18 Ocak 2012 Çarşamba

Eşrefpaşalılar - Altyazı Aktivitesi Tamamlandı


Hep yazı hep yazı olmasın demii? Bir de duyuru başlığı açalım :)

Bildiğiniz üzere işitme engelliler için Türk filmlerine altyazı hazırlayan insanlar var, bu konudan hiç haberi olmayan insanlar gibi. (Sanırım yazar burada, sosyal bir proje duyusu yaptığından sosyal mesajsız geçilemeyeceği kanısına varmış. Bence iyi de yapmış. Neyse yazar şizofrene bağlıyor hafiften). İşte o altyazıların sayısı +1 daha artmış durumda. Bu sefer 6 kişiydik. Diğer 5 arkadaşımın da ellerine emeklerine sağlık.

Devamını Oku

16 Ocak 2012 Pazartesi

08-15 Ocak 2012 Film Yorumları

Ne zamandır ertelediğim filmlere devam ettiğim bir periyodun daha sonunda geldik. Bu olaya devam etmeye karar verdim. Zira zayıf halkası çok az oluyor bu tür zincirleme izlemelerin. Neyse yorumlara geçelim.

1 adet müstakil yazımız var bu hafta;
-Rocky


Casus romanlarının nadide isimlerinden olan John le Carre'nin eserinden uyarlanmış bir film The Spy Who Came in from the Cold. Kitabını çok aramıştım zamanında. Ankara'da gezmediğim, İstanbul'da sordurmadığım sahaf kalmamıştı. Yine de elime geçmemişti.

Casus filmi dedik ama sakın aklınıza James Bond veya Jason Bourne gelmesin. Bu tam anlamıyla casus filmi. Casus gerçekliğinin soğukluğunu suratınızda hissediyorsunuz. Öyle veya böyle hissediyorsunuz. Uçmalı kaçmalı filmlerden hoşlansanız da hissediyorsunuz. Çok vuruyor, çarpıyor insanı film. Alec'le oyunlara giriyor, Smiley'le gizem takılıyorsunuz. Control'le sert, acımasız, zeki ve net oluyorsunuz.

Soğuk savaş dönemine dair enfes bir film gerçekten de. Başroldeki Richard Burton bambaşka oynamış. 40'lı ve 50'li yılların o tiyatro kökenli oyuncularının film-noirlerdeki performanslarını kıskandıracak şekilde coşuyor 112 dakika boyunca. Ses tonu, yürüyüşü, içişi... Her şeyiyle on numara oynamış. Oscar giderdi bu performansa. Ah bea Akademi ne diyeyim sana :)

Oyunculuklar bir kenara da görüntü yönetmenine bittim. Görüntü yönetmenliği çok etkili ama siyah-beyaz bir filmde bu kadar başarılı olunmaz arkadaşım. Kendinize geliniz n'olursunuz :)

Kitabını şimdi daha merak ettim sonuç itibariyle. En yakında okumak niyetiyle;

The Spy Who Came in from the Cold (1965) 8 / 10



Bunu derken çok çekincede olduğumu bilin. Bugüne kadar gördüklerimin arasında açık ara en iyisidir bu filmin ismi. Öyle böyle değil. Filmin ruhuna tam anlamıyla tercüman olmuş. Hani Sofia Coppola ne bağlamda çekmiş filmi diye merak etmeseniz bile, sadece filmin isminden yola çıkarak çok büyük mesafeler katedebilirsiniz filmle ilgili.

Filmi çok övmeye niyetliyim ama bir yandan da bir şeyler tutuyor elimi ayağımı. "Dur" diyor o elimi ayağımı tutan şey, "o kadar da abartılacak bir film değil bu". Ama yine de o kadar güçlü gelmiyor sesi. Ve bastırabiliyorum. En azından bastırdığım zamanlarda övmeye devam ediyorum filmi vs...

Hem yazan hem yöneten insanlara ayrı bir sempatim vardır her zaman. Bu filmle beraber ne kadar haklı olduğumu bir kere daha anlamış bulunmaktayım. Çoklarına anlaşılmaz gelen manalar yüklemekten geçen tek yol bu sanki. Kendi manasal evreninizi kendiniz şekil elbisesine bürüyeceksiniz. Yoksa illa popüler kültürün ucuz bir metası oluyor ortaya koyduğunuz şey. Yönetmene alkışlar yolluyoruz buradan...

Uzuna girmeyelim bu filmde de. Zira uzarsa çok uzar gibi bir his var içimde. Ama şunu da eklemeden edemeyeceğim sanırım. Şiddetli bir şey daha var filmde. Politically correct mi politically incorrect mi tam emin değilim. Var ama kesin yani :)

Yapanın edenin eline sağlık. Oyunculara ayrı, müziklerden sorumlu vatandaşlara apayrı tebrikler. Hepsi süpere yakındı. Tiz zamanda izlenile!

