Bey (1986)
9- Yol (1981)
10- Neşeli Günler (1978)
11- Tosun Paşa (1976)
12- Uçurtmayı Vurmasınlar (1989)
13- Vizontele (2000)
14- Issız Adam (2008)
15- G.O.R.A (2003)
16- Süt Kardeşler (1976)
17- Kibar Feyzo (1978)
18- Nefes: Vatan Sağolsun (2009)
19- Çiçek Abbas (1982)
20- Gemide (1998)
21- Kader (2006)
22- Kaybedenler Kulübü (2011)
23- Her şey Çok Güzel Olacak (1998)
24- Canım Kardeşim (1973)
25- Uzak (2002)
26- Av Mevsimi (2010)
27- Gönül Yarası (2005)
28- Anayurt Oteli (1987)
29- Vavien (2009)
30- Üç Maymun (2008)
31- Sevmek Zamanı (1965)
32- Arabesk (1988)
33- Sürü (1978)
34- Mustafa Hakkında Her Şey (2004)
35- Kapıcılar Kralı (1976)
36- Umut (1970)
37- Tabutta Rövaşata (1996)
38- Başka Dilde Aşk (2009)
39- Sonbahar (2008)
40- Tatar Ramazan (1990)
41- Bizim Aile (1975)
42- Karpuz Kapuğundan Gemiler Yapmak (2002)
43- Susuz Yaz (1963)
44- Gülen gözler (1977)
45- Güneşi Gördüm (2009)
46- Şekerpare (1983)
47- Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü? (2005)
48- Beynelmilel (2006)
49- Kosmos (2010)
50- Bal (2010)
51- Ah Nerede (1975)
52- Dila Hanım (1977)
53- Sultan (1978)
54- ************************************** (2008)
55- Takva (2005)
56- Vesikalı Yarim (1968)
57- Yazı Tura (2003)
58- Yılanların Öcü (1962)
59- Anlat İstanbul (2005)
60- Hokkabaz (2006)
61- Neredesin Firuze (2003)
62- Mavi Boncuk (1974)
63- Kurtlar Vadisi Irak (2005)
64- Yaşamın Kıyısında (2007)
65- Aaahh Belinda (1986)
66- Namuslu (1984)
67- Ah Güzel İstanbul (1966)
68- Otobüs (1974)
69- İstanbul Kanatlarımın Altında (1996)
70- Çoğunluk (2010)
71- Zübük (1980)
72- Hayat Var (2008)
73- Dönüş (1972)
74- Korkuyorum Anne (2004)
75- Selamsız Bandosu (1987)
76- Beş Vakit (2006)
77- Dondurmam Gaymak (2005)
78- İklimler (2006)
79- Teyzem (1986)
80- Piano Piano Bacaksız (1991)
81- Yumurta (2007)
82- Fikrimin İnce Gülü-Sarı Mercedes (1992)
83- Arkadaş (1974)
84- Turist Ömer (1964)
85- Dar Alanda Kısa Paslaşmalar (2000)
86- Gurbet Kuşları (1964)
87- Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni (1990)
88- Yazgı (2001)
89- İki Dil Bir Bavul (2008)
90- Gelin (1973)
91- Adı Vasfiye (1985)
92- Salkım Hanım'ın Taneleri (1999)
93- Bereketli Topraklar Üzerinde (1979)
94- Mayıs Sıkıntısı (1999)
95- Dünyayı Kurtaran Adam (1982)
96- Acı Hayat (1962)
97- Berlin in Berlin (1993)
98- Düttürü Dünya (1988)
99- Dokuz (2002)
100- Hamam (1996)

*: Böylelikle içimdeki baskıcı-faşist-hunhar ve de sansürcü zihniyeti de gördünüz :oleyo:
Evet buyum ben, böhhhhh.
Devamını Oku

