1 Kasım 2011 Salı

21-31 Ekim 2011 Filmleri

Bu 10 günde ayrı başlık açılan tek film oldu. İzlemenizi kesinlikle tavsiye edeceğim bir film. Üstüne tıklayarak ilgili yazıya gidebilirsiniz. Diğer filmler de olağan sayfa düzeniyle aşağıdalar.

The Tree of Life



Bazı filmler vardır, kaliteleri namına varlık gösteremeyebilirler fakat senaryoları öylesine sıcak, öylesine içtendir ki tüm defoları görünmez olur. Özellikle spor gibi mental yönü, hayatı kavrama gibi konulardan çok daha aşağıda olan temalarda hayat bulur bunlar. Zira futbolla, basketbolla veya diğer herhangi bir branşla hastalık derecesinde ilgilenmek için az biraz basit olmak lazımdır ve o basitliğin içinde karşı konulamaz bir samimiyet olmalıdır.

Bu film de, işte bu samimiyetin temsilcilerinden biri. 1930'da Uruguay'ın başkenti olan Montevideo'da düzenlenen tarihin ilk dünya kupasına katılma serüveni diyebileceğimiz bir hikayesi var. Ufak bir kasaba ve futbola hastalık derecesinde bağlı birkaç insanın ufak hikayeleriyle de zenginleşince, filmin tek kozu samimiyet olmuş çıkmış.

Film bu haliyle inanılmaz derecede Dar Alanda Kısa Paslaşmalar filmini hatırlattı bana. Ama bizim film daha iyi :) Her şeye rağmen dikkat çekmeyi başaran bir Sırp filmi. Doğu Avrupa'dan da bu şekilde filmler çıkması sevindirici.

Montevideo God Bless You (2010) 5 / 10



Tokat gibi bir film. Gibisi biraz fazla bile. Sovyet dönemindeki Romanya'nın son dönemini mükemmel aktarmış Cristian Mungiu; hem güzelce yönetmiş hem de gerçekten kolay kolay unutulmayacak diyalog sahneleri (en az 3-4 tane) yazmış.

Atmosfer yaratma dediğimiz şeyin dersi verilmiş olabilir bu filmde. Gerçi bir iki defa daha izlemek lazım olabilir tam olarak idrak edebilmek için ama aklımdan çıkmayacak bir 'karanlık' vardı bu filmde. Hem de arka fonu öyle bir korkuyla kaplıydı ki bu karanlığın, sanırsınız Sovyetler Birliği hala yaşıyor!

Hele bir doktor karakteri var ki, elemanı bulup zorla oynatmak lazım her filmde. Filmin üzerine kurulduğu güç-hak ikilemini öyle bir koyuyor ki ortaya bu karakter, kurduğu psikolojik baskının kurbanı siz olup çıkıyorsunuz.

Filmi izleyip de şöyle parıl parıl bir gün ışığı istemeyen olmayacaktır sanırım. Karamsar bir döneminizde izlememeniz şiddetle tavsiye olunur. Çok vuruyor film. En ama en dolusundan bir;

4 Months, 3 Weeks & 2 Days (2007) 8 / 10



Devam filmi gibi olmayan devam filmlerinden biri daha. Animasyonlarda daha sık görülüyor bu durum. Zaten türün genel hedef olarak belirlediği kitleyi düşündüğümüzde öyle de olmalı sanki. Çocuklardan birbirleriyle alakalı filmlerdeki bağlantıları akıllarında tutmalarını beklemek pek gerçekçi değil. Dahası ilk filmi izleyen çocuk, ikinci film çıktığında evlenmiş bile olabiliyor çoğu zaman :D

İlk film ayarında olmuş Cars 2. Başrol değişmiş. İlk filmde olup ikinci filmde olmayan karakterlerin eksikliklerini hissettirmeyen yeni karakterler monte edilmiş. Ve belki de filmin en albenili kısımlarından olan Cem Yılmaz dublajını da buna borçluyuz. Başrol olmayan bir arabanın dublajını üstlenmiş Cem Yılmaz ve her zamanki gibi müthiş bir seslendirme yapmış.

Her animasyondan sonra boynuma borç bilirim, Türkiye'nin dublaj konusundaki yetkinliğini belirtmeyi. Bu film de onlardan biri. Genel olarak herkes çok güzel seslendirmiş. Bu tür filmleri sakın orijinal sesleriyle izlemeyin :)

Cars 2 (2011) 6 / 10



Önce bir durmak lazım bu tür filmleri izlemeden. Ne beklediğine karar verip öyle izlemeye başlamak lazım. Eğer dünya meselelerine köklü çözümler, tarihi olaylara entelektüel bakışlar bekliyorsanız hiç bulaşmamanızda fayda var. Zira tamamen gişe amaçlı film bunlar.

Neden mi söylüyorum bu bilinen şeyleri? Çünkü izledikten sonra hala bunların yokluğunu kabullenemeyen insanlar oluyor. Gerçekten şaşılacak durum. Film bence ne vaat ediyorsa sonuna kadar veriyor onu. Tamam belki bir Iron Man gibi değil ama zaten normal olmayan Iron Man'di. Marvel evreni için oldukça uygun bir film olmuş diyebilirim kısaca Captain America'nın ilk filmine..

Filmin sonu oldukça iyi bağlanmış. Ben izlemekten hala keyif alıyorum bu süper kahramanları. Belli ki The Avengers'tan sonra bile arkası gelmeye devam edecek. Beklemiyorum gelmelerini ama gelirlerse de izlememezlik etmem sanırım :)

Captain America: The First Avenger (2011) 5 / 10



Animasyonlardaki seslendirmeler çok başarılı diyoruz ya hani, işte o başarının hası var bu seride. Po'yu Okan Yalabık'tan başka kim seslendirebilirdi ki acaba bu kadar güzel? Po'nun 'korkusuz korkak' triplerine, fırlamalıkla karışık içtenliğine daha bir anlam yüklüyor Okan Yalabık. Çok başarılı gerçekten.

İlk filmdeki komedi yoğunluğunu bu filme taşımamışlar. Sanırım bu bilinçli bir tercih. Zira çok aşırı huzur teması vardı tüm animasyon boyunca. İç huzurdan tutun, duygusal sahnelere kadar etkileyicilik tavan yapmış pek çok yerde. Sadece duygusallıkla da kalmamışlar. Günümüz reel dünyasına yapılan sosyo-politik göndermeleri fark edememek bir hayli zor. Sadece kötü karakterin bombayla simgelenmesi ve kalesinin Pentagon şeklinde inşa edilmiş olması bile yetti bendenize.