Lost in Translation (2003) 7+ / 10



Sinema tarihinde apayrı bir yeri olan 90'lı yılların ortasına dair bir film daha. Bu sefer Hollywood dışından. Buradan da görüyoruz ki, 93-94-95 yılları sadece Hollywood 'özelinde özel' değil. Avrupa başta olmak üzere pek çok ülkede çok sağlam filmlerin çıktığı seneler bunlar.

26 yaşındaki Mathieu Kassovitz'ten enfes bir performans izliyoruz. Hani çekilir de, ne bileyim yaş biraz ilerlemiş olur. Deriz ki "sağlam yönetmenmiş eleman". Ama 26 yaşında bu kadar başarılı bir rejiye ne dense az. Susulsa yeri yani! Nedense bu güzel yönetmen en çok Amelie'deki oyunculuğuyla tanınıyor. Bu da hayata dair iç burkan detaylardan! Tekniğine girersek çıkamayız sanki onun için dolly out zoom in diyeyim yetsin. Ama içerikten bağımsız olarak da çok başarılı bulduğumu belirteyim filmi.

Film Fransa'nın bir kenar mahallesinde yaşayan üç gencin -gerçekçiden ziyade- gerçek hikayesini seriyor perdeye. Bu elemanlar birer Arap (tabii ki Kuzey Afrika dememe gerek yok), Yahudi ve de Zenci. Her ne kadar 95 yapımı olsa da film, hala çözülemeyen bir meseleyi anlattığından asla ölmeyecek bir söyleme sahip. Banliyö gençleri diyelim bunu da geçelim. Ama geçmeden buna da bir cümle edelim. Getto'larda yaşayan insanların problemi ne ırk ne de herhangi bir siyasi tandans içeriyor. Tamamen fakirlik! Bunu görmekten ısrarla kaçan 'siyasist'lere gelsin film ve gitmesin onlardan. Yapışsın beyinlerine beyinlerine!

Filmdeki oyuncularla canlandırdıkları karakterlerin aynı isimlere sahip olmaları çok büyük bir gönderme. Alkış yolluyoruz. Bir başka alkış, müziklere. Run Lola Run havasında bir tempoya sahip ritmi var müziğin. Ve tüm film boyunca aktığından her iki filmde de bu ritim, Run Lola Run nereden esinlenmiş şimdi daha iyi anlıyoruz :) Bu tüm film boyunca akan ritmik tempodan başka, genel soundtranckler de enfes. Ayrı ayrı hepsi süper.

Son zamanlarda vereceğim en dolu, dopdolu 7lerden birini veriyorum;

La haine (1995) 7+ / 10



Bir niyet filmiyle daha karşı karşıyayız. Abartılan Hint filmlerinin abartılma nedenlerinin başında da bu mevzu geliyor zaten. Niyet güzelse gerisi teferruat, diyen izleyicinin düştüğü tuzaklardan oluyor çıkıyor bu filmler. Kötü olmamalarına rağmen bu kadar kolay avlanmamalı izleyiciler. Yapmayın abiler ablalar. Hint filmleri içinde oldukça saygın bir yere sahip olsa da, asla dünya genelinde hatırı sayılır bir yere gelemez bu film.

Film yorumlarında, filmin neyi anlattığı mevzusuna zaten girmiyorum. Ama bunda en azından tek cümlede söyleyeyim. Ülkelerinin ahvalinden ümitsiz gençlerin, tarihin canlandırıcı etkisiyle uyanmasını ve ellerini taşın altına koymasını anlatıyor film. Bunu 167 dakikada yapmak oldukça normalken, bu kadar sürede bu kadar az şey söylemek de bir o kadar anormal. Tüm film boyunca dikkatle izledim, şöyle güzel bir alt metin olsun diye ama yok, bir türlü fark edemedim. Hani tam anlamıyla bir Mahsun Kırmızıgül filmi olmuş çıkmış. Mahsun'a buradan sesleniyorum. Hacım Hindistan filmlerinden uzak dur. Bak "Hollywood çok biliniyor, oradan esinlenirsem enselenirim" gibisinden düşünüyorsan, mesela Hong Kong sinemasına dal biraz. Oradan popülist konuların üzerine çekilebilecek soft film fikirleri bulamazsan şansını bir de Güney Kore'de dene. Ama Hindistan'dan vazgeç lütfen.

Neyse efendim. Vakti bol olup içeriksiz filmlerden hoşlananlar varsa önerilir. Ama yine de hakkını yememek adına vurgulamakta fayda var. Film kötü değil. Süresine rağmen tutturduğu yoldan şaşmıyor. Kendi içinde oldukça tutarlı ve bir o kadar da anlatmayı seçtiği şeye hakim.