1 Aralık 2011 Perşembe

21-30 Kasım 2011 Filmleri

Hem evle ilgili tadilat hem bir dergi için yazdığım yazının devamlı güncellenmesi gerekliliği hem de okula gidip gelmelerim sebebiyle bu güzel Kasım'ın son 10 günü çok kısır geçti film izleme açısından. Normalde bu başlık formatına geçtiğimden beri -ortalama olarak- 10 film izlemiş olurdum, 10 günlük periyotlarda. Şimdi başlığı yazarken ciddi manada bir boşluk hissettim sayfada. Zira toplam izlediğim film sayısı 3'te kalmış durumda (: Ve bu 3 filmden tekine ayrı yazı yazmayı planlıyorum ilk müsait zamanımda. Dolayısıyla 2 tane ufak yorum oldu bu sefer. Aralık'ın başındaki periyotta, bu açığı kapatmayı umaraktan yorumlarımıza geçelim (:


-In the Mood for Love (2000) (daha sonra müstakil yazı gelecek, en azından öyle umuyorum (: )





Geçmiş yıllarda orasından burasından izlediğim filmlerdendi The Conversation. Meğerse hiçbir şey anlamamışım. Övmeye kelimelerin yetmeyeceği yönetmenlerden Francis Ford Coppola'nın en iyi filmlerinden biriymiş halbuki. Geç kalmışız vesselam.

Bu filmi saklamalı, 'film nasıl çekilir' gibi derslerde baş uçta durmalı vs vs. Karakter analizinden tutun paranoyaya, suçluluk duygusundan tutun sürprizlere kadar ne ararsanız var bu filmde. Hele bir kamera kullanımı var ki, filme resmen başka boyut kazandırmış. Aynı kamera kullanımı başka bir filmde olsa belki de gereksiz diye eleştirilecekken, dinleme işiyle uğraşan bir karakterin kadraj manyağı hale getirilmesi inanılmaz olmuş.

Film garip. Hem dramın en ağırı var hem de hüznün en anlaşılmaz hali. Bunları da Coppola amcanın müthiş replikleriyle bütünleşmiş süper kurgusuyla izlememek gerçekten ayıp, söylemesi benden (: Gene Hackman döktürüyor yine. Zaten ne zaman 'vasat' oynadı ki!

The Conversation (1974) 8 / 10



Ortaokul yıllarımda çıkan kitaplarının, hiç sevmediğim 'ukela' kızların elinden düşmemesi sebebiyle yıllarca hunharca duygular beslediğim bu serinin son filmi de böylelikle izlenmiş oldu bu gözler tarafından. Seriyle ilgili genel kanaatim, ortada bir yerlerde. Ne öyle üzerine methiyeler düzülecek ne de yıllarca uzak kalmamı sağlamış 'aman Harry Potter mı uzak kalsın' repliklerini sarf ettirecek bir seri değil bu. Dolayısıyla izlenmezse bir şey kaybedilmeyip izlendiğinde de bir şey kazanılmayacağı bir seri.

Son iki filmde her şeyiyle açık seçik belli olan karanlık, seriyle ilgili fikirlerimi illa biraz yukarı çekmiştir. Zira gerçekten çocuk filmi söylemlerini silen bir algı yarattı, bu karanlık atmosfer. Keşke ilk filmden beri yapılsaydı ama o zaman da serinin takipçilerinin çoğunluğunu oluşturan çocuk kesim yakalanamazdı tabii.

Neyse ya Hu. İşte öyle bir seriydi. Ben izlediğim için pişman değilim. Son iki filmdeki müzikler de bir hayli üst seviyeydi. Sadece müzikleri için bile izlerim, şuan hiç izlememiş olsam (:

Seri uzun olunca üzerine de çok şey deniyor. Ama hiç niyetim yok. Boşa vakit kaybetmeden, hakkını da yemeden son filme puanımızı verip Harry Potter sayfasını kapatayım kendimce.

Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2 (2011) 7 / 10
Devamını Oku

21 Kasım 2011 Pazartesi

11-20 Kasım 2011 Filmleri

Uzun hem de çok uzun zamandır izlemek istediğim filmleri aradan çıkardığım periyotlardan biri oldu Kasım'ın ortası. Ve çok rahatlıkla söyleyebilirim ki hiçbiri hayal kırıklığı yaşatmadı. Yorumlardan da anlayacağınız üzere, bu -tarafımca geç izlenmiş- filmlerin hepsini gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.

Aralarında müstakil yazıyı hakedenler olmasına rağmen vakitsizlikten dolayı bu sefer böyle oldu. İdare edelim artık :)

Neresine değinmeli ki! Neresine değinilmediğinde acınmamalı ki! Çok vurucu bir film ya Hu!

