13 Temmuz 2011 Çarşamba

TED Konuşmaları - Elif Şafak: Kurgunun Politikası

Kitap bitirmekle ilgili sorunları olan biri olduğumu artık çoğunuz biliyor gibisinizdir sanıyorum. Son zamanlardaki okuma salvolarımın da farkındasınızdır büyük ihtimalle. İşte durduk yere bu okuma salvolarını sıklaştırmamı sağlamış kişilerin belki de en önemlilerinden biridir Elif Şafak. Kendisine medyamız ve daha bir çok sebepten ötürü fazlasıyla uzaktım geçtiğimiz yıllar boyunca. Ama 2009'da yayımladığı Aşk kitabını (daha doğrusu romanını) okuduktan sonra kendisine olan bakışım neredeyse tamamen değişti. (Kitabın dünya görüşüne fazlasıyla itiraz ettiğimi de eklemeliyim). Tabii ki ilk okuduğum kitabı buydu ve hiçbir kitabını okumadığım halde utanmadan şöven bir uzaklık koymuştum araMa*. Neyse bu konu biraz sıkıntılı sonraya erteleyelim bunu, konu başka şimdi.

Genelde, konusunu siyasetten, kültürden, çeşitli dünya sorunlarından, güncel meselelerden vs. alan 1-2 sayfalık yazılar yazıyorum. Daha öncesinde de siyasetten ve ideolojilerden sıyrılmış tamamen kişinin kendi iç dünyası temelinde yükselen bir iç derinlik diye tabir edebileceğim konularından almış olan amatör çalışmalarım da olmuştu. Romanlarla hiç alakadar olmadığından kendi yazım sürecime böyle devam ederim diye düşünüyordum. Ta ki, yukarıda da değindiğim üzere, Aşk'ı okuyana kadar.

Bu arada, bunları söylerken biraz tereddüt ettiğimi itiraf edeyim. Zira bendeniz popüler olan "şey"lerden kaçan biriyimdir. Bununla, Aşk'ın ülkemizin edebiyat tarihindeki en popüler olmuş kitaplardan biri olmasını üst üste koyunca sanırım itiraf ihtiyacını neden hissettiğim biraz netleşiyor. Ama durun eller hemen taşlara gitmesin, savunmam henüz bitmedi :) Yine de okumazdım kitabı ama artık biraz da olsa fikir edinmek gerekliliği hissettim popüler olan şeyler hakkında. Kalbim tatmin velhasıl, kitabın harı iyice geçtikten sonra okudum Aşk'ı :P

Kitabı okur okumaz, daha önceden birkaç esaslı türdeşinin attığı temeli tamamlarken buldum Aşk'ı. Artık roman türüne çok daha sıcak, dahası içeriden bakıyordum. Tabii zaman, bu süreci daha da olgunlaştırdı ve artık aklımın bir köşesinde roman yazma fikri iyice canlı bir yaşam sürmeye başladı. Özellikle son birkaç gündür de bu canlı yaşam, durumu bir hayli abartmış durumdaydı. Artık bu fikrin, ete-kemiğe bürünme arzusunun karşısında daha fazla durmanın yarardan fazla zarar getireceğini düşünmeye başladım ve roman yazmakla ilgili araştırmalar yapmaya başladım. Bu arayışlar sırasında karşıma, tüm bu süreci tetikleyen baskının belki de ilk taşan damlası olan Elif Şafak'ın, uluslararası bir organizyonda yaptığı konuşması çıktı. Konuşma, methini çokça duyduğum bir kuruluşun bünyesinde gerçekleşmiş. Tabii hemen izledim ve "kalemi güzel ama hitabeti nasıl olaki?" diye merak ettiğim Elif Şafak'ın, bu soruma cevap aldığım ve genel hatlarıyla fecii beğendiğim bir "şey"iyle karşılaştım.

Konuşma hitabet olarak bana renksiz gözüktü ama Elif Şafak yine kalemini konuşturmuş belli ki. Zira konuşma, konuşmadan ziyade önceden usta bir kalem tarafından itinayla yazılmış fevkalade bir metnin zihinden okunması gibi. Bu arada sadece bir gözlem bu. Elif Şafak'tan bir şey götürmesin bu tespit. Elif Şafak hala can-canan kıvamında yaşıyor gönlümde :)

Konuşmayı görünce hem Elif Şafak'a kendimce bir teşekkür edeyim dedim, hem de bu güzelliğe başkalarının da şahit olmasını istedim. Haydi buyrun.

Videonun hemen altında -farkettiğiniz üzere- altyazı seçebileceğiniz güzel bir buton var. Kullanınız efendim :)

*) Birkaç mailden sonra haşiye düşeyim istedim. Efendim bu M'deki anlam şudur;
Nazarımca, mesafeler hep kendi açından konulur. Zira mesafe koymak, hele de bu denli salakça bir sebepten dolayı konulduysan, o mesafe Hakkla senin aradanki mesafedir. Kadının gram suçu yoktur bunda. Yani aranız değildir o. Senin kısmına düşen ARAdır, uzayan ara!