Bu seri hep devam etsin. 3'le kalıyorlar genelde ama bu serinin gideri çok. Po'yu göstersinler sadece, yeter bana :) Animasyon severseniz Po'dan gayri kalmayın. Animasyonla aranız yoksa da, Po, size güzel bir ara yapacaktır sanırım :)

Sonu hatırına yukarı tamamlayaraktan;

Kung Fu Panda 2 (2011) 7 / 10



Uzun uzadıya değinmeye gerçekten gerek yok. İnanılmaz derecede 'sinema nedir' sorusuna cevap veren bir yapım 12 Angry Men. Filmin bu soruya cevabı, benim de cevabım olan senaryodur. Zira film tek mekanda geçiyor ve tamamen diyalog üzerine kurulu. Alıp tekrar tekrar izlenesi bir şey!

Filmin konusunu bilmeyen yoktur. Gerçi benim de konu yazdığım yoktur ama bu film başka. Bu filmde spoiler denen olay yok. Onun için rahat olunabilir :) Filme ismini veren 12 adam, bir mahkemenin jüri üyeleridir. Ve dava hakkında son kararı almak için bir odaya kapanmaları üzerine kuruludur. Film, bu kararın alınış sürecinde genel bir adalet algısı üzerinde durur. Ön yargının ne denli önemli bir şey olduğunu her sahnede kanırta kanırta vurgular. İlla izleyin.

12 Angry Men'e ya çok şey yazacaksınız ya da hiç yazmayacaksınız. Öyle bir filmdir kendisi. Ben yazılmasındansa izlenmesi taraftarıyım bu seferlik.

12 Angry Men (1957) 8 / 10



Son dönemde krizde olan 2 tür var sinemada. İlki, tarih boyunca hiçbir zaman arka arkaya süper filmler çıkaramamış korku türü. Diğeri ise korku türünün aksine, her daim iyi örnekler verebilmiş olan komedi türü. Komedinin bu duruma düşmesinin farklı nedenleri olsa da, en büyük neden olarak günümüz gençliği gösterilebilir.

Ucuz komedi her zaman daha fazla tercih edilmiş olsa da, son zamanlarda istisnasız bir şekilde hitleşmiş durumda. Birbirinin aynısı olan komiklikleri arka arkaya kaç filmde görsek de, hala kemikleşmiş bir izleyici kitlesi hazır bulunuyor. Hal böyle olunca gözleri paradan başka çok az şeyi gören yapımcılar, komedinin bu ucuz türüne satıyorlar kendilerini!

Son dönemlerde işte bu ucuz olmayan komedinin örneklerine gerçekten hasrettik diyebilirim. Gerçi hiç yok değildi ama kendisinden söz ettirecek kadar ağırlığa sahip örnekleri gelmiyordu. İşte bu film, elinden hatta her bir yerinden tutulabilecek harbi bir komedi filmi olmuş. Bu sene beklediğim diğer sağlam komedilerin, tam anlamıyla bir habercisi olmuş çıkmış. Carnage'nin adını anmış olayım :)

Bridesmaids (2011) 7 / 10



Karşımızda, 'tanıtımlarıyla büyülenmiş gençlerin hüsranla karşılaşacağı filmler kuşağı' nın nadide bir örneği bulunuyor. Daha ilk teaseri bile çıkmadan, sadece filmin altında imzası bulunan J.J. Abrams ve Steven Spielberg isimleri yetmiş-artmıştı herkese. Hele daha sonradan bir teaser gelmişti ki, aman Allah'ım, o ne gizemdir.

Gelin görün ki filmin bu gizemle gram alakası yok. Kötü olmamakla beraber, tamamen 70 sonlarına ve 80 başlarına saygı geçidi gibi bir film olmuş. Bini bir para klişeler, gerçekten gereksiz espriler, zorlama sahneler... Yeniden söylemekte fayda var, kötü değil film. Ama o beklediğim şey olmadığı da çok açık. Hayal kırıklığı yaşadığımı itiraf etmem lazım.

Daha önceden de ağır yaralar almış J.J. Abrams, bu filmle ölümcül bir darbe daha almış şahsımca. Buradan sesleniyorum kendisine, ürettiğin markan, hızla çöküyor kardeşim. Bir titre, bir toparlan, bir kendine gel arkadaşım.

Uzaylı muhabbetiyle dem vurulmak istendiğini düşündüğüm, güncel global siyasi eleştiriler sebebiyle üste tamamlayaraktan;

Super 8 (2011) 5 / 10



El Mariachi ve Desperado ikilisinin noktası. İlk filmin ruhunu kaybeden ikinci filmden de bir vites aşağıda olmuş Once Upon a Time in Mexico. Yine aynı patlamalar, espriler vs vs.

Serinin Hollywood'a manen taşınmasıyla kadrosunun yıldızlanma eğilimi aynen devam etmiş. Başrollerdeki Antonio Banderas, Salma Hayek ve Johnny Depp'in yanında Mickey Rourke, Eva Mendes, Danny Trejo, Enrique Iglesias, Willem Dafoe gibi pek çok üst düzey ünlü var filmde.

Bütün bu yıldızların içinden ayrılanı tabii ki Jonny Depp. Canlandırdığı karakter, sinema tarihine geçecek cinsten. Çok ofsayt bir eleman. Hem eğlenceli hem aykırı. Serinin en güzel yanlarından biri de bu kısmı aslında. Her üç filmde de göze batan karakterler, izleyiciyi yanına çekiyor.

Bu sefer müzikler olmamış. En üzüldüğüm kısım da burasıydı sanırım. İkinci filmdeki coşturucu ritimlerin yerinde yeller esiyordu.

Once Upon a Time in Mexico (2003) 4 / 10



'Ne desem ki şimdi? dedirten filmlerden biri Bisikletçi (Bicycleran/The Cyclist). Giriş bölümünde, dönem İran'ına en insani açılardan yaklaşması ve bu elde ettiği perspektifi geri kalan bölümlerinde gole dönüştürememesi gibi pek çok detayla da, çok şeyler sığacak bir hikayenin nasıl yazık edildiğinin örneği aynı zamanda.

Üzülmemek elde değil. Eğer yönetmen (aynı zamanda senarist), kendi emekleriyle izleyiciye vaat ettiği noktaları ustalıkla perdeye yansıtmayı başarabilseydi; belki de şuan İran sineması çok farklı yerlerde olabilirdi. Gelin görün ki, -gerçekten- çok güzel bir fırsat heba olup, iyi bir film olmuş çıkmış karşımıza.