Rang De Basanti (2006) 4 / 10



Elinden Taken'ler, The Fifth Element'ler, Leon'lar, Transporter'ler, Taxi'ler... gibi pek çok sinema tarihine -öyle veya böyle- yer etmiş film çıkmış olan Luc Besson'un bir başka filmi Angel-A. Film, ismiyle müsemma bir halde. Melekli filan. Hal böyle olunca diğer melekli filmlerden esinlendiği hemen tahmin ediliyor ilk baştan. Ama izledikçe, esinlenmekten ziyade, harbi harbi remake tadı vermeye başlıyor.

Başlarda ortalama bir Paris filmi sanıyorsunuz. Tabii yönetmen ve senarist de zaten Luc Besson. Buradan bir girer, atlamalı zıplamalı bir film izleriz diyorsunuz. Ama olmuyor. Daha güzel bir şekle bürünüyor film. Öyle de bitiyor. İzlenesi olmuş.

Film öyle fazla dolu değil ama hepten hepten de boş değil. Mesela tezatlara dair bir güzelleme geçidi var filmin genelinde. Sadece bu tezatlıklardaki uyum bile yeter, filmi basit diye yaftalamamak için.

Amelie'den tanıdığımız, en azından Benim ilk oradan dikkatime mazhar olan James Debbouze oldukça iyi oynamış. Yine 'engelinin' farkına vardırtmıyor insanı. Rie Rasmussen de güzelce eşlik etmiş abiye.

Kafayı fazla yormadan izlenecek bir film ararsanız hele de biraz gülelim ama çok da basit bir şey olmasın derseniz kaçırmayın derim.

Angel-A (2005) 5 / 10



Rocky'den sonra bir daha tekrar yapasım tuttu. Bakınırken ilişti gözüme The Kid. Bayağı da olmuştu izlemeyeli. Affetmedim tabii :)

O kadar büyük filmdir ki bu film, 1921'den beri kaç filme önayak olmuştur haddi de hesabı da yoktur kanımca. İzlememiş olanlar için söylemiş olalım. Kemal Sunal'ın Garip filmi, tamamen bu filmin kopyasıdır. Hani şu terk edilen bebeği bulup, iyice bağ kurup, sonra da ayrılmak zorunda kaldığı film. Hani camı çocuğa kırdırıp, sırtında camla dolaştığı film :)

Sadece Kemal Sunal değil, hatta sadece Türk sineması değil, tüm dünyada oldukça kullanılan bir tema haline gelmiştir bu filmden sonra The Kid hikayesi. Yeni anne olmuş kızımız hep şeref bir erkeğin kullanılmasıyla yeni doğmuş bebeğiyle ortada kalmıştır. Sefil haldedir. Bebeği de sefil olmasın diye zengin bir yere bırakır. Ama olaylar öyle gelişmez ve çocuk fakir birine gider. Ama o fakir kişi, zengin birinden bin kat daha iyi bakar çocuğa. vs vs...

Film çok iyidir. Klasik Şarlo filmlerindendir. Çekimleri çok zahmetli geçmiştir. Alt metni dolgundur... İzlenesidir...

The Kid (1921) 7 / 10



Almost Famous garip bir film. Mükemmele oldukça yakın bir senaryosu var. Uzun sayılabilecek 164 dakikalık süresine rağmen gıdım dahi sıkmıyor insanı. Hani tamam çok güzel olabilir ama aralarda sıkar, bu çok normaldir. Zira her hikayenin genişlemek için biraz sıkışması lazımdır ama bunda böyle bir şey yok. Hafif bir yol filmi olmasının avantajını güzel kullanmış diyebiliriz bu sebeple.

Aslında filme ne filmi diyeceğimiz pek kolay değil. Pek çok tür ve tema barındırıyor bu film. Hem müzik, hem yol, hem biyografi, hem gerçek hayattan uyarlama... Tüm hepsinin en iyilerinden olması da cabası. Bir tema veya tür geri planda kalmıyor, tüm kimliklerinin hakkını itinayla veriyor Almost Famous.

Yönetmen, kendi hayatını anlattığı için avantajlı durumda. Ama bu kadar güzel olmasının sırrı bu avantajda yatıyor değil. En azından insanın buna bağlayası gelmiyor. Filmimizdeki kurgu grubumuzun şarkılarını bile yönetmenimiz yazmış, aynı zamanda filmin senaristi de olan Cameron Crowe.

