Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ocak 2014 Pazar

Ficciones - Jorge Luis Borges / Düşün Bittiği Noktanın Ötesine Dair


Ficciones Hayaller ve Hikayeler, Jorge Luis Borges, İletişim Yayınevi, 1. Baskı 2013 İstanbul, Çevirenler; Fatih Özgüven ve Tomris Uyar, 203 Sayfa


Çok güzel cümle kurabilenlerle çok sağlam fikir serdedenlerin rekabeti gibidir edebiyat tarihi. Bu ulvi tarihte an gelir bir yazar, neredeyse hiçbir şey demeden muazzama yakın bir metin yazar. Kendi yarattığı güzelliğin ramı olur ve yazar da yazar. Yazma şehveti de denilebilir buna. İllaki bir şeyler söylüyordur ama hayatın akışına etki edecek kadar elle tutulur değildir. Ve ortaya çıkan şeyin estetiği hatırı sayılır bir etki yaratır, kendisini su götürmez şekilde kabul ettirir. Belki daha çok da sevdirir. Tersi durumlar da mevcuttur. Gayet düz denilebilecek bir üslupla, hayatı kökten değiştirecek şeyler söylenir bazen de.

Devamını Oku

18 Eylül 2013 Çarşamba

Tutunamayanlar - Oğuz Atay / Disconnectus Erectusgiller


Tutunamayanlar, Oğuz Atay, İletişim Yayınevi, 60. Baskı 2013, 724 Sayfa

Edebiyatta "köşe taşı eserler" kavramının -içrek anlam bağlamı açısından- paradox olduğunu hissediyorum. Olmamalı gibi geliyor böyle bir şey. Olursa edebiyat, edebiyatlıktan çıkarmış gibi geliyor. Sanki daha basit, daha bayağı bir şey haline gelirmiş gibi geliyor. Gönlüm razı olmuyor. Ama...

Devamını Oku

28 Haziran 2013 Cuma

Huzur - Ahmet Hamdi Tanpınar


Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar, Dergah Yayınları, 19. Baskı Aralık 2011, 419 Sayfa

Birkaç yazar var, sadece (edebi) kalemleriyle tartılmaları tek kelimeyle haksızlık. Kelamları es geçilmemeli. Hayata dair gözlemleri çok mühim. Varoluşunu böylesine gerçekleştirmiş insanlarla aynı dille birebir aynı frekansta buluşmak tam anlamıyla şükür sebebi. Ahmet Hamdi Tanpınar kesinlikle bunlardan (ama çok leziz meyve vermişlerinden) biri.

Devamını Oku

23 Mayıs 2013 Perşembe

Mavi Lale - Nazan Bekiroğlu



Nazan Bekiroğlu'nun -o kendine -gerçekten- özgü- üslubu üzerine az biraz kafa yoran okurlar için mühim bir çalışma kendileri. Yazarın daha sonradan iyice oturacak olan "imla ile daha başka diyarlarda hemhal olan fikir" şeklinde ifade edilebilecek üslubunun sancıları seziliyor bangır bangır. Zira kısa yazılardan oluşan kitap, yer yer incelemelerle sekteye uğrarken ilgili mevzu açısından, yer yer içrek denemelerle hedefi tutturuyor en yürek istikametinden.

Bu buram buram zerk edilmiş ezoterizm fark edilmeyecek gibi değil;
yine derinlemesine yollara salık veren motifler...
yine bu motiflere yakışır bilişsel yolculuklara yazarca uğurlanışlar...
yine bu uğurlanışlarda arkanızdan kovalar yerine gözlerden dökülen mailer/umutlar/dualar...

On altıncı yüzyıldan kalmış bir çinideki imzanın modern yaşamda, su dolu bir bardak içindeki yağ zerresi garipliğini yaşıyormuşsunuz da, bu gariplikle yazdıklarınızı anca sizin gibiler anlıyormuş'un kitabı Mavi Lale. Mavi ve Lale bir kitap; Kitap'a olurken yanında Kalem ve (en Mor'undan) Mürekkep'e Andolunan dolayından...

Genel bağlamda kitabın esas fikrini soyutlaştıran bölümlerin bile esas fikre destek vermesi durumu bu çalışmada da var. Değil mi ki motif lale; terslikler de dahil!

Hasılı okuması az-biraz zor olsa da, yüreği cins çalışanlar için kaçırılmaması gerekenlerden. Diğer Nazan Bekiroğlu kitapları gibi.

Yazana, yazanın yüreğine/eline/emeğine/gözlerine/pazar sabahı evdekiler yerine uğraştığı çiçeklerine sağlık...

Not: Elektrik kesintisinden sonra kaybedilen esas yazıyla peydah olan hayal kırıklığına rağmen, sevilen kitabın 3-5 kelime de olsa yorumsuz kalmaması adına yazıldı. Ve gerçekten kitaba dair yazıldı. Ömür olursa gelir inşaAllah daha layık uzunluktaki yorum da...

Eşe dosta merhaba.
Devamını Oku

5 Ekim 2012 Cuma

Uçuş Denemeleri - İbrahim Tenekeci



Şairler (sadece) şiir yazsınlar derim genelde. Mümkünse edebiyattan başka mevzulara eğilmesinler vs...

Çok bencil ve ayakları yere basmayan bir istektir bu. Farkındayım ama genel eğilim o ki, güzelim şiirler kirleniyor tersi durumlarda. En iyi ihtimalle, çiziliyorlar... Kalem insanlaşıyor (ise), şiir sıradanlaşıyor...

Gidip İbrahim Tenekeci'yi bu yaraya ilaç gibi göstermeyeceğim ama sanki o dolaylardan bir çalışma Uçuş Denemeleri; çok dingin, serbest, rahatlatıcı, evhamdan uzak, (belki gerçek tevazuyu da ekleriz bunlara).

Hayat bazen soyutlaşmalı... beklentisi oluşuyor insanda. Ara ara bende oluşur en azından. Yadsınamaz gerçekliğe bir gider midir bu, yoksa kişinin kendi yalınlığına duyduğu tiksinti mi? Bilemiyorum. Ama var böyle bir şey. Hatta hayata dair karşılaştığımız tüm insani çıkmazların yegane sebebi budur sanıyorum.

Belki fazla sanıyorum..? Dert anlaşıldı sanırım. Son sanış olsun şimdilik. Nokta zamanı.

Kitap güzel. Fazlasıyla sevdim. En azından ismi vurgulu geçsin istedim. Okuyoruz (kitapları), sadece ismen yazıyoruz, bazılarına ayıp oluyor. Uçuş Denemeleri'ne bari yapmayalım dedim. Hem uzun aramızı da bitirmiş olalım; kısa yorumla...