Film, 1987 gibi günümüz modern teknolojisinden çok da mahrum olunmayacak bir dönemde çekilmiş olmasına rağmen feci halde teknik yetersizliklerle var edilmiş gibi duruyor. Gibi duruyor dememin tek nedeni, bu durumu anlayamamam. ''1987'de 1950'ler imkanlarıyla nasıl film çekilir'in cevabını mı arıyordu acaba yönetmen?' diye sormadan edemedim kendime. Zira film, teknik yetersizliklerin ardına sığınmayı, ta en başta kafasına koymuş zannediyorum. Yönetmen abi kusura bakmasın, naz makamımda bu tür bahaneler işe yaramıyor :)

Her şeye rağmen izlenmesi gereken bir film. Özellikle enfes müzikleri için bile izlenmeli. Şu filmi sırf müzikleri için bile koruma altına almak lazım. Mümkünse koruma altındayken başka bir yönetmen de güzel bir remakesini yapsın.

O güzel giriş kısmı ve her insana ayrı hisler canlandırması muhtemel sonu sebebiyle üste tamamlayaraktan;

Bicycleran (1987) 6 / 10
Devamını Oku

27 Ekim 2011 Perşembe

The Tree of Life (2011) - ve Masumiyet Gider...

Orijinal boyutu için üstüne tıklayın

Direkt söylüyorum; enfes enfes enfes. Çok enfes bir şey The Tree of Life. Şey evet. Bildiğimiz manada film olmadığı bariz. Çok zorlarsak belki sadece 'sinema' diyebiliriz. Zira sinema tanımının içine ne giriyorsa, filmi 'yapan' güzelim insan, hepsini bu yapımın içine boca etmiş. Ama bu boca muhteşem bir ahenk barındırıyor. Haliyle sinema açısından kutsal bir karışım demek çok da zor olmasa gerek bu şahesere.

Yönetmen hakkında ahkam kesecek durumda değilim. Bugüne kadar hiçbir yapımını izlemedim Terrence Malick'in. The Thin Red Line ile The New World'un kıyılarına çok uğramama rağmen bir türlü sahillerine çıkmamıştım. Çok yazık olmuş. Yönetmenin diline, üslubuna, düşünüş ve düşündüklerini iletiş tarzına biraz da olsa aşina olsaydım, bu filminden aldıklarım o nispette fazla olabilirdi belki. Farklı derlerdi bu elemana, haklılarmış vesselam.

20. yüzyılın ortalarındaki bir Amerikan orta sınıf ailesinin, yer yer ortanca çocukları üzerine yıkılmış muhteşem hikayesini izliyoruz. İz-li-yo-ruz. Önümüzde repliklerin havalarda uçuştuğu, büyük büyük lafların edildiği bir şey yok. Onun yerine 140 dakika süren, bulunduğumuz dünyadan çok farklı bir evrene biraz istek ama çok daha fazla zorunluluk içeren seyehata başladığımız, muhteşem görüntülerin birbirini kovalarcasına aktığı harikulade bir şey var. Bu harikuladeliğin nüvesi, kesinlikle ama kesinlikle farklılık. Şuana kadar hiçbir filmde görmediğim garip bir farklılık var bu filmde. Filmi anlamayanlar, daha doğrusu filmden herhangi bir şey alacak 'hayat' yaşamamış insanlar illa vardır. İşte o insanlar bile bu filme, en kötü ihtimalle farklı demek zorundalar. Belgesel desen değil, -yıllardır alıştığımız manada- film desen değil. Bunlardan tekini seçmek yerine sinemasal bir belgesel çekilmiş. İnsanın doğasını, kişiliğini, davranışını vb gibi bir çok konuyu içine alan, göndermesi bol belgeselvari bir film.

Bu filmi tanımlarken belgesel kelimesini kullanmamak elde değil. Zira evrenin yaratılışından (varoluşundan diyelim hadi) beri gelmiş geçmiş tüm canlılara dair bir şeyler söylemiş, aynı zamanda senarist de olan yönetmen amca. Dinozorlar, nebulalar, ateş gibi birçoğumuza upuzak gelen kavramları (nesne, isim veya kelime değil), modernizmle, hayat şartlarıyla, sevgiyle, otoriteyle, başarıyla, düzenle... hasılı insanla çok güzel özdeşleştirmiş. Hadi bir babayiğit gelsin de bu film üzerine bir şeyler söylesin ve belgesel kelimesini kullanmasın!

Vurgulamakta fayda var sanırım. Film herkese göre değil. Hayatın hiçbir bölümünde elitist yaklaşımı kabul etmeyen biri olarak, sinemada da etmem mümkün değil. Buna rağmen filmi anlamayanlar illa olacak. Çünkü bu film biraz da, yaşadığınız hayatın hangi taşlarla örülü olduğuyla alakalı. Eğer filmdeki baba karakteri gibi birisini tanımamışsanız, bu babanın çocukları gibi çocuklarla haşır neşir olmamışsanız (ya da bu iki insan tipiyle empati kurmamışsanız), hayatı ve hayatın varoluş süreçlerini dinden bağımsız algılaya gelmişseniz kolaylıkla söyleyebilirim ki, filmle ortak zemin bulmanız çok zor. Pek tabi böyle bir durumda da filmi anlama oranı gayet düşük olacaktır.

Filmde bir hayli gönderme mevcut. Çoğusu din tandanslı ama dinden bağımsız olanları da yok değil. Göndermelerin/sembollerin hepsini anladığımı iddia edemeyeceğim. Yönetmenin de bu konuda aşırı bir zorlayıcılığı yok. 'Tüm simgeleri anlayın, yoksa filmden hiçbir şey anlamazsınız' gibi bir şey dediğini sanmıyorum Terrence Malick'in. Filme takınılan zıt tutumların da kaynağı olan ilk 40 dakika, yoğun bir simgeler bölümü. Bu bölümün manalar alemine açılan yararından başka, izleyiciyi filme ısındırmaya yaradığını da düşünüyorum. Yani film, kendi içinde kendine hazırlayan bir yapıya sahip. O ilk bölüm olmasa filmden hoşnut olanların sayısında çok köklü farklılıklar olabilirdi.


Şu filmle bir kere daha gördük ki, Brad Pitt başka bir oyuncu olmuş çıkmış. Tamam hep buydu ama son zamanlarda çok garip ilerliyor. Uçmaktan başkası karşılamıyor gibi bu ilerleyişi. Bir baba karakteri canlandırmış ki, çocukları nasıl tepkiler veriyorsa babalarına, aynılarını siz de veriyorsunuz her sahnede. Bu filmin Oscar'da yetim kalmasına feci halde üzülürüm, şimdiden diyeyim.