Ben çokça beğendim. Ertelerken içimden bir ses, hadi izle artık, diyordu hep. Çok haklıymış. Ertelememek lazım fazla. 3 saate yakın süresini hele hiç takmayın kafaya. Bu film kadar kısa film çok azdır :)

Oyunculara hiç girmeyeceğim ama günümüzün kalburüstü pek çok aktör ve aktrisini bolca görüyoruz film boyunca. Saysam 15'ten fazla çıkacağına garanti verebilirim. Valla bak :)

Almost Famous (2000) 8 / 10



Bekliyordum filmi. Joseph Gordon-Levitt gibi, son yıllarda performans olarak açık ara en yüksekten uçan genç aktörler sınıfının en has adamlarından biri vardı. Nasıl beklenmesindi ki? Seth Rogen vardı. Hangi tür filmde oynarsa oynasın, illa farkını belli eden bu eleman neyde oynasa izlerim ve beklerim.

Ve filmi nihayet izledim. Ama çok farklı bir izlenti oldu. Bu hafta çok zor geçti benim için. Hayatımda ilk defa bel ağrısı yaşadım. Eğilmek bile mümkün değildi, öyle bir ağrı. Sanırım ciddi bir şey. Sonra muazzam bir baş ağrısı yaşıyorum bir hafta on gündür. Hastaneye gitmek gibi bir alışkanlığım olmadığından ve sanki biraz da kötü bir şey çıkacağını düşündüğümden doktora gitmedim. Neyse uzatmayalım bu faslı, film de sağlık üzerine ve bu aralar dilimden düşmeyen kanser temalı.

Çok etkileyici ve bir o kadar da vurucu bir film 50/50. Oyuncu performanslarıyla, müzikleriyle, rejisiyle çok güzel olmuş. Müziklerine bir kere daha vurgu yapayım, puanımı vereyim. Gerçi derinden vurduğu için belki bir tık yukarıdan da puan vermiş olabilirim. Ama cidden çok sevdim filmi.

50/50 (2011) 7 / 10



80'li yılların anime tarihi açısından önemli bir vurgusu varsa, bu vurgunun hak edilmesindeki mihenk taşlarından biri de buymuş meğer. Bu kadar uçuk bir şeyle karşılaşacağımı bilsem çok daha müsait bir zamanda izlerdim. Çok daha basit bir şey beklediğimden gerekli motivasyonu edinmeden başladım. Kötü oldu :)

Patlama/patlatılma ve parçalama/parçalanma sahnelerindeki abartı bu kadar mı ahenk barındırır? Bu kadar mı senaryonun uçukluğuyla uyum sağlar aksiyon sahneleri? Bu kadar mı 'Matrix de neymiş? Inception'u getirin bana, ona da gider yapacammmmm' dedirtir bir anime, bir insan evladına :)

Çok şey denebilir ama benim açımdan kesinlikle kült bir anime oldu Akira. Remakesi gelecekmiş Hollywood'dan. Gelsin, hatta lütfen gelsin. Normalde çok istemezdim remakeleri ama bununkini cidden merak ediyorum. Gerçi yönetmen seçimini kavrayamadım. Neden Jaume Collet-Serra tercihinde bulunmuşlar acaba? Bu evreni yaratabileceği konusunda derin şüpheler kımıldıyor içimde. Bakalım, bekliyoruz...

İç karartıcılık gibi distopik türün en büyük özelliğini bebek oyuncağı haline getirmiş bu animeyi izleyin vakit ayırarak. Gerçekten izlenesi.

Akira (1988) 7+ / 10
Devamını Oku

14 Ocak 2012 Cumartesi

Mor Mürekkep - Nazan Bekiroğlu

Nazan Bekiroğlu'nun bir başka enfes kitabı. Bundan önce okuduğum kitapları roman ve hikaye üzerineydi. Denemelerini çok merak etmekteydim. Zira romanları ve hikayeleri, klasik masal anlatımından ziyade deneme havasında yazılmışlardı. -Haliyle- denemelerinin, normal denemelerden -hadi ortalama denemelerden diyelim- daha derin olacağı aşikardı. Bu tahmin edilen aşikarlık, boyut atlamış bir şekilde ispat olundu nazarımda.

9 denemelik 'Hayat ve Kelimeler', yine 9 denemelik 'Eşik', 35 denemelik 'Yol Arkadaşım', 12 denemelik Hüsn-ü Talil ve de 2 denemelik 'Senin İçin' bölümlerinden oluşmakta kitap. Her bölüm ayrı ayrı 'mühim kıymetler' serencamı tadında ve en sevdiğim denemeler tüm bölümlere paylanmış durumda. Kitabı bölemedim hasılı. Her bölüm ayrı güzel, ayrı vurucu, ayrı tadlı (tada sahip (: ).