Hadi öyle havada bırakmayalım, ucundan da olsa tanımlayalım bu filmi de. Abiler ablalar bu film, tebdili mekanda ferahlık var filmi. Karaya vuran insanların yan yatmışlıklarını, denize açılma arzusuyla bütünleştiren bir film. Etkileyiciliği sadeliğinden, vuruculuğu gerçekliğinden geliyor.

Diyalogları enfes. Oyunculukları müthiş. Tabii Paul Giamatti'ye ayrı parantez açılmalı. Yok böyle performans, yok böyle kendini vermek.

İnsanın zihnine kazınan sahneler de eksik değil. Hele birkaç sahne var ki... Hele hele bir pinot anlatımı sahnesi var ki... Yeter o sahne! Dur dur yeniden izle. Tabii anlamlanması için filmi tamamıyla izlemeniz lazım.

Üzerine ne dense az. Ciddiyim. O yüzden sürmesin bu yorum, diyerek '61' sahnesine de ayrıca selam çakarak saygılarımı sunaraktan puanımızı verelim;

Sideways (2004) 8 / 10



Filmin isminden de anlaşılacağı üzere Papalık eksenli bir film Habemus Papam. Gerek eleştirel üslubuyla gerekse de bu eleştirelliğini dillendirirken takındığı mizahi üslubuyla 2011 yılının en akılda kalan filmlerinden olacağı aşikar.

Nanni Moretti'nin hem oynayıp hem de yönettiği filmler sınıfına bir yenisi daha eklenmiş. Oyunculuğu yine göze batıyor ama bu sefer filmi beğendim. Bu filmi izlemeden Papa seçmesin katolikler, o kadar diyeyim :)

Biz beğendik ama katoliklerin çok tepkisini çekmiş olmalı film. Ama pek çok katolik de filmin mizahının içine çöreklenmiş drama fokuslanmış olmalı. Gerçekten farklı bir film çıkmış. Sadece cesareti için bile kutlamak gerekir Nanni Moretti'yi. İtalya'da bu kadar antikatolik bir film çekmek kolay bir şey olmasa gerek.

Habemus Papam (2011) 6 / 10



2011 yılını feci halde sevmeye başladım. Kasım'ın ikinci yarısından itibaren çıkmasını beklediğim, senenin ağır toplarından önce, orta halli filmler bile üstlerine düşenleri fazlasıyla yaptılar.

Şuana kadar vizyon görenler itibariyle Bridesmaids'le birlikte senenin en iyi orta-üst komedi filmi diyebilirim Crazy, Stupid, Love.'ye. Modern insan geyiklerine girme lüzumu görmeden direkt olarak eğlenceyle karışık güzel bir mizah yakalamışlar ve oradan gitmişler. Tamam klişe, tamam geyik var filmde ama gerçekten çok eğlenceliydi. Bir bahçe sahnesi var ki unutmam mümkün değil.

Film sadece ucuz olmayan mizahıyla da kalmıyor. Çok az filmde görebileceğimiz bir yıldızlar geçidi oluşturuyor oyuncu kadrosunu filmin; Steve Carell, Ryan Gosling, Julianne Moore, Emma Stone, Marisa Tomei ve Kevin Bacon. Şu 6 oyuncudan en az 4 tanesi, tek başına alır götürür herhangi bir filmi. Hal böyleyken oyuncu performanslarını övmeye gerek görmüyorum :)

Öyle çok büyük manalar atfetmeden izleyip eğlenilecek bir film. Son zamanlarda bu kadar içten gülmemiştim. Hoş vakit için birebir. Örneklerine az rastladığımdan gönül rahatlığıyla üste tamamlıyorum;

Crazy, Stupid, Love. (2011) 7 / 10



Filmlere azar azar yorum yapıyorum bu konseptte. Ama bazı filmler ciddi manada zorluyor kısa yorum yazımını. İçerikleri o kadar geniş, çağrıştırdıkları o kadar derin oluyor ki... O filmlerden biri Another Year.