Devamını Oku

11 Temmuz 2011 Pazartesi

11 Temmuz'u Unutma, Srebrenitza'yı Yaşat!

*

O medeniyet beşiği denen şey(!), bir küresel savaş atlatmış. Yetmemiş bir ikincisini atlatmış. "İçindeki vahşet bu kıyımlardan sonra tükenmiştir herhalde" denmiş, bu sefer de en az başlatmak kadar kötü olan bakmak(!) zalimliğini gerçekleştirmiş...

Her insanın özünün temiz olduğuna inanırım. Bunu da birçok argümanla desteklemeyi her zaman başarmışımdır. Lakin bu ve benzeri günler, şöyle bir durup o kadar da hümanist olmamam gerektiğini hatırlatır bana. Varoluşunu barbarlığa borçlu olmasını geçtim, varlık süresinin birkaç katı süresini cehaletle geçirdi, bu Şey(!). O da yetmez gibi, gitmiş insanlığın şahit olduğu feci büyüklükte -hem de- 2 tane savaş armağan etmiş bizlere. Onunla da yetinememiş olsa gerek, gözlerinin önünde sayısını tam olarak bilemediğimiz ama resmi kayıtlara göre 8372 kişinin topluca katledilmesini gayet pişkince izlemiş.

Şimdi bu tabloya bakarak lütfen birisi söylesin bana, nasıl bu inanışıma devam edeceğim ben. Nasıl, her gördüğüm insana iyi duygular beslemeye devam edeceğim? Diyelim ki bazı insanların bazı yanlış hareketleri var, nasıl bu bazı insanların birgün değişeceğine inanacağım? Bu inancımı korumayı nasıl başarıp, nasıl diyalog kurmaya devam edeceğim?

Ümitsizlik, bazen gerçekten de çalınacak yegane kapı oluyor...

...

... Ama mü'mine ye's yok! Yine de tüm bu olanlara rağmen, en azından bir daha böylesine vahşetlere şahit olmamamız için yada en azından şahit olacaksak bile bu denli şedit bir şeye şahit olmamamız için ye'se düşmemek lazım geliyor.

Tam kendimi böyle motive edecekken bir bakıyorum, yaşamının baharında gençliğinin zirvesindeki müslümanlar bugünü es geçiyorlar. Bugünü anmak yerine, biri ayrıldığı sevgili(!)sine sövüyor. Bir başkası futbol üzerine güzellemelerle meşgul...

...Ve evet yine yeniden ümitsizlik dehlizleri tek yaren oluyor, ye'si az önce listeden çıkaran bendenize!

Çok fazla ileri gitmek istemiyorum ama 16 yıl önce masum canları katleden sırplardan ne farkı var ki, bu vahşeti unutan duygu katillerinin!? Onlar zahir ahmaklıklarının gerekliliklerini yerine getiren KARANLIK ruh müsvetteleri. Peki siz? Sizin bu UNUTUŞUNUZ'u neye yoralım?

Son olarak "Pervane için ateş ne ise, Mavi Kelebek için de masumiyet odur!" der, en içlisinden bir vesSELAM çekerim, şimdilik.

Allah tüm zalimlere yeter (inşaAllah)!

*) Daha başka fotoğraf koyamadım. Kin var evet içimde, bu katliamı yapanlara. Ama bizi insan yapan şey, HAKKlı kinimizden öte içimizdeki Rahmettir. Lütfen Bosna'ya kadar gidip topraklarına su dökemiyorsak bu masumların, bari gözyaşlarımızla giderelim ruhlarının susuzluğunu!

Mehmet Bulut...
Devamını Oku

8 Temmuz 2011 Cuma

Sagopa Kajmer - Saydam Odalar; Albüm Değerlendirmesi


Evet arkadaşlar "8 Temmuz diyordun, işte geldi 8 temmuz" durumundayız bu sabah itibariyle. O kadar bekledik Sagopa Kajmer'in yeni albümü ve nihayet bu sabah kavuştuk zat-ı raplerine. Dinler dinlemez hafif bir değerlendirme yapasım geldi. Zira her Sagopa Kajmer albümü gibi, bundaki parçalar da dinleyicileri böleceğe benzer. Kendince tarafını ilk belli edenlerden olalım. Tabii her Sago albümü gibi bunda da, zaman feci şekilde yapıcı rol üstlenecektir. Dinleyip o kadar da beğenmediğimiz parçalar, birkaç hafta sonra vazgeçilmezlerimizin arasında kolaylıkla yer bulacaktır. Hadi bismillah deyip ufak bi değerlendirme yapalım.