Oscar demişken, film belki ağır kategorilerde yetim kalacak şubat sonunda. Belki görmezden gelinecek. Hepsini anlarım. Ama müzik dallarında affetmem akademiyi. Belki de filmin en atar damarı, görüntüler kadar müzikleri çünkü. Klasik müziğin, yer yer haddini bilmeden beyaz perdede bile başrole oturabileceğinin canlı kanıtıdır efendim bu film. Büyülenmemek elde değil. Hele birkaç parça var ki, kendinizden geçmiyorsanız bunların eşlik ettiği sahnelerde hemen 112 acil diyorum. Daha da demiyorum :)

Son olarak gönül rahatlığıyla söylüyorum. Hatta bu 'gönül rahatlığı'nın üstüne isteğinize göre vurgu da ekleyebilirsiniz. Bu film, şuana kadar 2011 yapımlı izlediğim filmler arasında 'en iyi' payesini kolaylıkla kaptı. Hatta 2011'in tahtını çok öncelerden rezervleyen, 2012'in ocak-şubat aylarından sonra piyasaya düşmesi muhtemel ağır toplar (ki sayıları 4-5 arasında değişiyor) bile bu payeyi kazanamayabilirler. Böyle bir düşünceyi yeşertmesi bile ne kadar kıymetli olduğunu en şeffafından açıklıyor zannediyorum.

Bu filmi izlemeniz lazım. Sevmeyecek olsanız bile izlemeniz lazım. İzletmeniz lazım. Baş köşeye koyup ara ara yeniden izlemeniz lazım. Darlandığınızda, sıkılmanın evrim geçirmiş halleriyle aynel yakin tanıştığınızda ilk kapısını çalacaklarınızdan birisinin bu film olması lazım. Tamam o kadar abartmayalım. Ama 'ölmeden önce en az 5 kere izlenecek filmler' diye bir liste yaparsanız The Tree of Life'yi kesinlikle o listeye koymanız lazım :)

8 / 10
Devamını Oku

21 Ekim 2011 Cuma

11-20 Ekim 2011 Filmleri

Her ırkın (millet demek belki daha doğru) kendine has özellikleri vardır algı dünyamda. Animemizi de borçlu olduğumuz Japonların hesabına düşen algı da naiflik dolaylarındandır genelde. Bu milletin sevgiyle ilgili tüm davranışları yumuşaktır. Sanki pudralanıp da yaratılmış beyaz yüzleriyle birleşen o saf bakışları insanı alır götürür. Coğrafyalarına da borçlu olabilirler bunu ama her neye borçlu iseler, ondan ben de istiyorum :)

5 Centimeters Per Second animesini de tam olarak böyle tanımlayabiliriz. İnsanın ta içini, hem de en derinlerini olabildiğince naif bir şekilde perdeye yansıtmış abiler. Hani bazıları, çizgi film diye küçümserler ya animeleri, sanırım böyle düşünenler varsa öncelikle bu animeyi izletmek lazım kendilerine. Eğer gönül gözleri açıksa, animenin attığı kroşelerle kendilerine gelmemeleri imkansız :)

Yapım 1 saatten biraz fazla ve toplamda 3 bölümden oluşuyor. Her hikaye hayatın farklı bir dönemini konu edinirken, derdini çoktan anlatmış olduğunu fark ediyorsunuz bir süre sonra. En vurucu özelliği belki de bu. Hiç bir şekilde kör göze parmak replik veya sahne yok. Alacaklarınız olacaksa bir zahmet siz alacaksınız hikayelerden. Hani öyle oturayım-izleyeyim mana delisi olayım derseniz çok beklersiniz :)

Değinmeden edemem. İlk hikayedeki tren sahnesi, anlatılmaz bir şey. Kim yaşamamıştır ki öyle bir yolculuğu. Sırf o sahne için bile izleyin lütfen! Ben yine de uyarayım, çok vuruyor ona göre!

5 Centimeters Per Second (2007) 8 / 10



Robert Rodriguez'in 1992 yapımlı El Mariachi filminin yeniden çekimle karışık pahalı bir devam filmi. Birçok kere izledim Desperado'yu ve hiçbir izleyişimde gram sıkılmadım. Ama şu var ki, ilk film olan El Mariachi'nin oldukça gölgesindedir bu film. Kadroya katılan ünlü isimler pek bir şey katmadıkları gibi, 7 bin dolara çekilen ilk filmin tüm büyüsünü götürmüşlerdir.

Bu filmin bir de şöyle bir yönü var. Genelde Quentin Tarantino'nun sanılıyor bu film. Ufak ama etkili bir rolü olduğundan böyle bir algı oluşmuş durumda sanırım. Üstüne bir de Quentin Tarantino tarzı olunca film, kaçınılmaz oluyor bu algı. Ama film her bir şeyiyle (yapımcılığıyla, rejisiyle, senaryosuyla) Robert Rodriguez'indir.

Steve Buscemi'nin o kendine has oyunculuğu görülmeye değer. Keşke biraz daha fazla olsaydı rolü de filmi bir adım öteye taşısaydı. Filmin benim açımdan en iyi 2-3 noktasından tekidir bu karakter.

Çok bozmuştur bu filmi Rodriguez, öyle böyle değil :) Para bulmak herkese yaramıyor görüldüğü üzere. Filmin başındaki ünlü parçayı izleyip kapatmak bile filmin hepsini izlemekten daha fazla keyif verir insana. Her izleyişimde edindiğim gözlem bu :)

Desperado (1995) 5 / 10



Tim Burton'un süper kahraman filmi olması ve belki de günümüzde Batman sevgisinin bu denli ayakta durmasını sağlaması dışında pek bir numarası yok bu filmin. Normal bir süper kahraman filmi. Atlanılıyor, zıplanılıyor, kötü adam ölüp iyiler kazanıyor...

Michael Keaton, Jack Nicholson ve Kim Basinger'in isimleriyle birleşen performansları bile filmi üst düzeye taşıyamamış. Gerçi bunların sebebi hep Christopher Nolan. Adam öyle bir Batman serisi çekti ki, onun dışındakilerin başına kara dev gibi çöktü. İster istemez, diğer tüm Batmanler onunkilerle kıyaslanıyor ve haliyle hepsi birer çöp muamelesi görüyor :)

Joker karakteri çok sığ olmuş. Nerede Nolan'ın Joker'i, nerede bu. Heath Ledger'in Joker'inin bu kadar sevilmesinin tek nedeninin, sadece talihsiz ölümü olmadığını bir kere daha ispatlar nitelikte bu film.

Güzel vakit geçirmek için izlenebilir. Hasılatı anlatıyor her şeyi zaten. Bire on gibi bir hasılat kazanmış ki, 1989 yılı için müthiş bir rakam bu. Batman karakteri ve en sevdiğim yönetmenlerden olan Tim Burton'un hatırına yukarı tamamlıyorum :)

Batman (1989) 5 / 10



206 dakikalık Drictor's Cut versiyonunu izlememiştim bu filmin ve artık zamanı geldi diyerek aradan çıkarayım dedim. İyi ki demişim. Keşke bir bahane daha olsa da, çok geçmeden bir daha izlesem.