Her şeyden önce tam bir 'ayma' filmiyle karşı karşıyayız. Modern insan, diğer tüm cinslerinden daha da yalnız ya. Ahanda o yalnızlık zirvesinin muhteşem bir panaroması mevcut bu filmde. Sadece Mary karakterini gömeniz için bile izlemeniz lazım. Karakteri canlandıran Lesley Manville fena! Resmen hayattan soğutuyor insanı. Yoksa insan doğası gereği, hafif bir ders mi almamızı sağlıyor karakterin inanılmaz yalnızlığı. Belki de başka bir insan doğası gereği, onun o acınası haline bakıp halimize mi şükrettiriyor!

Neresinden tutsanız sapasağlam film. Bu tür için 129 dakika gibi nispeten uzun bir süreye sahip olmasına rağmen şıp diye bitti. Bir kere çok güzel yazılmış. İlgilenilen bahçe, ekilen bitkiler, nergis çiçeğine yapılan atıflar... Bütün bunların insanlarla kurulması muhtemel metaforik bağlantıları... Değil mi ki ne ekersen onu biçersin!?

İzleyin a dostlar. Lazım bu film her bünyeye. Bir final var ki... İzleyin izleyin (;

Another Year (2010) 7+ / 10



Doğu sineması, aslında daha çok da Çin-Japonya ekolü bu tür yapımları çok iyi beceriyor. Normalde çok basit olan bir hikayeyi alıyorlar, inanılmaz bir sinematografiyle işliyorlar ve ortaya görsel bir destan çıkarıyorlar. Red Cliff serisiyle bu filmi bir almak lazım ele. Daha pek çokları var ama en çok bilinenler olduğu için söyledim. Yoksa aklınıza gelen diğerleri de olabilir. 2 taneyle sınırlı tutmayalım adamların külliyatlarını (:

Bizimkilerin bunları örnek alması lazım. Her zaman deriz, bizde ne hikayeler var ne hikayeler, diye. Aslında Doğu'da bizimkinin bin katı mevcut ve adamlar anca bu kadar yapabiliyorlar. Öyle bahaneleri bir kenara kaldırmanın vakti çoktan geçti hasılı. Adam olun çekin (:

İçeriğine vs girmeyeceğim filmin. Lakin yeri ayrıdır filmin bende. Ve sinemada izlemediğime pişman olduğum filmlerdendir de. Dersane sonrası bir arkadaşla sinemaya gittiğimizde görmüştüm filmi. Bir hayli de şaşırmıştım aslında. Zira gözümde eskimişti. Yapımı 2002 olan film 2005'te vizyona girdi Türkiye'de. Onu da belirteyim (: Ve bu film yerine son anda aynı zamanda vizyonda olan Blade 2'ye girmiştik. İçimde hep uhde kalmıştır bu film. Tam sinemalıktı halbuki. Bir de yalandan ühü ühü koyalım ve puanımızı verelim;

Hero (2002) 7 / 10



Ya Hu bazı filmler oluyor, ne desem diye iki saat düşünüyorsun. Bir şey denilememesinden de değil üstelik. Ne desen eksik kalıyor, belki de fazla! Şu filmin kurgusuna methiyeler düzmeye uğraşsam kesinlikle yorulurum ve hala söylenmemiş pek çok şey kalır. O kadar üstün bir kurgusu var. Hele bir giriş var ki! Keşke görmeyeydim. Şuan o kadar etkilenmiş durumdayım ki o sahneden, hani sinema nedir diye sorsanız büyük ihtimalle sadece o sahneyi işaret ederim. Daha da bir şey yapmam!

Filmi tanımlamak da pek mümkün değil. Yaklaşık 4 saat süren enfes bir hayat filmi, dersek çok da büyük konuşmuş olmayız. Geri dönüş, intikam, pişmanlıklar gibi temaları da ekleyebiliriz kolaylıkla bunun arkasına. O kadar çok atıf var ki bunlarla ilgili. Hepsine en doğru denilebilir. William Shakespeare'nin Anthonius ve Cleopatra eseriyle ilgili yakaladığım atıf yeter de artar, ki daha niceleri var. Hadi bunun yanına da çöp öğütücü sahnesini koyayım. Benden bu kadar. Yoksa iş incelemeye kadar gider (:

Sinemadan gerçekten haz alıp almadığınızı sınamak istiyorsanız, sizin için güzel bir fırsat bu film. Tam bir turnusol kağıdı tadında. Zaten Sergio Leone usta çekmiş. Ve amcanın izlediğim filmleri içindeki en iyi kurguya sahip olanı. İzlemeden olmaz, diyeyim. Ennio Morricone'nin enfes müzikleri ve Jennifer Connelly'in ufaklığı da filmin bonusları (:

Filmin 229 dakika olması, filmin uzun olduğu anlamına gelmez her zaman (;

Once Upon a Time in America (1984) 8 / 10



Türk yapımlarını izleyeceğim diye kendime kota koymuştum ama yine aklımdan çıkmış (: Ay bitmeden de en azından bir tane izlemiş olayım dedim.

Beklediğimden daha sağlam buldum Kaybedenler Kulübü'nü. Bulduğumdan da iyi olabilirdi aslında. Zira pek çok kısmı oldukça göz dolduruyor. Dünya genelinde çokça benzerine denk gelmemize rağmen Türkiye için oldukça aykırılık barındıran bazı diyaloglarını, şöyle film sonunda elimizde sapasağlam kalabilecek bir kurguyla bütünleştirselerdi, hepten gözüme girebilirdi.

Film iyi sayılabilecek bir seviyede ama ne oyunculuklar ne de karakterler memnun kalınacak cinsten. 'Kaybedenler böyle değildir arkadaşım' tipi pek çok eleştiri yöneltilebilir ve hepsi de haklı olur şu filme. Haliyle izleyicide altı dolu bir rahatsızlık hasıl oluyor film boyunca. Keşke farklı yapacağım diye tutarlılıklar gözden kaçmasa, kaçırılmasa...

Neyse. İzledim Türk filmimi rahatladım (:

Kaybedenler Kulübü (2011) 5 / 10
Devamını Oku

17 Kasım 2011 Perşembe

Batıya Doğru Akan Nehir - TRT'den Bir Belgesel Serisi Daha


Çekimlerinin haberini duyduğumdan beri beklemede olduğum bir seriydi Batıya Doğru Akan Nehir. İsmi klişe gibi dursa da benim için her zaman geçerliliği olan bir kalıptır bu. Pek çok türevi vardır ve hepsi de candır, canandır. Sanırım vuslat öğeleri barındıran bir vahdet seziyorum bu kalıpta. Yekliğe doğru açılmış kutsal bir devinim!

Belgesel aslında Eylül ayında başladı Trt bünyesinde. Şuan halihazırda yayınlanmış 8 bölümü mevcut. Neredeyse yedi-sekiz aydır beklememe rağmen araya giren yazılması gereken yazılar, çıkması gereken dergiler, gidilmesi gereken okullar ve tabi ki izlenilmesi gereken filmler derken bu zamana kadar başlayamadım bir türlü. Ama artık öncelikle yayınlanmış bölümleri hafiften izleyecek ve ondan sonra da haftada bir yayınlanagelen bölümleri takip edebilecek durumdayım.

Hani izlememiş olanlar veya belgeselin ismini duymamış olanlar vardır da izlemek isterler diye başlama niyetimi açıktan belirteyim istedim. Pişman olmayacağıma neredeyse eminim. Bakalım bizimkiler nasıl bir şey yapmışlar. Bölümleri izledikçe hafif yorumlar da gelebilir.


Burada sözü -henüz izlemediğimden- belgeselin yapımcılarına bırakıyorum. Belgesel şöyle bir şeymiş;
Verimli Mezopotamya ve Anadolu topraklarında başlayan insanlığın uzun medeniyet yolculuğu yaklaşık on iki bin yıl öncesine uzanıyor. “Batı’ya Doğru Akan Nehir Medeniyet Belgeseli”, bu uzun yolculuğu objektif bir bakış açısıyla anlatıyor.