Soyutluğu kabullenmişlere Selam(!) olsun. İbrahim Abi'yi tanıyanlar göreve!
Devamını Oku

9 Temmuz 2012 Pazartesi

... Ve Kitaplar Sahiplerini Buldu 2


Evet, talihli arkadaşlar belli oldu. Hediye eden arkadaşın cebine sağlık diyerek sonuçları açıklayalım.

3 serimiz vardı. İlk serimizin talihlileri;
Devamını Oku

18 Haziran 2012 Pazartesi

Çekiliş; (çok kitap var isim yazmaya uğraşmayalım şimdi :) )

Büyük boyut için tıklayınız

Son okuduğum Ya Tahammül Ya Sefer'i ziyadesiyle sevdim. Sevgimin nişanesi olarak da şöyle bir şey yazdım. Okuyanlardan olunuz :)

Kafaya taktığım kitapları hediye etme alışkanlığım bu kitapta da kendini gösterdi. Kitabı çok sevdiğimden sebep çevreme hediye etmeye başladım. Sonra da "neden blogdan da vermiyorum" dedim. Hak verdim tabii kendime. Mantıklı önermeleri kaçırmamakta iyiyimdir :)

Devamını Oku

9 Haziran 2012 Cumartesi

Ya Tahammül Ya Sefer | "Ah"lara Dair...


Bir yazıya niyetleniliyor. Tembellik hakim. Ama "sabahı beklemeyiniz dostum, geceden yola çıkınız" gibi bir şey çınlıyor kulakta. Çını durmuyor. Geceden başlanıyor yazıya. Önce fikren fokurdanıyor bir şeyler. Yadsınamaz bir tereddüt var; söyleneceklerin, söylenmesi gerekenlerden/söylenmek istenenlerden farklı olma ihtimaliyle peydahlanan.

İlgili mesele ağır. Öyle hemen iki satır karalayıp altından kalkılamayacak cinsten. Kişilerden bağımsız, kişiliklerden gayri. Tüm ruhlara üflenmiş ataletin izdüşümleri kadar acı.

Bir kitap okunuyor. Bir şey canlanıyor; daha önce bırakın ölmeye yüz tutmayı, gözlerini hiç mi hiç yummayan.

--

Ön ara.

Kitabın ismi Ya Tahammül Ya Sefer, büyük şeyler fısıldıyor kulağına bir gencin. Uzun zamandır okumak istiyor bu yüzden. Nasip olmuyor. Zaten fazla da "oku"muyor. Ama istiyor. Ara sıra daha istiyor. Sonunda okuyor. Tokat yiyor. "Keşke daha önce okusaydım" diyor. Aradaki açığı kapatmak için çareyi yorum yazmakta buluyor.

Bir isteği var ama; bu yazıyı okuyacak olanlar hızlı okumasalar keşke. Yavaş yavaş okuyup sindirilsin, iyice hızlanan dünyaya eleştiri olsun istiyor. Mananın geri plana düştüğü, zamanın bu en nasipsiz dilimlerinden birine eleştirisiz kalmak istemiyor. Eleştirisiz alınmış nefse itiraz ediyor.

Yazıya geçiyor.

--

Davayla büyümüşsünüz. Davalı olmuşsunuz. Aslen sizin olmayan bir dava; konusu meçhul. Elinizde bulmuşsunuz. İnkar etmemişsiniz. Ama bu nedir diye araştırmamışsınız. Katkınız yok, bir tuğla dahi koymamışsınız. Sahiplenmişsiniz ama. Dava davalıktan çıkmış, kimliğiniz olmuş. Bu yüzden davanın asıl sahibinden bile daha fazla sahiplenmişsiniz. Kurduğunuz aidiyet aklınızı-fikrinizi-gözünüzü kör etmiş.

Aidiyet... Her ne kadar varlığın epistemolojisine dair gibi görünse de esasen ontolojisine dair olduğunu, fersah fersah uzaklardan da olsa, avaz avaz bağırıyor. Yoruluyor bazen. Yılmıyor ama. Belki en büyük davalı bu yüzden aidiyetin kendisi oluyor. Nasılsa "... istemeseler de .... nurunu tamamlayacaktır."

Böyle inanmış genç. Davanın içine doğmuş. Ailesel değil; ontolojik. Bu yüzden aksiyon kavramını sahiplenmiş öteden beri. Davalı ya nasılsa, başka hangi kavram tatmin eder bünyeyi!

Aksiyonla yaşıyor. Buraya kadar her şey güzel. Ama hayat uzun (belki de kısa). Çağın gerçeklerine bigane değil. Parayla döndüğünü biliyor içinde yaşadığı zamanın. Bu aralar zaman bile parayla dönüyor; geceye doğan güneş, şehrin ışıklarından görülmüyor!

Siyasetten de uzak yaşıyor. Siyaset kirli şey. Ama gerekliler de. Eline alırsa parayı, kendisinin biraz da siyasetin eline geçeceğini biliyor. İkisinden de uzak yaşıyor. Yakın yaşayanları ayıplamıyor. Hakk denilenin zor şey olduğunu biliyor!

Ama görüyor; kendi gibi yaşayanlar az. İşin kötüsü, daha da azalıyorlar. Aramaktan vazgeçmiş bu "az"ları. Az kalmayı kabulleniyor. Yokluğa yaklaştığını anlatan ecele sığınıyor. "Davayı sımsıkı tutmaya devam" diyor, "acaba, davaya sımsıkı tutunmaya devam, mı deseydim" diye aklından geçirerek. Son yazdığı cümleyi beğeniyor. Beğenmek nefsine ağır geliyor. Silmeyi düşünüyor. Ama nefse ağır gelenlerin bazen asıl nefis terbiyesi olduğunu hissediyor. Kadere bırakıyor. Silmiyor...

Kitabı okumuş. Etkilenmiş. Kendisinin çelişkilerini görmüş her sayfada. Karakterleri tartmış. Hani "az"ya, kendisiyle özdeş kurmaya çalışıyor aklınca. Kerim'e odaklanıyor önce. Ama en meçhul karakteri yakıştıramıyor kendine. İlhan'a sulanıyor. Ama o da ihaneti hatırlatıyor. "Veysel mi? O hiç olmaz" diyor. Murat'a zaten dokunmuyor. Kaybedenlerle işi olmaz!

Kendisiyle gurur mu duyması gerekiyor kitabın sonunda? Bilemiyor. Okuduğu yeni bir şey değildi, yeni şeyler yoktu ama şaşkın yine de. Hala şaşırabildiğine seviniyor. İçinde bir yerlerde davanın gümbür gümbür yaşadığına kanıt sayıyor bunu. Sevinmekten utanmıyor.

Asım'ın nesli... Dilinde hep. Ama artık siyaset kokuyor. Siyasetle işi olmaz. Önceki gibi dilinde değil. Keşke siyaset karışmasa her şeye. En azından kutsallara. Sevdiği siyasetçilere kızıyor bazen bu yüzden. Kendi kutsallarını, sevdiği insanların siyasetle kirlenen ağızlarından duymak istemiyor. Biraz daha kızıyor zaman içinde. Bu kızgınlık hayra alamet değil. Kaygılanıyor.