Bu filme imza atan herkesi alkışlamak lazım. Sanırım en çok da Oliver Stone'yi. Filmin bazı sahneleri, bir yönetmen için fark yaratan konulardan olan, montajlama harikası şeklinde geçiyor. Ve 206 dakikalık bir filmde bunun ne kadar uzun ve yorucu olduğunu zannederim herkes tahmin eder. Üstüne bir de bu kadar akıcı bir senaryoya imza atması takdire şayan. Oliver Stone'yi bu filmle bir kere daha tartmak lazım.

Filmde büyük emek var. Her şey çok güzel ama oyuncu kadrosu enfes. Bir filmin algı yaratmadaki en kritik donanımının da (oyuncu kadrosu) böyle yüksek performans sergilemesi, tüm taşları yerine koyuyor ve ortaya başarılı bir yapıt çıkmaması imkansız hale geliyor. Tek tek oyuncuları sayarsak uzar gider mevzu. Değinmezsek ayıp olacak isme vurgumuzu yapalım, bırakalım şimdilik. Kevin Costner, iyidir hoştur. Ama şu filmde aşmış kerata. Dances with Wolves performansını saymazsak, izlediğim filmleri arasında açık ara en iyi performansını sergilemiş.

JFK (1991) 8 / 10



Tüm vücudu felçli, dolayısıyla hareket edememekte, yardım almaksızın konuşamamakta, yemek yiyememekte, hatta nefes alamamakta olan birini düşünün. Tüm dünyayla bağlantısını da, vücudunda felç uğramayan tek yer olan sol gözüyle sağlasın bu insan. İşte böyle bir adamın seyri Le scaphandre et le papillon. Yani Kelebek ve Dalgıç.

Bu açıdan bakınca hafif bir Mar Adentro anımsaması yaşamanız olası. Lakin kalite olarak siz deyin 2 katı, ben diyeyim 5 katı. O derece 'ne yiğitleri gözü yaşlı', 'ne gamsızları kederli' eyleyecek bir film olmuş. İzleyip de duraksamayacak insan tanımak istemiyorum!

Film bir taraftan dayak atıyor bu dediğim bağlamda, diğer bir taraftan da enfes yazılmış metniyle büyülüyor. Senariste hayran kaldım. Pek çok kısmı kolaylıkla alıntı yapılabilecek kıvamda. Bir de bu filme yorum yaparken değinilmemesi haram bir konu var; reji. Aslında rejiden öteye, güzel bir görüntü yönetmenlik performansı izlemek için bile defalarca tekrarlanılır bu film.

Cidden olmuş bu film. İzlemeyene neyse de, beğenmeyene iyi gözle bakmaz bu insan. Demedi demeyin sonra :)

The Diving Bell and the Butterfly (2007) 8 / 10



Sadece geçtiğimiz yüzyılın değil belki de insanlık tarihinin en büyük şahsiyetlerinden biridir Mohandas Karamçand Gandi. Onu büyük yapan hiçbir özelliği yoktur. Ne muhteşem bir sanatçıdır, ne inanılmaz kitapları vardır, ne de başka bir şey. Şarlo'yla görüşmesi dışında sanıyorum ki sinemadan da bihaberdir. İnsanlığı dışında gerçekten de hiçbir özelliği yoktur. Güzel yapabildiği tek şey, empatidir. Ama onu da öyle bir yapar ki! Kimseye tepeden bakmaz, kimseyi ikinci sınıf görmez. Belki de bu durum bize, hal diliyle pek çok şeyi anlatıyordur...

Bu tür, büyük şahsiyetleri anlatma derdinde olan filmler -genel algının tersine- benim nazarımda hep bir adım geriden başlar. Zira anlatmayı umdukları insanları anlatacağım derken, sinema ruhu kaynar gider aralarda. Lakin bu film bunun bir hayli farkında. Filmin başına koydukları metin bunu açıkça gösteriyor; "Kimsenin yaşamı bir anlatıma sığmaz. Her yıla gereken ağırlığı vermek, bir ömrü şekillendirmede rolü olan her olayı ve insanı katmak imkansız. Yapılabilecek şey, tarihi kayıtların özüne sadık kalmak ve bu adamın yüreğini anlamaya çalışmaktır."

Çok şey denir de, Ben Kingsley'e hayranlığımı sunup kaçayım huzurdan bu filmlik. Tarihin en hak edilmiş oscarlarından tekidir bu performans sonunda kazanılmış en iyi erkek oyuncu oscarı. Gandhi yaşasaydı büyük ihtimalle Gandhilikten affını isteyip Ben Kingsley'i oturturdu o koltuğu. Daha demiyorum bir şey, çok büyük oynamış.

Gandhi (1982) 8 / 10



Son dönemin 'haydi genç kızların ellerinden düşmeyen romanları filmleyelim' trendinin son örneklerinden. Tabii izlerken başta Twilight olmak üzere pek çok filmi anımsamadan edemiyorsunuz böyle olunca. Konu da zaten aşağı yukarı aynı. İçine biraz daha dıkşın katınca, Jumper soslu Twilight olmuş çıkmış film.

Eğer şöyle müzikleri hareketli, izlerken bir şeyler yiyip içmek istediğiniz film izlemek isterseniz tam o dolaylardan bir film I Am Number Four. Benim gibi sıfır beklentiyle izlerseniz keyif bile alabilirsiniz.

Devam filmi de gelecek gibi ama hakkında bir şey duymadım serinin. Bekleyelim görelim bakalım :)

I Am Number Four (2011) 4 / 10



İngiltere'nin, son yıllarda ardı arkası kesilmeyen yakın tarihiyle yüzleşme filmlerinden biri daha. Filmde, benzer diğer örneklerinin yanında Made in Dagenham havasını solumak çok daha kolay. Bunun da sinema özellikleri, anlattığı hikayenin vuruculuğu altında ezilmiş. Ve sonuç olarak hayli belgeselimsi bir yola sapmış.

Oyunculuklar ve filme sinmiş ağır dram, İngiltere yalınlığıyla birleşince, ortaya izlenesi bir film çıkmış diyebiliriz. Ama bu özellikleriyle türdeşlerinden ayrılmayı başaramayacak kadar da düz olmaktan kurtulamamış. Ve fakat babasının adıyla anılmaktan kolay kolay sıyrılamayacak Jim Loach'ın ilk filmi olduğunu düşünürsek, ilk filme göre de gayet başarılı.