Çok şey denir de Nazan Bekiroğlu'na, hiçbiri yetmez. Derinliğinin anlaşılmadığıyla ilgili çok şedit algılarım mevcut. İçerikten bağımsız artıları da var hem. Diğer pek çok yazar(!) gibi, yaptığı alıntıları gizlemekten heder olacağına, yazıya müthiş yedirmesinin yanında göğsünü gere gere belli ediyor. Ne kadar kirlenmişiz ki, belirtilen alıntılara methiyeler düzüyoruz! Basit ahlaki kuralların yerine getirilmesinin bu şekilde övülmesi pek hayra alamet değil!

Ayda 1, bilemedin 2 ayda 1, hadi en bilemedin 3 ayda 1 Nazan Bekiroğlu okumak bünyeye oldukça iyi geliyor. Söylemiş olalım smile.gif Hazin(!)seniz durmayın zaten...
Devamını Oku

12 Ocak 2012 Perşembe

Rocky (1976) - Adriannnnnn :)

Orijinal boyutu için tıklayınız

Ne zamandır bu, çocukluğumun efsane serisine bir tekrar geçmek niyetindeydim. Ertele ertele anca başlayabildim. Diğer 5 filmi de izleme niyetindeyim ama bakalım artık ne zamana tamamlanır :)

Boks filmlerinin kralı olmakla bir hayli ünlüdür Rocky serisi. Tüm dünyada Rocky filmleriyle büyümemiş çocuk çok azdır sanıyorum. En azından erkek çocuğu diyelim. Maçlara hazırlanırken ki, o fakir sporcu psikolojisine girmeden büyümek sanırım en bedbaht durumlardan biridir. Yine, zor geçmelerine rağmen her kazanılan maçtan sonra atılan "Adriaaaaaannnnnn" naralarına eşlik etmemek de bir o kadar kötüdür :)

Sylvester Stallone'nin neredeyse ilk senaryosudur bu film. Bundan önce iki üç çalışması olsa da offical çalışmalar değildir bunlar. Bu durum, filme dair sempatileri daha da artırıyor tabii. İlk senaryo denemesinde, popülizmden bu kadar uzak kalmak her babayiğidin harcı olmasa gerek. Genel kanı, boks filmi olduğu yönündedir Rocky'nin. Ama aslında bir boksörün hayatına dair çok güzel bir izlenim görünümündedir bu ilk film. Zaten bu sebeple de filmdeki boks sahneleri oldukça azdır. Bir tek filmin sonu boks sahnesi içerir ve o bölüm de oldukça gerçekçidir. Diğer boks filmlerinin aksine güzel bir kurgu içermez boks maçı. Ve buna rağmen gelmiş geçmiş en iyi boks filmlerinden sayılır Rocky. Hatta çoklarınca en iyisidir.

En azından klasik Amerikan filmleri gibi New York'ta geçmez. Nispeten görülmeyen yerlerden olan Philadelphia'da geçer hikaye. Sırf bu bile var olan sempatimi daha da katlar. Ama bütün bunlara rağmen yine de 10 Oscar adaylığını hak edecek bir yapım olmadığı barizdir şahsımca. Hele de 3 Oscar ödülü, biraz abartıdır. Hani 1976 yılında çekilmemiş olmasaydı anlardım da, bu yılın diğer filmlerine bakınca birkaç adım geriden geldiği açıkça görülür.

Chuck Wepner'in Muhammed Ali ile mücadelesinin senaryosu olduğunu da hatırlatalım bilmeyenler için. Tıpkı filmdeki Rocky gibi, Chuck da kendisinin ayarında olmayan bir dünya şampiyonunun karşısında 15 raunt dayanmıştır ve oy çokluğuyla yenilmiştir. Hatta filmden sonra Chuck Wepner, Sylvester Stallone'ye dava açmıştır vs...

Neyse efendim. Öyle mazisi olan bir filmdir işte Rocky. Çok kazandırdığı için seriye bağlanmıştır ve bilindiği üzere en sonuncusu 2006'da olmak üzere 6 tane film çekilmiştir. 1'e 117 kazandırırsa bir film, farklı bir süreç de çok zor olurdu zaten.

Müziklerine bilerek değinmedim. Daha da uzamasın yazı. Tekrarı da hoş oluyor. 90'larda çocuk olanlara duyurulur :)


7 / 10
Devamını Oku

8 Ocak 2012 Pazar

01-07 Ocak 2012 Film Yorumları

Yeni yılla birlikte bundan böyle periyotları 10 günden 1 haftaya çektim. Diğer türlü başlıkların haddinden uzun olduğu ve bu sebeple okunmalarının daha zor olduğu yönünde mailler aldım. Biraz da böyle deneyelim bakalım nasıl olacak. Yılın ilk kısa yorumlarına hoş geldiniz :)




Amerikan seçimlerinin perde arkasına dair hoş bir politik-gerilim. Yer yer oldukça güzel olmasına rağmen yüksek beklentileri karşılamaktan hayli uzak bir profile sahip filmimiz.