Kitapta da geçiyor Asım'ın nesli. Bolca ironik şekilde hem. Siyasetçe kirlenmemiş okuduğu kalem. Bu geçişe o yüzden kızmıyor. Kaygılanmıyor bu sefer. Kitapla özdeş durumda. Seviniyor. Bunlar hayra alamet, biliyor.

İronik dedi yukarıda. Fark edilsin istiyor. Bir daha dönüyor aynı konuya. Bu sefer daha vurgulu yazıyor; İronik! Asım'ın nesli var, Asım var, bir de asımlar var. A'ları küçülmüşler var. A'lar küçülmesin istiyor. Ama dünyada "az"alanlar diye bir şey var. Biliyor. Kadere bırakıyor. En azından Ya Tahammül Ya Sefer var. Tahammül ediyor. Sefer'i cepte bekletiyor...

“Asım’ın nesli diyordum ya nesilmiş gerçek. İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek!” Akif'e bir daha hayran oluyor, Akifler'e de oluyor. Akif'i hatırlatıyorlar. Akif'i gerçekten hatırlatanlara daha bir hayran oluyor. Şiirle alakaları varsa tadlarından yenmez hale geliyorlar. Hepsiyle tanışmak istiyor. Abarttığını düşünüyor. Kesiyor.

"Namusumuzu çiğnetmeyecek mi? Yoksa parayı ilk bulduğunda, diğer tüm eski davalılar gibi jeeplere mi doluşacak, lüks semtlere mi taşınacak? Müteahhitliği dava gereği bir şey gibi görmeye mi başlayacak? Vermeyi unutacak mı? Vefa, unutulan, eskide kalan hoş bir kelime mi olacak? Asım'ın nesli diye yola çıkanlar, acaba böyle olmaya devam mı edecekler?" Sorular bitmiyor zihninde. Bitsin istiyor. En azından tüm bu sorulara içinden gele gele "hayırrrr" demek istiyor.

Terk edilen cepheler diye bir şey var öteden beri dilinde. Davayı böyle tanımlıyor. "Aidiyet, biraz da terk edilmeyen/edilemeyen cephelerdir" diyor yakın çevresine. Kaçı anlıyor bunu, bilmiyor. Anlatmaya, söylemeye, tekrarlamaya devam ediyor. Tekrarı pek sevmiyor. Ama bazı tekrarları farz gibi algılıyor. Bu tekrarı önemsiyor. Bir daha yazıyor; aidiyet, biraz da terk edilmeyen/edilemeyen cephelerdir.

Terk edilen cepheleri hala önemsiyor. Önemsensin istiyor. "Artık soframıza melekler inmiyor" demek istemiyorsanız terk etmeyin, diyor. Terk etmeyin cephenizi. Cepheler kalpteki vatanlardır. Kalplerin de surları vardır. Kale içleri... mahremleri...

"Siz davanın yılmaz erlerisiniz, bu dava sizlerin omuzlarınızda yükselecek" diyen Murat abiyi hatırlıyor. Demin "kaybeden" dediği Murat abisini. Utanmıyor. Ciddi değildi. İroni yapmıştı. "Murat abiye kurban olsun kazananlar" diyor. Bu yolda kazanandır kaybeden...

Dava delisi Kerimler'i hatırlıyor. Nedense yarsıyamıyor. Sadece kutsal bir saygı duyuyor. Kerimler'i seviyor. Onlardan biriyle tanışmak istiyor. Tanıyan varsa kendisiyle irtibata geçsin istiyor. Kerimler'in çayından içmek istiyor. Ciddi diyor. Lütfen diyor. Kerimler'i tanıyan varsa, haber versin istiyor.

İlhan'ı anmayacak yazıda. İsmen geçirecek sadece. Çünkü İlhan arada. İlhanlar'ın ortak özelliğidir arada kalmışlık. Yoklukta vaha, varlıkta çoraktırlar. Yine de İlhanlar hep olsun, diyor genç. İlhanlar'ın sayısı artıyor, kendisi "az"alırken. "Yine de çoğalsın İlhanlar, yokluktayız nasılsa" diyor, "yokluktayız!"

İğneyi de çuvaldızı da kendisine batırmayı düşünüyor genç. İlhanlar'a kıyamıyor. İlhanlar'ın babalarına da kıyamıyor. İlhanlar'ın babalarının ismini bilerek kullanmıyor. İronik bir isim. İroniyi yazıya geçiremeyeceğini biliyor. Dikkat edilsin istiyor. Son kez vurguluyor. Bu bahsi burada kapıyor.

Alıntı yapmayı aslında sevmiyor. Ama yazının da bitmesi gerekiyor. Alıntıyla bitirmek daha cazip geliyor;
"Veysel son sözlerini utana-sıkıla söylüyor, neredeyse kulağıma fısıldıyor: önümüzdeki seçimlerde muhtemelen aday olacağım.
Gülümsüyorum. Rahatlıyor."

Böyle bitirmeye gönlü izin vermiyor. "Rahatlamayın. Rahatlamak isteyenlerden, rahatlamak için lafa başlayanlardan olmayın" diyor. Her rahatlamanın aynı olmadığını görüyor. Sözün, mananın küçük bir cüz'ü olduğunu bir kere daha fark ediyor.

Mustafa Kutlu'ya da "kalemle yazmayı öğreten"e şükrediyor.

Yazıya konu olan kitabı herkes 'O'kusun istiyor. Okunması için elinden bir şey gelirse yapmayı düşünüyor..!
Devamını Oku

30 Mart 2012 Cuma

Suskunlar - İhsan Oktay Anar


İhsan Oktay Anar'ı tanımayan yoktur sanırım. 1995'te Türk romancılığına farklı bir soluk katmasından hasıl, pek çok okur tarafından övgülere mazhar olmuş güzel bir abimizdir. Övgülerini bazen abartanları da görebilirsiniz çevrenizde. Henüz görmemişseniz bekleyin, illa günün birine peydah olacaklardır. Hemen susturmaya çalışmayın onları, anlamaya çalışın. Zira abi gerçekten hak ediyor! Benim de, felsefeci oluşundan sebep ayrı bir sempatim vardır Anar'a. Kendimi tutamazsam ben de biraz abartabilirim, önceden uyarmış olalım :)

Devamını Oku

28 Mart 2012 Çarşamba

İlk Kerbela Romanı; Aşkın Şehidi - Ahmet Turgut


Aslında yorum yazmak istemiyordum bu kitaba. O kadar ağır ki üzerinde durduğu konu, ne yazsam ne söylesem olmayacak. Ama bundan böyle, en azından okunmak istenen kitapla ilgili sadece kitabı pazarlamak amacıyla yazılmış, kitapla ilgisi olmayan 3-4 satırdan ziyade kitabı okuyan birinin dilinden yazılmış bir şeyler okumak isteyenler olur diyerekten, okuduğum kitaplara az da olsa bir şeyler yazacağım. Bu misyona Aşkın Şehidi ile besmele çekmiş olalım :)