Emily Watson, karakteri hakkıyla yorumlamış gibi gözüküyor. Ama rolü az da olsa, Hugo Weaving bambaşka bir oyuncu olduğunu bir kere daha göstermiş bu filmde. Tek sahnede gösteriyor kendini ama fazlasıyla yetmiş o ufacık sahne :)

Oranges and Sunshine (2010) 5 / 10



Daha bir şey demeden Thomas Turgoose'yi bir öveyim de rahat edeyim hele :) Arkadaşlar o nasıl bir performanstır öyle? Karakteri nasıl özümsemektir? Tamam bunlar kaliteli bir oyuncu için elzem şeyler ama lütfen 15 yaşındaki birisi de bunları yapamasın. Resmen büyülendim elemanın performansına. Hani büyümüş de küçülmüş lafını, sanırım bu arkadaş için çıkarmışlar. O kadar oynamış!

Oyuncular üzerinde durmak istemiyorum. Zira bu bir performans filmi değil. Daha çok, insanı politik mesajlarıyla vura vura öldüren cinsten bir film ama Stephen Graham'ı da anmamak olmaz. Geçtiğimiz senenin en sevdiğim dizilerinden Boardwalk Empire'de, ünlü mafya babası Al Capone'yi muazzam canlandırmasıyla iyice gözüme girmişti ama demek ki uzun yılların sonucuymuş bu performans. Zira şu filmdeki haline ne roller feda edilir, anlatılmaz. Tek başına almış götürmüş filmi.

Aslında filmi izlemeniz lazım. Ne dense boş... Faşizm nedir, hümanizm nedir, politika nedir, insan yığınları nasıl yönlendirilir, boş zihinler nasıl yıkanır, göçmenlik, kimlik... Pek çok soruya parmak basış güzellemesi şeklinde akıyor film. Hepsinden az ve öz var. Ama en çok da insan doğası var. Zaten tüm bu politik eğilimlerin çıkış noktası, yaşadıklarımızın bilinç altımıza etkileri toplamı değil mi!?

This is England (2006) 7 / 10 



En sevdiğim devam filmleri sınıfından bir film olmuş. 28 Days Later'la öyle aman aman bir alakası yok ve en az ilk film kadar başarılı. Hatta gözle görülür bir şekilde daha başarılı. Müzikler istisna :)

Açılış sekansı oldukça etkileyici. Bakışlar olsun, planlar olsun tamamen beklenti aşırtması yaşatıyor bünyeye. Filmin belki de en dezavantajlı kısmı burası. Açılış çok güzel olmasa, sonradan düşen temponun göze batması imkan dahilinde olmayacakken, kendi elleriyle vurmuşlar kendilerini.

Spoiler olmasın diye değinmeyeyim. Ama güzel ve de dolu göndermeler sezdim filmde. Özellikle abd ordusu özelinde, hafif bir Irak eleştirisi hakim filmde. Bakalım 2013'te gelecek 3. filmde de bu tür bir eğilim olacak mı?

Son yıllarda hızla yükselen oyunculardan olan Jeremy Renner, bu filmde de üstüne düşeni fazlasıyla yerine getirmiş. Bay Luther'imiz Idris Elba'nın da ufak bir rolü var. Böyle sevdiğimiz oyuncuların az biraz gözükmeleri bile yeterli oluyor. 

28 Weeks Later (2007) 6 / 10
Devamını Oku

11 Ekim 2011 Salı

01-10 Ekim 2011 Filmleri

1-10 Ekim arası güzel filmler denk geldi. Böyle olunca birkaç filme de ayrı yazı yazdım. İlgili filmlerin başlıklarına ulaşmak için hemen alttaki film isimlerine tıklayabilirsiniz. Diğer filmlerin yorumları da başlığın devamında...

Heremakono (2002) 5 / 10
Hunger (2008) 8+ / 10
28 Days Later... (2002) 6 / 10
Submarine (2010) 7 / 10
Pirates of Silicon Valley (1999) 5 / 10
Arabesk (1989) 7 / 10


Film içinde film, tarih içinde tarih, dram içinde dram... Gerçekten kurguya, kurgudan gerçeğe...

Gezegenimizin, asırlara rağmen istikrarlı bir biçimde aynı düzende nasıl ilerlediğini, ibretli biçimde perdede görmek isterseniz izleyin bu filmi. Filmi çekenlerle, filmin asıl konusunun üzerine bina edilen hikayenin asıl müsebbiplerinin de İspanyol olması, insana farklı düşünceler zerk ediyor.

Filmin yabancı dil öğrenimine de katkısı var bu arada. İzleyen herkes bundan sonra bir kelimenin farklı bir dildeki karşılığını hayatları boyunca unutmamacasına öğrenmiş olacaklar :)

Gael Garcia Bernal normal üstü oynamış. Luis Tosar ise parıldamış. Oynamayan oyunculardan biridir zaten. Sanki normale dönünce performansı artıyor elemanın.


También la lluvia (2010); 6 / 10



İzlediğim en farklı şeylerden. Evet, şey... Klasik film algısının oldukça uzağında bir yapım. Ortada senaryo denilebilecek bir şey yok. En azından hikaye öğesi içeren bir senaryo yok diyelim.

Film, kadraja insanı alıyor ve öylece ilerliyor, ilerliyor ve ilerliyor. Sonradan fark ediyorsunuz ki, yönetmen aslında insanlardan oluşan bir katalog albümü oluşturmuş. Albümün sayfalarını teker teker çevirmesini de görüntülemiş. Olay budur.

Sonuç olarak izlenmesi gereken bir yapım olmuş çıkmış. Üstüne basa basa film demekten kaçınıyorum. Olsa olsa buna 'bariz sanat' denir. İnsanların hayatlarına bu kadar yüzeysel görünümlü derin gözlemler yapabileceğiniz çok az sayıda olanağınız olacak hayatta. Bu şeyin değerini bilin :)

Du levande (2007) 6 / 10


 

Bu tarz filmlerin ilki diye Cloverfield'i biliyordum. 2008 yılındaki bu film, diğer filmlerin aksine soyut bir vizör yerine, tamamen karakterlerin elindeki reel bir el kamerası ile gösteriyordu her şeyi. Ve tüm filmin esprisi buydu. Filmin arkasındaki isimlerden en ünlüsü de JJ. Abrams'dı. Öyle aldı başını gitti film. Ve bence bir hayli de güzeldi.

Gelelim Rec'e. Meğerse bu tarzın daha öncesi de varmış. Zira Rec'in yapım yılı 2007. Eğer yapım aşamasında fikir çalmalar vs yoksa bu film daha bir ilk oluyor. Gerçi biraz bakınırsak çok daha önceden çekilmiş bu tarz filmler bulabiliriz diye de düşünüyorum bir taraftan ama sürpriz olsun diye bakınmayacağım ısrarla :)

Filmi biraz da korku-gerilim türüyle aramı kapatmak için izledim. Güzel bir tercihte bulunmuşum sanırım. Son zamanlarda izlediğim en güzel korku filmiydi. Ürkünçlük öğeleri bile aramızı bozamadı :)

Efendim neyse, eğer korku kültürünüz varsa bu filmi kaçırmayın. Korku türünden gayet de hoşlanmayan ben bile sevdim. İzleyin ve korkun :)

[Rec] (2007) 6 / 10




Nasıl ya? Nasıl yani...?