Oyuncu seçimlerinde garip bir rahatsızlık hissettim. Ama nedir bu rahatsızlığın sebebi derseniz tam bir cevabım yok. Hani hepsi de mükemmel oyuncular ama nedense uyuşmamışlar sanki. Ne Paul Giamatti ne George Clooney ne de Philip Seymour Hoffman... Hatta ve hatta ne de son zamanların 'yanan' aktörü Ryan Gosling. Olmamışlar. Rollerine gitmemişler. Tabii yılın en kaliteli filmlerinden olmaya aday bir film açısından durum bu. Yoksa bu oyuncuların süper olmayan performanslarına rastlamadım daha önceden.

Müzikleri ve çekimleri oldukça göz dolduruyor. George Clooney'in yönetmenliğe daha fazla ısınmasını sağlamıştır umarım bu film. Zira eleman gerçekten güzel kalkıyor işin altından. Ama senarist seçimlerinde biraz daha detaycı olmasını önermeden edemeyeceğim. Şu kalitede çekilmiş bir filme daha dolu söylemli senaryo lazımdı. Bu haliyle bu süper çekimlerin altında kalmış söylem.

İzlenesi diyerek ve yılın parlak filmlerinden olduğunu da ekleyerek;

The Ides of March (2011) 6+ / 10



En başta söylemek gerekirse, Invictus bir iyi niyet filmi. Yaşlanmayan delikanlı Clint Eastwood gibi harika bir yönetmene ve Matt Damon gibi -yaklaşık- son 10 yılın en iyi aktörlerinden birine sahip olsa da kadrosu, başyapıt olmaktan oldukça uzak.

Güney Afrika'nın adam olmaya başladığı yılların tartışmasız tek kahramanı olan Nelson Mandela'nın ülkeyi hangi saiklerle yönettiğine yakından şahit ediyor film izleyiciyi. Tabi apartheid rejimine duyulan kin ve türevi duygular sebebiyle Mandela amcamıza duyduğumuz sevgiden çok daha fazlasını yansıtmamız gerekiyor her yazıda, filmde, belgeselde vs. Clint baba da böyle yapmış. Yaşı 80'e gelip hala güzel bir adaya çekilip kazandığı paraları yemeyip, insan haklarına dair söylemli filmler çekmeye çalışınca tersi de düşünülmüyor zaten.

Morgan Freeman her zamanki gibi enfes oynamış. Mandela'yı tanımayan bünyeler için kötü olmuş lakin. Gerçek Mandela olarak bundan böyle Morgan Freeman kalacaktır akıllarında :)

Senaryosu da filmin fikrine göre dizayn edilmiş. Söylemi sadece antiayrımcılık üzerine. Sherlock Holmes'ten tanıdığım Anthony Peckham'dan da fazlasını beklemek yanlış olur sanıyorum. Elemanın çapı bu gibi duruyor. Bu haliyle 1995 Dünya Rugby Kupası belgeseli gibi olmuş senaryo.

Yine de içimde bir yerler kıpırdıyor. Filmi sevmeden edemiyorum. Zaten Jonah Lomu gibi bir efsaneyi hatırlamamızı sağlamasından sonra sevmemek pek kolay olmazdı. Sanırım yukarı tamamlayacağım :)

Invictus (2009) 6 / 10



Ötanazi bağlamında, etik mi değil mi tadında bir film. Didaktik yapısı sebebiyle maça geriden başlıyor film. Ama gerek oyuncu performansları olsun gerek müzikleri olsun mükemmel ataklar izliyoruz. Uzun süresiyle ataklarının gücü zayıflasa da maçı güzelce bitiriyor sonuçta. Genel olarak böyle özetlenebilir You Don't Know Jack.

Filmin ismi de bir hayli uyuşmuş durumda, konusuyla. Ötanazi gibi bir fikre karşı 'olmamak' her babayiğidin harcı değil gibi. Bu sebeple bu güzel isim oldukça oturaklı olmuş. Tüm giderine rağmen!

Geçtiğimiz senenin en elle tutulur filmlerindendi You Don't Know Jack. Hem Emmy hem de Golden Globe törenlerinde şov üstüne şov yapmıştı. İzledikten sonra kolaylıkla hak ettiğini söyleyebilirim. Zaten sinema çevrelerince pozitif ayrımcılığı olan ötanazi konusu üzerine olduğundan, her şekilde isim yapacaktı. Bir de üstüne Al Pacino gibi gerçekten de bir dev olan, muhteşem bir oyuncunun varlığı eklenince ortaya böyle güzel bir şey çıkmış.