Devamını Oku

18 Mart 2012 Pazar

Katre-i Matem - İskender Pala


İskender Pala'nın romanlarına nedense öyle pek bi' ısınamadım ben. Halbuki kendisini severim. Tanışmamız (yazarlığıyla) eskilere dayanır ama o ilk başlardaki sempatisini koruyamadı nazarımda. Güzel güzel araştırmalar yapardı önceden; Osmanlı deniz tarihine dair, Divan Edebiyatı'na dair incelemeler vs vs... Bu çalışmaları olabildiğince akademik ve bir o kadar da yaratıcılıktan uzaktı. Ama güzel şerhler ve uzaktaki edebi tarihimizle, daha doğrusu uzaklaştırılmış edebi tarihimizle bizleri buluşturuyordu. Piştiğine(!) karar verdi ki, sonradan roman türüne evriltti yazım olayını.

Devamını Oku

11 Şubat 2012 Cumartesi

... Ve Kitaplar Sahiplerini Buldu

Blogun 500. gününden sebep tertip edilmiş kitap çekilişimizin talihlileri belli oldu. Çekilişi wmaraci.com un ilgili uygulaması aracılığıyla yaptım. Bu tip çekiliş yapanlara öneririm. random.org dan çok daha kullanışlı.
Devamını Oku

6 Şubat 2012 Pazartesi

Bağdat Fragmanı - Yıldız Ramazanoğlu | Kitap

2011'de Neler Okumuşum? başlığıyla yeni formata niyet ettiğimi söylemiştim. Arayı açmadan 2012 kitaplarına ufaktan yorumlar yapalım. Gerçi Ocak ayı geçti ama Şubat'tan itibaren devam ederim diye umuyorum. Geçelim başlıktaki kitaba;
Devamını Oku

28 Ocak 2012 Cumartesi

500. Gün Kitap Çekilişi

Blog vasıtasıyla tanıştığımız ve iyice kaynaştığımız bir arkadaşla görüştük bugün. Görüşmeyeli aylar geçmesine rağmen daha selamlaşmadan -ceee tadında- "500. günün hayırlı olsun" gibilerinden bir şey söyleyip güzel bir kitap seti hediye etti bendenize. Anlamadım ilkin. "Ne 500'ü, ne hayırlısı" derken, bloğun 500. günü olduğunu söyleyip bu meraktan kurtardı sağ olsun hemen :)
Devamını Oku

14 Ocak 2012 Cumartesi

Mor Mürekkep - Nazan Bekiroğlu

Nazan Bekiroğlu'nun bir başka enfes kitabı. Bundan önce okuduğum kitapları roman ve hikaye üzerineydi. Denemelerini çok merak etmekteydim. Zira romanları ve hikayeleri, klasik masal anlatımından ziyade deneme havasında yazılmışlardı. -Haliyle- denemelerinin, normal denemelerden -hadi ortalama denemelerden diyelim- daha derin olacağı aşikardı. Bu tahmin edilen aşikarlık, boyut atlamış bir şekilde ispat olundu nazarımda.

9 denemelik 'Hayat ve Kelimeler', yine 9 denemelik 'Eşik', 35 denemelik 'Yol Arkadaşım', 12 denemelik Hüsn-ü Talil ve de 2 denemelik 'Senin İçin' bölümlerinden oluşmakta kitap. Her bölüm ayrı ayrı 'mühim kıymetler' serencamı tadında ve en sevdiğim denemeler tüm bölümlere paylanmış durumda. Kitabı bölemedim hasılı. Her bölüm ayrı güzel, ayrı vurucu, ayrı tadlı (tada sahip (: ).

Çok şey denir de Nazan Bekiroğlu'na, hiçbiri yetmez. Derinliğinin anlaşılmadığıyla ilgili çok şedit algılarım mevcut. İçerikten bağımsız artıları da var hem. Diğer pek çok yazar(!) gibi, yaptığı alıntıları gizlemekten heder olacağına, yazıya müthiş yedirmesinin yanında göğsünü gere gere belli ediyor. Ne kadar kirlenmişiz ki, belirtilen alıntılara methiyeler düzüyoruz! Basit ahlaki kuralların yerine getirilmesinin bu şekilde övülmesi pek hayra alamet değil!

Ayda 1, bilemedin 2 ayda 1, hadi en bilemedin 3 ayda 1 Nazan Bekiroğlu okumak bünyeye oldukça iyi geliyor. Söylemiş olalım smile.gif Hazin(!)seniz durmayın zaten...
Devamını Oku

12 Ağustos 2011 Cuma

İsimle Ateş Arasında - Kulun, Cellat Olması...

Hani bazı insanlar vardır, tanışmamanıza rağmen her zaman yakın bulmuşsunuzdur kendinize. Garip bir sıcaklık hissedersiniz onlara karşı. Sonra gün gelir tanışırsınız veya tanışıyorsanız da aynel yakine taşırsınız bu tanışıklığınızı ve önceden hissettiğiniz o sıcaklığın ne kadar yerinde bir duygu olduğuna kanaat getirirsiniz.

Bu tanışma, her zaman cismani bir yakınlığı ifade etmez. Devamlı mahallenizde gördüğünüz ama hakkında hiç malumatınız olmadığı biriyle alakasız bir yerde girişilen derin bir muhabbet de sağlayabilir bu tanışıklığı, o güne kadar sadece bir tanecik köşe yazısını okuduğunuz bir yazarın romanını okumak da...

Nazan Bekiroğlu tam da bunu yaşattı bendenize. Ya da bunu yaşatan son kişi diyelim kendisine. 2 sene kadar önce gazeteye yazdığı bir yazısını okumak dışında yazdığı şeylerle hiç alakası olmayan ama aynı zamanda her zaman çokça sempati besleyen ben, sonunda İsimle Ateş Arasında isimli kitabını okudum bu ablanın. Ve Nazan Bekiroğlu'nun eserlerini okumak için erteleyerek geçirdiğim zamana en kallavisinden sövme niyetini kursağıma kadar hissettim. Hani ikinci bir Elif Şafak vak'ası diyebilirim kolaylıkla. İkinci derken kronolojik olarak, yoksa Elif Şafak'tan daha daha vurdu Nazan abla. Kelimelerle oynayışına mı değinsem, aynı konu hakkında yıllarca sıkmadan yazabileceğine inandıran uslübuna mı bilemiyorum...