Bu filmi bu zamana kadar erteledim ya, daha ne diyeyim kendime bilemiyorum. Gerçi kaç yıldır adam gibi bir alt yazısı olmadığından zorunlu olarak erteledim ama yine de izlememiş olmak kesinlikle hataymış. Zira film anlaşılabilir bir yapım değil. Dünyanın en iyi alt yazısı da olsa, yine tam olarak anlaşılamayacaktır ilk izlemede Days of Being Wild.

Film öyle anlatılabilecek bir yapıda da değil. Başrolde karakterlerden ziyade aşk var, belirsizlik var, umut var, umutsuzluk var. Hayattan yenen tokatların acısını, başkalarından çıkartmaya çalışılmamasına rağmen çıkartmaya çalışan bir karaktere dönüşüm var. Herkes aşıkken, mutlu tek kişinin olmaması var. Alakasızlığın zirvelerinde dolaşan final sekansı var... Var bu filmde, her şey var. Tek şey yok; renk!

Wong Kar Wai'yi nevi şahsına münhasır diye bilirdim. El-hak, öyleymiş. Helal olsun, der, büyülenmişlikle karışık şaşkınlığımı bir kere daha gururla belirtir ve puan vermeden terk-i diyar eylerim bu filmin yorumundan :)

Days of Being Wild (1990) 8 / 1 0



'7.000 dolara nasıl film çekilir' diye bir ders olsaydı, bu dersin en güzel kitaplarından biri olurdu bu film. Ne Hollywood amcanın parlak kamerası ne de oyuncularından tekinde bile fondöten (doğru yazdım inşallah) var. O kadar hayattan bir film. İnsanları perdeye bakarken ulaşamayacakları farklı diyarlara götürmektense, absürtlükle karışık bir gerçekliğin içine çekmeyi yeğlemiş Robert Rodriguez. Başarmış da.

Yıllar önce izlediğim ve sanırım absürt filmlere hayran olmamı sağlayan Desperado filminin ilk ayağını oluşturuyor aynı zamanda El Mariachi. Normalde üçlemeleri kronolojik olarak izlerim ama tabii o zamanlar bunun farkında olmadığımdan kaçmış bu üçleme. Ama çok da fark etmedi. Zira tam bir üçleme demek zor bu seriye.

Lakin bir şanssızlıkla karşılaştım. Şansıma filmi İngilizce dublajla izledim. O akıcı İspanyolca'yı duymayı beklerken nasıl hayal kırıklığı oldu anlatamam. Neyse Robert Rodriguez'in izlemediğim nadir filmlerinden birini daha izlemiş oldum sonuç olarak. Böyle aykırı tipler, sinema dahil her yerde lazım.

El mariachi (1992) 6 / 10



Yıllardan 2001, aylardan Eylül'dür. Artık 'a'bd hiçbir zaman önceki gibi olmayacaktır...

Film olabildiğine duygusal, az biraz da eleştirel. Eleştiri kısmını tutarlılık sınırlarının içinde yapmayı çok da fazla takıntı haline getirmemiş ve bu rahatlığının semeresini, olaylar karşısında değişen insan psikolojisini yansıtmada oldukça başarılı kullanmış filmin yönetmeni ve aynı zamanda senaristi de olan Thomas McCarthy.

Hayat bazen birden duruyor sanki. Bir şey oluyor ve o zamana kadar hiç farkında olmadığınız durumunuz birden ayın on dördü gibi parıldıyor zihninizde. Genellikle de bu parıldayan şey, hayatınızın (aslında tüm insanların hayatının) ne kadar da boş olduğu türünden şeyler oluyor. Sonra hummalı bir ret psikolojisine giriyorsunuz. Bazı insanlar bu noktada şanslı olabiliyorlar ve mecalleri bitmeden bu uğraşlarının gereksiz olduğunu kavrayabiliyorlar. İşte tam burada filmimiz müziği adres gösteriyor. Tabii ki aşkla harmanlanmış olanından...

Arkadaşlar basit bir politik film gözüyle de bakabilirsiniz, güçlü bir bağımsız film gözüyle de. Öyle bir film olmuş. Ben fazlasıyla beğendim. Thomas McCarthy ve Richard Jenkins güzel iş çıkartmışlar.

The Visitor (2007) 7 / 10



Olumlu eleştirisi bol bir romantik komedi diye bilirdim hep bu filmi. Evet hakikaten de öyleymiş. Uzun süresi dışında, türü bağlamında kötü gelen bir noktası olması. Unrated versiyonunu izlediğimi belirteyim. Normalden 10 dakika daha uzun.

Günümüzde zincirlerini kırıp başa güreşen oyuncuların, 7 yıl önce yan rollerde olması bile filme artı puan katmış. Ama şu Owen Wilson'a bir türlü ısınamadım gitti. Olmuyor bir türlü, ne zaman görsem soğuyorum. Lütfen başrolde oynamasın bu abi. Bakalım bu sene izlemeyi dört gözle beklediğim Midnight in Paris'teki performansı bu düşüncemi değiştirebilecek mi? Rachel McAdams da idareten oynamış.

Boş zamanınız varsa, 'ağır' filmlerden yorulmuşsanız, kahkaha atmadan gülümsemek isterseniz güzel bir tercih olabilir Wedding Crashers.

 Wedding Crashers (2005) 4 / 10



Ders gibi bir film. Sinema tarihine yapılan atıflara hayran kaldım. Ki sinema tarihinin bir de benim bilmediğim derinliğini düşününce, kaçırdığımdan emin olduğum daha pek çok okkalı atıf olmalı.

Jean-Luc Godard, gerçekten farklı bir amca. Şu yazıda anmıştım kendisini, ileride daha detaylı anmak da lazım. Bu filmiyle de yeniden büyüledi. Çok farklı bir kamera kullanımı var. Resmen içindesiniz filmin. Hani en basit ifadeyle, röntgencilik yapıyorsunuz 90 dakika boyunca. Hem de hiç tanımadığınız iki insanın iç dünyasında.