Ermeni meselesine dair repliklerin yakışmadığını ekleyerek, yıldızlı bir puan vermeden edemiyorum;

You Don't Know Jack (2010) 6+ / 10



Londra, nadide ürünleri ortaya koymuş edebiyatı kadar halkına özel korku efsaneleriyle de ünlü bir dünya başkenti. O efsanelerden biri de Sweeney Todd. 18. yüzyıl anti-kahramanlarından olan bu eleman üzerine pek çok yazılı ve görsel eser var literatürde. Tim Burton'un, her zamanki oturmuş kadrosuyla ortaya koyduğu bu film ise bu literatürdeki örneklerinden kolaylıkla sıyrılacak bir yapım hükmünde.

Londra'nın o karanlık atmosferi tam anlamıyla yansımış perdeye. Zaten Tim Burton'dan beklenen bu karanlık, beklenmeyen aydınlıkla inanılmaz bütünleşmiş. Hayatımda izlediğim en güzel 'aydınlık' sahneleriyle beni benden aldı film. Ne güzel sahnelerdi Allahım :)

2-3 yıldır bekletiyorum filmi. Sırf filmde ustura var diye. Kandan o kadar iğrenmeme rağmen sonunda izlemeden edemedim. İyi ki de edememişim :) Son zamanlarda izlediğim en güzel müzikaldi. Müzikalin yanı sıra, son zamanlarda izlediğim en güzel performanslardan biri de vardı filmde. Söylemeye gerek var mı bilmem, Jonny Deep resmen mükemmel oynamış. Hani Tim Burton ne kadar psikopatsa Johnny Deep de bir o kadar psikopat. Eleman bu tip arıza rolleri inanılmaz kotarıyor. Diğer oyunculara girmiyorum, hepsi ayrı güzeller.

Lakin koca bir vurguyu hak ediyor film. Tamam türü müzikal. Ama bu kadar güzel mi olur parçalar arkadaşım. Senaryosundan bağımsız sadece müzikleri için sevdiğim çok az müzikal vardır. Onlardan biri oldu hemencikten Sweeney Todd. Giriş müziği ayrı, soloları ayrı koroları ayrı olmuş. İzlemeden ölmeyiniz efenimmm.

Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street (2007) 7+ / 10



M. Night Shyamalan'ın çöküşünün kayıp halkasıydı bu film benim izleme serüvenimde. Kötü olacağını tahmin ediyordum ama Devil'le zirveye ulaşan bu meşakkatli yolda, belki bir tökezleme yaşamıştır dedim M. Night Shyamalan için. En azından umudum vardı. Elimden alındı o umut sayın okur!

Yerden yere vurmak istemiyorum ama film böyle yazılmaz arkadaşım. Sen ki The Sixth Sense gibi bir film yazabilmiş insansın. Zaman geliyor da nasıl bu tip senaryolar yazıyorsun, aklım almıyor cidden.

Ama filmi izleyecek olanlara güzel bir haberim var. Mark Wahlberg, bu filmde hep giyinik. Yok t-shirtü yırtım atayım, karın kaslarımı sergiliyim derdine hiç girmemiş. Kutluyoruz elemanı bu tek filmlik, muhteşem nefs terbiyesi için :)

Bir diğer dikkat çekilecek oyuncu Zooey Deschanel. O zamanlar toymuş ve şimdiki haliyle yakından uzaktan alakası yokmuş. Tam farkı ayırt edebilmek için bu sene başlayan New Girl dizisine bakmak yeter de artar :)

Çok çok kötü dememekle beraber, kötü yazılmış bir film. Basit yazılmasından ziyade kendi içinde çelişkiler ve açmazları olan bir senaryo. Yine de izlenebilir durumda diyerekten;

The Happening (2008) 3 / 10



Üzerine ne dense az filmlerden biri Heat. Ama illa bir şey denecekse ucuz ve basit bir film olmadığıdır. Diğer tüm denmesi gerekenler bunlardan sonra denmelidir. Filmi izleyip de beğenmeyenleri Allah'a havale ediyorum :) Bunun yanında çok da gerçek bir film. Draması oldukça güçlü. Söylemi vurucu. Büyük filmlerden hasılı...

Yakın sinema tarihinin en büyük oyuncularından Al Pacino ve Robert De Niro ikilisini bünyesinde barındırması bile yeter de artar büyük film olmasına. Üstüne bir de say say bitmez oyuncu kadrosu vardır ki, daha yönetmenliğini ve senaristliğini yapan Michael Mann'i saymıyoruz.