Çok samimi söylüyorum, kitap üzerine ne dense az kalır. Tarih var ama tarih değil... Aşk var ama nasıl aşk..? Yeniçeri ordusu üzerine -belki de- yazılmış olan en güzel metindir, İsimle Ateş Arasında. İnanılmaz akıcı ve vurucu... Kitap bittiğinde yapmak istediğiniz tek şey, biraz zaman geçmesini dilemek ve sonrasında yeniden okumak olacak zannımca. Zira kitap, "her roman yeni bir türdür" şiarını kabul ettirmek için şakaklara dayanan gül kokulu bir gönül silahı! Az okuyan biri olmamdan da kaynaklanabilir tabii, ama inanılmaz farklı ve tatlı geldi bana.

Nazan Bekiroğlu'nun dilini övmek bana kalmış mıdır bilmiyorum ama gönlünü övmeden duramayacağımı biliyorum. Yok böyle bir hüzün ehli... Okurken resmen üzülüyorsunuz. Ama kederden bağımsız bir hüzün bu; İçinde ümidi olan, neşesi bol bir hüzün... Hani müptela olunacak cinsten bir duygudan bahsediyorum. Modern yaşamın insan psikolojisine dayattığı "gül! kahkaha at! daha daha gül! olum ölecen nasılsa vur hayatın dibine! olsun gülmek istemesen bile mutlu görün! algı her şeydir, millet seni mutlu sansın yeter!!!" tipli, imajın her şey olduğunu, mananın o kadar da önemli olmadığını alttan alta avaz avaz fısıldadığı vesveselerine meydan okuyan bir hüzünden bahsediyorum. Belki, biz insanları(!) hayvanlardan ayıran bir duygu-dan, velhasıl...

Bu sefer uzatmayacağım, bu kitabı okuyun abiler-ablalar. Ben okuduktan sonra bildim ki, kağıdı tutuşturan kalemmiş. Hayatı anlamlı kılan kelimeler, kavramlar ve dahi isimler hep bu dumandan yükselirmiş! Okuyun ve en azından sizde neler çağrıştırdığını az da olsa ifade ediverin oraya buraya...
Devamını Oku

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Bağdat'ta Ölüm: Hallac-ı Mansur - Kitap Üzerine

5 sene olmuş, 5 koca yıl...

Tüm hayatım boyunca en fazla 8-9 kitap bitirmiş olmamdan hasıl olan utanma duygusu, her pazartesi rejime başlamaya niyet eden teyzeler gibi, her yeni doğan güneşle düzenli kitap okumaya niyet etmemi sağlıyordu. Tabii o teyzeler gibi ben de bir hayli mahirdim bu koyulan hedeflere riayet etmemekte. Hatta bir ara öyle ustalaştım ki bu konuda, artık kitap okumaya başlamayı bile aklıma getirmiyordum*. İşte tam böyle bir zamanda kazanılmış üniversitenin verdiği gazla, yine yeniden bu "pazartesi sendromu"m hortlamıştı. Tam da bunun üstüne, okula kayıt olmaya gittiğimde okulun önüne açılan kitap sergisini görmüştüm. Tabii durur mu deli gönül..?

Evet, durmadı! Durmadığı gibi bir hayli de hızlı girişti işe. Okula yeni başlamanın verdiği ekonomik zafiyet yetmezmiş gibi bir de 4 ay boyunca kitap taksiti ödemiştim**. İşte bu güzel anımın meyvelerindendir şu başlığa ismini veren kitap.

Tabii hal böyle olunca diğer sözde başlamalarımdan biraz farklı olmuştu süreç. Gerçekten de başlamıştım okumaya. Ama nasıl bir antiokuma neferiysem, tüm bunlar sayesinde bile sadece 80 sayfa okuyabilmiştim. Bırakış o bırakış...

Ve geçen hafta, artık okuma zamanı geldi diyerek aldım kitabı elime.

Öncelikle fazla bir yorum yapmayacağımı söyleyeyim bu sefer. Zira Hallac-ı Mansur biraz farklı tiplerdendir, kendimi yakın hissettiğim tarihi şahsiyetlerdendir. Eğer kişiliğiyle ilgili bir şeyler söylersem kitap güme gider.

Yaşadığı dönem itibariyle linç edildiği için hakkında sağlam kaynak olmadığına inanıyorum Hallac'ın. Nasıl olsun ki? İçinde yaşadığımız teknoloji çağı devletlerinin bile yakın geçmişleriyle ilgili yazılmış resmi tarihlerin ne kadar çarpıtılmışçasına yazıldığı çıkıyor her gün her hafta. Garibim 10. yüzyıl ortaçağı, nasıl objektif devlet tarihi yazsın!?

Onun içindir ki Hallac-ı Mansur hakkında okuyacağım her şeye, aslında doğru olmama ihtimallerinin ne kadar yüksek oldukları önkoşuluyla başlarım her defasında. Bu kitaba da öyle başladım nitekim. Gerçi bu sefer o kadar da zorlanmadım bu çabamda. Zira yazar sağolsun öyle bir kişilik çıkartmış ki ortaya, sanırsın melek. İnsanların Hallac'ın başındaki haleleri*** görmemeleri neredeyse imkansız yani, o derece :) Öyle bir adam yaşasa o dönemde bırak katledilmeyi baştacı edilirdi velhasıl.

Tabii eğer yazarı tanıyorsanız, nasıl bir beyin yapısına sahip olduğunu biliyorsanız bunlar çok da garip gelmiyor size. Hele bir de bu fikir yapısının, Orta Doğu coğrafyasını istedikleri gibi şekillendirme emellerini, bitmek bilmeyen çabalarıyla her daim yaşatan o kahrolasıca ekonomi-din politikasının fikri altyapısını oluşturduğunun farkındaysanız, her şey yerli yerine oturuyor.

21 yüzyıl İran'ıyla, 10. yüzyıl İran'ını gram farksız resmeden bir yazar, kusura bakmasın ama bunları duyar benden. Duymalı da. Tamam hani "siz kötüsünüz, pissiniz, barbarsınız, hani sizin o inandığınız din var ya feci feci, ııyyyy. Hayvanlara anlatsan, inanmaz beaa. Bırakın bırakın o dini siz" demek istiyorsun anlıyoruz da, abi biraz sakin ya. En azından ima eder insan. Ne bu şiddet ne bu celal hacım? Yetmedi mi asırlardır dökülen kan? Sanattan ne istersin breee adam?****

Neyse efendim, işte öyle işgüzar bir yazarımız var karşımızda. Belli ki bazılarının çok hoşuna gitmiştir bu çaba. Elimde tam da yazara göre bir şiir şerhi var, benden ona gelsin; İyi Adama Bir İki Soru. Ah Wolfgang'ım ah Günter'im ah Lerch'im :)

Kitaba dair şöyle de bir arka kapak yazımız var;
Adamın çaresiz bir şekilde oynattığı kolunun ucundaki korkunç yaranın çürümeye başladığı açıkça belliydi. Fakat bu kanlı et yığını tüm işkencelere rağmen insanlığından bir şey yitirmemişti. Çarmıhın önünde duran bir cellat, işkence gören adamın vücuduna iki çivi daha çakmakla meşguldü.