Dünya kamuoyunun dikkatini uygarlığın gerçek doğum yerine, yani Orta Doğu’daki iki nehrin arasına, Mezopotamya’ya çevirmeyi amaçlayan “Batı’ya Doğru Akan Nehir” Bahçeşehir Üniversitesi Medeniyet Araştırmaları Merkezi (MEDAM) tarafından, Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin katkılarıyla hazırlandı. Çekimlerine iki yıl önce başlanan “Batı’ya Doğru Akan Nehir Medeniyet Belgeseli” için 16 ülkede çekim yapıldı, 200 civarında düşünür, sanatçı, bilim adamı ve politikacıdan görüşler alındı ve en gelişmiş bilgisayar grafikleri bir araya getirilerek eski çağların şehirleri ve eserleri dramalar ile tekrar canlandırıldı. Her biri 45 dakikalık 20 bölümden oluşan belgeselin uzun ve kısa olmak üzere iki versiyonu bulunuyor.
Uluslararası fikir önderleri tarafından ‘medeniyet üzerine çekilmiş en kapsamlı belgesel’ olarak nitelendirilen proje, 11 Eylül saldırılarından sonra dünyaya yayılan Doğu ve İslam muhalefetine karşı, insanlığı daha dengeli bir bakış açısıyla buluşturmak için hayata geçirildi. “Batı’ya Doğru Akan Nehir” bir barış belgeseli olmayı amaçlıyor.

Başbakanlık Türk Tanıtma Fonu’nun destek verdiği ve İngiltere’nin en büyük yapım şirketlerinden Lion TV’nin yapımını üstlendiği bu belgesel TRT’de gösterilmeye başlandı.

Bu da tanıtım filmi;
Devamını Oku

15 Kasım 2011 Salı

Leyla ile Mecnun - Dizi Kendisini Tanıtsın Madem!


İlk bölümünden itibaren, müptela dolaylarından bir şeyi olduğum, Leyla ile Mecnun dizisine hep bir şeyler yazmak istedim. Nedense olmadı. Süreleri sebebiyle takip ettiğim hiç Türk dizisi yok uzun süredir. Aslında tamamıyla takip ettiğim de hiçbir zaman olmadı. Ve hayat böyle akıp giderken, dahası böyle akıp gitmeye de devam edecek gibi görünürken, bir şey(!) doğdu;

Hayatın akışını kesen. Eğriyi düz, düzü yüksek, yükseği engin, engini ulu yapan...

Abartmıyorum. Bunların hepsini kendi çapında ama yine de yapan bir şey Leyla ile Mecnun. Şu haliyle ne The Big C'ye ne Mad Men'e ne de diğerlerine değişirim. Kalite olarak bu saydıklarımın ve saymadıklarımın yanına bile yaklaşamayacakken, çıktığı toprakların dengeleri sebebiyle hepsinden önde gelir nazarımda bu güzel dizi. Onur Ünlü ve Burak Aksak ikilisinin başını çektiği kamera arkası ile Ali Atay ve Serkan Keskin'in başını çektiği kamera önüne hiç girmeyeceğim. Hepsi inanılmazlar. Hepsine ayrı Selam(!) olsun.

Normalde, bloga kendi yazımım olmayan hiçbir şey eklemiyorum. Eklenmesini doğru bulmuyorum. Hasılı ekleyemiyorum. Ama dizinin 2. sezon 11. bölümünün, yani 31. bölümünün sonu, tam da bu zamana kadar tanımlayamamak korkusuyla başlık açmadığım Leyla ile Mecnun'u özetler nitelikte. Uzun uzun anlatmak yerine ilgili bölümün son 80 saniyesi her şeye kafi!

Artık, başlamaları için başlarının etini yediğim geriden takip edenler de bir an önce güncele gelirler sanırım. Demii :)
Başlamayanlar da eh bi zahmet...

Onur Ünlü'ye de acil şifalar.




Gidenler, bizden hep bir parça götürürler.
O parçanın yerinde de derin izler kalır.

Herkesin bir yara izi vardır.
İnsanlardan gizlemeye çalıştığı, saklamak için çok uğraştığı bir yara izi.
Herkesin bir yara izi vardır.
Kimseye dokundurtmayacak kadar güzel olan.
Baktıkça nefes alabiliyor olmanın kıymetini anlamanı sağlayacak bir yara izi.
Bu izlerle yaşamaya alışırsın.
Bir sabah belki gün doğarken baktığında dışarı, yaşamayı yeniden sevebilirsin.
Ve bir gün, elbet birileri o yara izlerine dokunur.
Acın da biraz olsun hafiflemeye başlar!!!





.
Devamını Oku
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...