Al Pacino ve Robert De Niro ikilisinin egolarının savaştığı film olarak da bilinir Heat. Hatta o kadar vahimdir ki durum, filmdeki karşılıklı sahnelerinin ayrı ayrı çekildiği söylenir. Tabii sahnede gözüktükleri sahnelerin sürelerinin salisesi salisesine eşit olduğu da eklenir bu efsaneye. Hiç kontrol edesim yok. Söylenmeye devam etsin, sinema efsaneleri iyidir :)

Banka çıkışındaki çatışma sahnesi 13 dakika sürüyor. Tuttum :) Ve sinema tarihinin en iyi ve uzun çatışma sahnesi olduğu yönündeki genel kanıya sonuna kadar katılıyorum. Ayrıca iki devin karşılıklı oynadığı kafe sahnesini de bir yerlere not almak lazım. Kelime kelime muhteşem bir diyalog kurgusu var bu sahnenin. 6 ünlü Hollywood senaristinin yazdığı söyleniyor bu sahneyi de. Onu da araştırmadım derinlemesine. Bkz yukarı; sinema efsaneleri iyidir :)

Neyse efendim. Sinema tarihi açısından mühim bir film. Karakterlerin bu kadar çelişkili olduğu çok az film vardır. İyi kimdi sahi ya?

Heat (1995) 8 / 10



Kısa yorumlar yaptığımdan ve bu film kısa yorumu kaldırmayacağından hemen girişeyim olaya. Tarafsız olduğunu iddia etmeye yeltenen, bu iddiasını desteklemek için gerçeklikten kopmayı kolaylıkla göze alabilmiş ve yaşanmış bir olayı anlatma niyetini misyonerlikle bezemiş bir filmle karşı karşıyayız.

Geçtiğimiz senenin açık ara dikkat çeken filmlerinden biriydi Des hommes et des dieux (Tanrılar ve İnsanlar/Of Gods and Men). İlk paragrafta söylediklerime rağmen bu dikkat çekmişliğini hak ettiğini düşünüyorum. Zira film söylemiyle sınıfta kalırken, sinematografisiyle bırakın sınıfı geçmeyi, yıldızlı pekiyiler alıyor. Yakın çekimlerdeki ustalık gözlerden kaçamayacak kadar başarılı. Karakterlerin ruh hallerini yüreğimize yüreğimize kazıyan yüz mimiklerini, bu kadar başarılı bir şekilde perdeye yansıtmak hiç kolay bir şey değil. Sırf bu yüzden filme uzanan dillere dikkatli olmalarını salık veririm.

Fransa'nın Afrika'daki varlığıyla ilgili yakın ve orta-uzak bilginiz yoksa filmden, filmi yapanların söylemlerine dair pozitif bir şekilde etkileneceğinize garanti verebilirim. Zira filmimize ismini veren keşişlerimiz tam anlamıyla Havariler v2010.0 havasındalar. Yardan ve birçok şeyden geçmişler. Üstüne hızlarını kesememişler serden de geçmişler. Ve tam manasıyla havari olup çıkmışlar. Hani tarihten bir haber olsak, Fransa'nın Afrika'da yaptıklarını bilmesek, oradaki misyonerlerin Fransa'nın ajanlığını yaptığına dair bilgiler-belgeler edinmesek anlayacağım ve belki de inanacağım ama olmamış böyle. İnandırıcılık özelliği yerlerde filmin.

Neyse çok su kaldırır bu film. Teknik yönüne yaptığım övgülerin arkasında kararlı bir şekilde olduğumu yine vurgulayarak hakkını da yemeden puanımızı verelim. Film gerçekten de kaliteli ve dolu.

Des hommes et des dieux (2010) 7 / 10



Hikayesiyle ayakta duran, eleştirel kara mizahıyla vuran bir film Filantropica. Romanya'nın aslında ne kadar Türkiye'ye, Türkiye'nin de aslında ne kadar dünyaya benzediğinin 110 dakikalık bir resmi. Ülkelerden ziyade insan doğasının benzerliğini gözler önüne sermesi açısından bir hayli önemli bir film.

Hafif bir Namuslu havası seziliyor filmde. Ama hikayesi gerçekten daha kayda değer ve senaryosu bir Balkan filminden beklenmeyecek cinste zeki. Kurgusunun da başarısı ekleniyor bunlara ve ortaya izlenesi bir film çıkıyor.

Filmin ismi de anlattığı hikayeyle muhteşem uymuş. Yazan ve çizenler oldukça zeki ve komik insanlar diyebilirim. Sadece ucuz göndermelere yaslanmayan komediler her zaman bulunmuyor.

Oyunculuklar ve dekor olarak türdeşlerinden biraz geride bile sayılabilir ama içerik olarak hatırı sayılır bir film. Bir şans vermek lazım.

Filantropica (2002) 6+ / 10
Devamını Oku
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...