Çekici indirdiği anda adamın vücudundan fışkıran kan sütunu geniş bir kavis çizerek meydanı kaplayan tozların arasına karışıyordu. Fakat kurban kahkahalar atarak öyle bir gülüyordu ki, yanaklarından aşağı yaşlar süzülüyordu. bunun sebebi çektiği şiddetli acı olabilr miydi?

Rüstem Efendi'nin sesi duyuldu: "Bu alem el-Hallac."

Haşiyecikler:
* Kabul et güzel espri :)
** Abi gaza gelmişsin bir anını anlatıyorsun. Şöyle ağız tadıyla "o zamanın parasıyla ne paralar ödedim beaa" diyemiyorsun :) Eflasyona alışmak mı, eflasyondan kurtulmak mı daha iyi/kötü bilemedim şimdi :)
*** Yazarken aklıma geldi, paylaşayım dedim efendim. Bi de bunun şarkısı vardır; Beyonce-Halo. Dinlerken halkaları gördüğüm olmuştur, daha ne diyim :) 
**** Tabii ki abartıyorum :)
Devamını Oku

22 Haziran 2011 Çarşamba

Geç Kalınmış Bir Gün - Kitap Üzerine


Geçtiğimiz aylarda yayımladığım OKUmaya Başlıyorum yazısını "Üzerine bir şeyler yazmaya değer kitap bitirirsem görüşürüz" cümlesiyle nihayete erdirmişim. Ne yazıkki tembelliğim, tüm baskınlığıyla ruhuma egemen olmuş ve üzerine bir şeyler yazmaya değer olmaktan ziyade üzerine bir şeyler yazılmalıya daha yakın olmalarına rağmen, okuduğum bazı kitaplarla ilgili az da olsa bir şey yazmamışım.

Bu yazıyı yazmama da vesile olan kitap, üzerine yazmam gerektiği halde yazmadığım kitaplardan biri olan Son Gemi'nin yazarı Seyit Nurfethi Erkal'ın bir başka eseri olan Geç Kalınmış Bir Gün. Kaderden kaçılmıyor demekki. Son Gemi'yi okuduktan sonra yakın çevreme fazlasıyla övmeme rağmen, kitap hakkında iki satır da olsa karalamadığım için kendimce sıkılıyordum. Ama zaman her şeyde olduğu gibi bu konuda da unutturucu özelliğini kullanıp, bu sıkılganlık halini tamamen zihnimden atmış. Zararın neresinden dönsek kardır diyorum ama bir taraftan da kendimce kendimi borçlu hissediyorum Seyit abiye karşı. Simaen hiç görmemiş olsam da kendisini çokça sevdim. Hakkı geçtiyse, -yazılarından kolaylıkla anlaşılacağı üzere- sahip olduğu büyük yüreğiyle -inşaAllah- affedeceğini umuyorum.

Bu biraz da herkesi ilgilendirmeyen :) girişten sonra kitaba gelelim. Öncelikle kitabın kapak tasarımına duyduğum hayranlıkla başlayayım. Öyle bir kapakki, son yıllardaki özensiz basılan kitaplar arasında yıldız gibi parlıyor kendileri. Hem ciltli olan kapağı hem de kapağın da üstündeki kaplama ayrı ayrı güzelötesi. Gerçi bu güzelötesi kavramı, kitabı okuyunca daha öte bir hal alıyor. Zira kapakta bulunan, yeşil çimenler ve orman arasındaki kulübe her şeyi fazlasıyla anlatır mahiyette, tabii gören gözlere!

Kitap, roman türünde bir eser. Toplam sayfa sayısı olan 135, roman türüne göre oldukça az gibi gözüküyor en başta. Ama ilerledikçe, nitelik denen şeyin nicelikten her daim daha saygın ve daha göz önünde bulundurulması gereken bir şey olduğu inancınız, bir kere daha ispatlıyor hakklılığını. Kesinlikle ama kesinlikle 135 sayfa olan bu roman, 600-700 sayfa olan diğer birçok romandan çok daha hakikatli. Gerçi romanı okuyan herkeste oluşan duygu sizde de oluşacaktır. İstediği kadar süper olsun yine de 135 sayfa kesmiyor insanı. Neyse ki daha kitaba başlamadan biliyorsunuz ki bu kitap bir üçlemenin sadece ilk adımı. 135 sayfa sonunda sadece bir virgül konulacağından emin olduğunuzdan, naz makamı dışına taşmıyor sayfa sayısının azlığı meselesi.

Romanın en büyük farklılıklarından biri, anlatımcı denen kim/ne olduğu belli olmayan varlığın yokluğu! Roman karşılıklı yazılmış mektuplarla ilerliyor. Kitapla ilgili hiçbir duyumum olmadığından bu durum olabildiğince şaşırttı beni. İlk mektuptan sonra olaya girilecek sanarken, mektupların sonu bir türlü gelmedi. İlk mektuptan sonra da karşılaştığım ikinci mektupla beraber durumun farkına biraz biraz varır gibi olmuştum ve hevesim bir hayli kaçmıştı kitaba karşı. Zira az roman okuyan birisi olarak hiç karşılaşmamıştım bu tür bir romanla. Ama zamanla anlatıcılı romanlardan çok daha etkili yazıldığını farkettim.

Anlatıcı denen şey, şahsımca biraz da reddedilen bir şey esasında. Zira kendisini tanımıyorum. Ne bir edası ne bir kokusu ne de bir karakteri var. Yargılayabileceğim hiçbir özelliği yok bu kardeşin. Hem romanda en baskın varlık hem de ortalarda bir türlü gözükmüyor ne hikmetse. Bu nedenlerle kendileriyle hiçbir zaman sevişmemişizdir. Mektup tarzı ise bu anlatıcı denen şeyin belgisizliğinin belini adeta kırmış. Artık anlatıcı denen şeyi elle tutup gözle görüp hatta hayal gücümüzle bir yere oturtabiliyoruz. En azından bendeki karşılığı bu oldu. Ve bu eserin üçleme halinde yazılmasına belki de en çok bu yüzden seviniyorum şimdi. Farklı olan bu türe devam eden kitaplar da gelecek, daha ne olsun.