Sadece başrolümüzün Humbrey Bogart'ın o karakteristik tavırlarını, olabildiğince çocuksu ve kendine güven içerisinde hayatına indirgemesi için bile izlenir bu film. Daha bunun Jean Seberg'i var :) İzleyin izleyin :)

Breathless (1960) 7 / 10



Üzülerek söylüyorum ki, beklentilerimin aşağısında kalan bir yapım olmuş Av Mevsimi. Filmi, çok öncelerden, yaklaşık 4-5 sene önce beklemeye başlamıştım. Ama vizyona girmesiyle beraber, şu anki izlediğim şeyle karşılaşacağımı anlamış ve ertelemekte fayda görmüştüm. Artık zamanı geldi diyerek izledim. İzlememiş olmayı yeğlerdim. Zira Yavuz Turgul'a yakışmamış bu film.

Baştan söylemekte fayda var. Bunları söylerken, tamamen Tavuz Turgul perdesinden söylüyorum. Yoksa film kötü değil. Hatta Türk sineması açısından bakarsak hayli iyi bir film. Ama Yavuz Turgul işte. Yeri ayrı isimlerden. Büyük isimler böyledir. Normal işler yapınca, daha düşük çaplı isimlerden daha fazla hayal kırıklığı yaşatırlar bünyeye. Olay budur.

Şener Şen'e, Cem Yılmaz'a değinmeyi gereksiz görüyorum. İkisi de çoktan aşmış durumdalar. Ve ikisi de bu filmde harcanmışlar. Yavuz Turgul'la iş yapmak varken, senaryoya bakılması ayıptır belki ama keşke oynamasalardı. Karakterleri çok zayıf yazılmış. Senaryoda zeka ışıltısı bulmak çok zor. Biraz zorlarsam 2-3 tane bulurum. Onlar da ne yazık ki zorla hikayenin içine sokuşturulmuş ayrıntıdan öteye gidemeyen şeyler.

Türk sineması için iyi, dünya sineması için normal ama Yavuz Turgul sineması için zayıf bir filmdir sonuç itibariyle Av Mevsimi. İzleyin ama yine de :)

Av Mevsimi (2010) 5 / 10
Devamını Oku

9 Ekim 2011 Pazar

Submarine (2010) - 80'leri Özleyen Var Mı?

 Orijinal boyutu için tıklayınız

Birileri çıkıp, Hollywood gibi bir endüstri oluşturup piyasaya tamamen egemen olsunlar. İstedikleri gibi at koştursunlar perdede. İstedikleri insan tipine ulaşmak için senaryolarının içindeki 'iyi' elemanları, istedikleri insan modellerine uygun yazsınlar. Sevmedikleri milletleri, ülkeleri ve de insan tiplerini hep kötü karakterlerle eşleştirsinler. Kendilerine uygun ahlak anlayışını yegane doğru gibi algılatmaya çalışsınlar. Kendilerinden olmayanları her daim terörist görsünler ve dahi göstersinler. Ve o kadar yüzsüz olsunlar ki bu at koşturanlar, kelimeler artık işlemesin onlara. Yüzsüzlükleri, yegane karakterleri olsun. Ve bu sayede birileri de çıkıp 'hopppppp' demek zorunda hissetsin bunlara. Öyle bir hop densin ki... Hollywood'un nicelik olarak binde biri kadar olamamalarına rağmen, nitelik olarak katlarca önüne geçsin bu hop deyiciler. Hayatı algılama şekillerindeki orijinallikleri perdeden akıtsınlar, yine kendilerine has 'rahatlıklarıyla'.

Sinema lütfen böyle bir şey olmaya devam etsin. İnsanların hayatlarında her zaman yaşanagelen süreçleri, bu kadar yalın ve orijinal bir şekilde anlatan insanlar asla kopmasınlar sinemadan. Sayıları hep artsın, daha da artsın ve en çok bu tip insanlar doluşsun kamera arkalarına. Ve tam da bu kronolojiye uygun olsun bu gelişim süreci. Sonda kazananların 'iyiler' olmasını, ilk kazananların 'kötüler' olmasına borçlu olalım. Ve sinemadaki bu gelişim, tıpkı sinemasal bir kurguyla olsun...

İşte böyle bir film bu. Neler neler denir bu filme, hem de neler neler. Algılamaya başladığımız dünyaya, biraz biraz mana yüklemeye başladığımız ergenlik dönemindeki o çalkantıları bu kadar güzel kurgulaması bile yeter. Daha aşk sancısının, insanı yedisinde de yetmişinde de akıl almaz bir biçimde nasıl 'başkalaştırdığı' var. Ki girişte de değindiğim üzere, sinemanın büyüsünü Hollywoodvari yansıtmaktansa tamamen insan yalınlığına uygun bir uslüba sahip olması var.

Hayat ne kadar komikse film de o kadar komik. Gözler yaşarmıyor belki ama iki tebessüm arası asla çok açılmıyor. İlla bir 'saf komedi' sahnesi gelip çatıyor zihninize. Ruhunuza çökmüş hüznü, dramın dibine vurulan diyalogların metin aralarında hep bir aldatma kaygısı yaşatıyor film size. İngiltere atmosferini de iyice yansıtıyor film; karanlığı, sadeliği, hayattan kopmuşluğu ve bu kopuşun rehavetimsi etkilerini...

Yönetmeninden haberim yoktu filmin. Sonradan fark ettim ki, çok izlemek istediğim dizilerden The IT Crowd'un oyuncularından biri olan Richard Ayoade imiş filmi yazıp yöneten. 33 yaşında genç bir adamın, böylesine güzel bir filmi ortaya çıkarmış olmasına mı sevineyim, daha genç olmasından dolayı önümüzdeki senelerde bunun gibi daha çok film yapabilecek olmasına mı sevineyim, aradayım şuan. Sanırım toplayıp hepsine birden sevineceğim :)


Filmin başka bir genç yıldızı daha var. Bu tamamen genç bir yıldız. Yaşı 19 ama en az 60'lık oynamış! Bu elemanı da henüz tanıdım bu filmle ve ismini kaydettim hafızama. Zira Craig Roberts ismini çok duyacağız gibime geliyor. Son zamanlarda izlediğim en güzel genç performanslarındandı. Eğer kendi yaşamında da canlandırdığı karakter gibi birisi değilse, izlerseniz bu dediklerimi doğrulayacağınıza garanti veriyorum.

Müziklerle film çok uyumlulardı. Cana can katar babındandı diyebilirim. Filme ruh katmışlar. Alex Turney'e ayrı bir selam çakalım. Tiz vakitte filmin soundtrack albümü dinlenile!

Uzatmamak üzere başlamıştım ama yine biraz uzadı sanki. Filmi izleyin derim. Hele biraz İngiliz sineması çekiyorsa canınız, kaçırmayın. 2010 yılının 'ayrı bir kenarda özenle korunası filmleri'nden biri olmuş kısaca Submarine. Ben sevdim, siz de sevin :)
Devamını Oku
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...