Hikayenin konu edindiği neredeyse tüm ana meselelerin, kendi varoluş adımlarımın ana basamakları olmasının yanında bu şekilsel beğeniler tabii ki romanı asıl sevme nedenlerim arasında yer bulamıyor. Üzerine çok şeyler söylenesi olan bu meseleler, romanın üzerine kurulduğu ana kirişler aynı zamanda. Biraz da olsa kaşımak bile spoiler denen illetin buraya da zıplaması anlamına geleceğinden şimdilik es geçiyorum ama bu aralar kesinlikle üzerine bir şeyler yazmak niyetindeyim bu meselelerin. Kaşımadan şöyle isim koymak babında değinmeden de geçmeyelim ama. Öncelikle hikayenin en ama en vurucu noktalarından birisi inziva meselesi. Bendeniz için hayati derece önemi olan bu konunun, romana renk veren en koyu ton olması ayrı bir güzellik.

İnziva üzerine her insanın düşünmesi gerekli. Bu denli de pervasızca reçete veriyorum. O derece önemli. Tarih boyunca hangi olaya baksam inzivayı görmüş biri olarak bunu söylerken hiç rahatsızlık hissetmiyorum. Büyük tüm şahsiyetlerin hayatlarına bakınca istisnasız görülen bu yaşam şekli, biz küçük insanlar için zorunlu bir kural olmalı, deyip şimdilik virgül koyalım.

Bir başka vurucu nokta, gurbette bulunan yare duyulan özlem. Kitapta o kadar güzel aktarılmış ki, hiç tanımadığınız bir insanı özlerken buluyorsunuz kendinizi. Ondan ayrı geçen her zaman dilimi ayrı azap veriyor ruhunuza. Gelmesi için dua ederken buluyorsunuz dilinizi... Hele sizin de uzaktakilere duyduğunuz bir özlem varsa yüreğinizin bir yerlerinde, farklı farklı duygu coğraflarına yolculuk başlıyor kitabın son demlerinde...

Sonra, hayatı anlamlı kılan erdemlerden belki de en gereklisi olan sabır var kitapta. Daha çok ayrıntıya girmeden sabırla ilgili görüşümü aktarayım. Sabır denen şey, selamete erdirir ama bu selamet denen menzil, sabredilen şeye ulaşma anlamında olmamalıdır kanaatimce. Sabır, beklentisizlik haliyle paratiğe geçtiğinde gerçek sabırdır. Eğer vuslat için sabredilirse o sabır denen şey, çokça çirkin bir şey halini alır. Tabii erdemliğinden geri ne kalır bu durumda, bilemiyorum...

Son olarak kitabın belki de en büyük imzası, modernizmin biz çağdaş insanların kulağına her fırsatta salık verdiği "kimseye bağlanma, her şeyin merkezinde sen varsın" fısıltısını, elinin tersiyle itmiş yurdumun kültürüyle ruhlarının heykelini dikmiş insanlar... O kadar ki, "bu tip insanlar hala kaldı mı" diyorsunuz birçok kereler, "yok artık bu kadar da olmaz-olmamalı...". Bu rakik insan portlerine şahit olmak için bile okunması gereken kitaplardan Geç Kalınmış Bir Gün. Devam kitaplarını özlemle bekliyorum..!

Elinize, kolunuza, aklınıza, irfanınıza sağlık Seyit Nurfethi Erkal.
Devamını Oku

14 Şubat 2011 Pazartesi

Turna ve Gayda - Kitap Tanıtımı


Az önce mükemmel bir deneme kitabı bitirdim. Son zamanlarda en haz aldığım kitaptı sanırım. Her ne kadar uzun süre bitmemesi için uğraştıysam da, uygulanabilirliğin zirvesindeki bir yavaşlıkla okuduysam da... bitti. Yazarıyla ilgili hiç bilgim yoktu okumadan önce. Öylesine başladım, belki de bu sebeple -zaten girişten de anlayacağınız üzere- muazzam derece sevdim kitabı. Tabii denemeye olan ilgimin de illa katkısı vardır bunda.

Hayattaki her şeyi gruplandırırım ben. Daha sonra o gruplara böldüğüm şeyleri-kavramları-fikirleri-olayları çok daha fazla sayıda alt gruba ayırır ve herbirine anca birer değer biçerim. Yazın türlerinde de durum bu. Kaç defa değerlendirirsem değerlendireyim hepsinde deneme türü açık ara önde çıkıyor, sevgi scalamda. Bunun iki-üç kayda değer nedeni var. Öncelikle deneme türünde hiç sınır yok. Ucu bucağı olmayan tahayyül dünyanızla, istediğiniz gibi yön verebiliyorsunuz bahsetmek istediğiniz şeylere. Makale gibi herhangi bir ispat güdüsü ensenizde at koşturmuyor, aksine denemede jokey sizsiniz.

Bu durum yazarken de okurken de ayrı ayrı tadlar sunuyor. Yazarken potansiyelinizin, sınırsızlıkla türlü dirsek temaslarına girdiğine bizzat şahit oluyorsunuz. Okurken de -eğer güzel yazılmış bir denemeyse-, en az uzaylı iki canlının birbirlerinin gezegenlerine ayak basmaları kadar farklı bir evrene komşu olmanın garipliğini(!) yaşıyorsunuz. Sırf bu farklı duyguları tadma ihtimali bile, deneme türüne saygın bir bakış kazandırıyor nazarımda.

Denemeyi gereksiz(!) yere bu derece abartmamı ve bu satırları yazmamı sağlayan kitabın adı Turna ve Gayda. Dediğim gibi yazarı bendeniz için meçhuldü. Kitabı okuma nedenim de 2000 yılında Türkiye Yazarlar Birliği'nden yılın deneme ödülünü almış olmasıydı. Genelde en sevdiğim eserlerin ödüllendirilmekten uzak bir yaşam sürüyor olması, ödüllü eserlere karşı antipati geliştirmeme sebep olur ve ödüllü şeyleri okuyup-izleme konusunda pasif bir tutum takınırım. Bu antipatinin, önyargı mahsulü olduğuna kanaat getirince, ödüllü bir kitap alayım bakalım dedim ve başladım okumaya.

Kitap, giriş kısmı önyargımı doğrular mahiyette ama ortalarından sonra iyice açılan bir denemeyle başladı. Adı Oynum Yok. Bu tabire hem bazı arkadaşlarım sayesinde hem de annesi-babası başta olmak üzere, bir kuşak önceki tüm yakınları köyde yaşamış biri olarak gayet aşinayım. Şehirde doğmuş, şehirde yaşamış ve büyük olasılıkla şehirde ölecek biri olarak, köy yaşantısı her zaman efsanevi gelmiştir bana. Büyüklerimizin, çok eski çağlarmış gibi anlattıkları ve anlatırken aralara sık sık ''nerde o eski günler'' türünde içgeçirişler serpiştirdikleri köy anılarını kastediyorum tabii ki. Yoksa benim de yakalayabildiğim, tıpkı bizim şehirlerin batıya benzeme çabası gibi, kent yaşantısına özenerek köhneleştirdikleri hallerini değil.

Başta sanayileşme ve batılılaşma olmak üzere modernleşmenin tüm altdallarını hiçbir zaman tam olarak anlayamamış sistem ve uygulayıcılarının, tarihiyle-kültürüyle-insanıyla her daim kendinden söz ettiren bu memleketi bambaşka bir duruma getirmesi, kendimi bildim bileli en takıntılı olduğum tarihi süreçlerden biridir. Buradan devam etmek isterim ama blog uzun yazıyı pek kaldırmıyor. Onun için ''yazarın da bu duruma takmış bir uslüba sahip olması kitabı bu kadar sevmemi sağladı'' diyerek bağlamış olayım.

Aslında bu tutum toplumun geneline hakim. Lakin iş, çeşitli argümanlar üretmeye gelince garip bir pasiflik çöküyor insanımızın üzerine. Pasifivize olmamış olanlar da, genelde ''benim babam seninkini döver'' uslubundan çok da fazla kurtulamayan siyasi argümanlar geliştiriyor. Hal böyle olunca söylenmek istenenler, sözlerin kurbanı olup yarı yolda ruhunu teslim ediyor. İşte Berat Demirci bu konuda çok güzel bir açılım yapmış ve direkt siyasi söylem geliştirmek yerine, kendi hayatında şahit olduğu olayların sebep ve sonuçları üzerinden anlatmış bu yıkıcı sürecini.

Ne zaman tahsilleri sorulsa kendilerine has muzip edalarıyla ''hayat üniversitesini bitirdim'' diyen, görmüş-geçirmiş amcalar vardır ya çevremizde. Kitabi ilimlerden bihaberdirler ama dolu dolu konuşurlar. Sanki 2-3 yaşam sürmüşlerdir de anlata anlata bitiremiyorlardır. İşte o amcaların mürekkep yalamış hali gibi sanıyorum Berat Demirci'yi. Dili o kadar zevkli, o kadar akışkan...

Tanıyor olsam bizzat kutlardım kendilerini. Sivas'ta öğretim görevlisiymiş, orada üniversite okuyan birileri bu yazıya denk gelirlerse iletsinler tebriklerimi. Zira bu denli orjinal usluplar çok az geliyor dünyaya. Ne haddinden fazla romantik, ne de aşırı realist. Tam olarak insanın yüreğine giden yazılar var kitapta. Karşı görüş bile olsanız, gülmeye evrilen tebessüm zincirinden kurtulacağınızı sanmıyorum.

Okumakla arası çok da iyi olmayan biri olarak, bu kitabı çok kereler okuyacağımı sanıyorum. Hatta yazar fetişi olmayan ben, yazarın diğer kitaplarını düşünüyorum şuan. Alsam mı almasam mı diye.

Sözün özü, okuyun bu kitabı. Ben sevdim siz de sevin emi :)
Devamını Oku

14 Aralık 2010 Salı

Simyacı - Kitap Tanıtımı


Çok değil yarım yüzyıl öncesi döneme göre çok değişiğiz dünya ve insanlar olarak. Güzel sokaklar, yüksek binalar, konforlu arabalar, teknolojik aletler... Aklınıza ne gelirse elimizin altında. Lakin bütün bu varlıklılığa rağmen garip bir şekilde sıkkınız. İnsanoğlu varlıklandıkça, ruhsuzlaşıyor sanki. Psikoloji biliminin ortaya çıkışının sanayileşmenin ortaya çıkmasıyla aynı zamanlara denk gelmesi ne garip...

Tabii ki ayak yapıyorum, aslında garip filan değil. Doğululuğuyla gurur duyan biri olarak, yıllar önce bizleri fakiriz diye köyünden kovan ağanın, şimdilerde bize muhtaç gözlerle bakıyor olmasının haklı gururunu yaşıyorum sadece. Yıllardır hatta asırlardır Doğu'yu ve Doğu kültürünü cahillikle itham eden Batı ve onun temsilcileri şimdi Doğu kültürünü şiar edinmiş yapıtlarla çıkıyor piyasaya. Dahası çıkmak zorunda kalıyorlar...

Önce Kitap Değil OKUmaktır Esas Olan başlığıyla daha sonra da OKUmaya Başlıyorum başlıklarıyla karar verdiğimi söylediğim roman okuma serüvenimin ilk adımı olarak, yukarıda da tarif ettiğim akımın baş temsilcilerinden Simyacı'yı seçtim.

Yeni tanışmıyoruz Simyacı'yla. Ortaokul yıllarımdan beri sayabildiğim kadarıyla 17 kere elime geçti bu kitap. Hepsini de -sıkı bir kitap hediye edici olarak- arkadaşlarıma ve tanıdıklarıma verdim. Bu süre zarfında okumamama rağmen garip bir bağ oluştu kitapla aramda. Hediye ettiğim kişiler kitabı okuduktan sonra, hediye edilen normal bir kitap için edilen teşekkürden çok daha sıcak teşekkür ettiler ve bu durum her defasında bir adım daha yaklaştırdı bendenizi Simyacı'ya. Verdiğim roman okuma kararından sonra da ''ilk kitap hangisi olsun acaba?'' sorusunun üzerinde fazla durmam gerekmedi bu sebeple. Ve başladım Simyacı'ya...

Mevlana'nın hikayelerini andıran Binbir Gece Masalları tadındaki serüveni, ister istemez kanımın ısınmasını sağlasa da garip bir şekilde adapte olamadım kitaba. Hani derdini anlatamadığı halde ne demek istediğini anladığınız insanlar olur ya, o tipte bir kitap imajı bıraktı bende Simyacı. Dünya çapında, ''ilk çıktığından beri 40 milyon satmış bir kitap nasıl olur da böyle amatörce yazılmış olabilir ki'' deyip durdum tüm kitap boyunca. Tabii hemen arkasından -kader yerine mektup denilmesini de düşünerek- ''22 yılda 40 milyon satmışsa yazarda bir sorun yoktur, olsa olsa çeviride bir sorun vardır'' tespitini yapıştırdım. Bu konuyu gerçekten araştıracağım. Özdemir İnce gibi bir takım insanların tabulaştırdığı biri bu kadar kötü çeviri yapmış olamaz herhalde...

Mevlanacılığın son yıllarda bu kadar çok popülerleşmesine katkı sağlayan kitaplardan olması, en kötü durumda bile zaten artı almasını sağlıyor benden. Bunun yanında Elif Şafak'ın Aşk'ı olsun, -okumayan yoktur herhalde- Richard Bach'ın Martı Jonathan Livingston'u olsun bu kitaptan daha iyiler. Sonuç olarak bu zamana kadar edindiğim ''bir kitap okudum hayatım değişti'' imajını hakeden bir kitap değil.

Sanırım ortaokul yıllarımda bu kadar çok elime geçmiş olmasının bir hikmeti varmış; o dönem okumam gerekliliği. Zira çok geç kalmışım. Bu yaşlarda okuyunca çok yavan geldi. Yine de aradan çıktığı için mutluyum :)
Devamını Oku
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...