İnsafa Gel
Efendim bu parça garip bir parça. Albümün giriş parçası olmasından mıdır bilmem, ilk dinlediğimde garip geldi. Kötü desem değil, enfes desem değil, ortalama desem yine değil... İnişi çıkışı bolca bir parça. Melodisi sağlam, sözler genel-geçer Sago vuruculuğuna fazla yakın değil... Ama yine de zamanla sözler oturuşacaktır diye düşünüyorum. Zira var bu parçada bir şeyler hissediyorum :) Gözden çıkarmış değilim vesselam.

Galiba
Bu parçaya Saydam Odalar'ın yıldızı diyebiliriz. Hatta -ebilme eki fazla bile. Sago da o denli güvemiş demekki, albümü oluşturan parçaların sayısından bile fazla versiyonunu eklemiş albüme. Fazlaca güzel diyebilirim ilk izlenim olarak. Hani Sago deyince akla ilk gelen nakarat enfesliği sendromu var ya, o sendrom tüm benliğiyle egemen olmuş bu parçaya. Feci halde sarıyor nakaratı ve sözler fazlasıyla güzel. Şimdilik Sago'yla paylaşıyoruz albümün en tavan parça koltuğunu hakeden isim konusunda diyebilirim.

Herkes
Şimdi öncelikle şöyle bir durum var bu parçada. Sample'si İndian. İstisnalar Kaideyi Bozmaz'dan bu yana nerede İndian sample görsem, biterim. Sagopa da sample bulma işini zaten en iyi yapan elemanlardan. Zamanla daha da oturacağından ümitliyim. Sample'ın İndian olmasına rağmen daha da oturmasına gerek var diyorum şimdilik.

Kaç Kaçabilirsen
Albümün ilk feati. Tabii Kolera ile. Her ne kadar bazıları gibi antiKolera dolaylarında takılmasam da neden feat olayını bu denli abartıyorlar anlamıyorum. Yapın ayrı ayrı, dinleriz biz :) Sago bekliyoruz, Kolera görünce olmuyor... olmuyor... Buna rağmen parçanın nakaratı albümün en ritmik nakaratlarından. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim. Parçanın girişi feci derecede Sagopa Kajmer'in başka bir parçasının tıpkısının aynısı. Sago ne yapsa vardır bir hikmeti deyip geçiyoruz bunu da.

Çünkü Bir TEK Yol Var
Bu parçanın her şeyini geçtim, sözler beni fecii derecede taklit etmiş :) Sago'yla bazı görüşlerimizin uyması ne kadar güzel bir duyguymuş meğersem :) Bu parçanın tekniğini vs gözden kaçırıyorum, sözlerini ön plana alıyorum ve seviyorum efendim. Nokta :)

Bu İşlerden Elini Çek
Şunu anlamıyorum gitti. Abicim sen Sago'sun, hala ne diye çoluk çocukla uğraşıyorsun ya? Zirveden aşağılara bakmak tehlikeleridir Sago'm. Yapma bunu. Bu melodini, böyle giderlere ne diye harcarsın. Yok illa klasik rap yapacağım diyorsan zaten seninle işim olmaz, baştan söyliyim :) Azarın geldiyse başka mercaları seçmen daha mantıklı olacaktır. Sen işine bak, başkasını sallama fazla. Parça iyi bu arada :)

Ardından Bakarım
Bu parçayı zaten bilmeyen varsa, bu albümü ne diye dinler meraktayım. Ama yine de adetten yazalım. Geçtiğimiz sene zaten siteden paylaşmıştı Sago bu parçayı. Diğer dağıttığı parçalar gibi bu da gayet güzel. Eğer daha önceden dağıtılıp, aşina olmasaydım feci derecede parlatırdım bu parçayı. Şu haliyle bile albümün yıldızlarından diyebilirim.

Genel itibariyle sönük bir albüm olmıuş. En azından şimdilik bende oluşan algı budur. Ama bu demek değildir ki, kötü olmuş. Aksine Sago olmanın dezavantjı bu. Sen gidip bi KİTS yaparsan, ondan sonra ne çıkarırsan çıkar onunla kıyaslanır yaptığın şey. Hal böyle olunca da böyle bir sonuç çıkar ortaya. Her sene 6-7 parçalı da olsa Sago albümü görmek isterim. Durmak yok Sago, devam...
Devamını Oku

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Sagopa Kajmer'in Son Albümü - Saydam Odalar


Müjdemi isterim :)

8 Temmuz Cuma günü, Rap müziğinin Türkiye'deki en değerli temsilcisi olan Sagopa Kajmer'in son albümü çıkıyor. Her ne kadar siyasi-dini yorumlarını fazla paylaşmasam da Yunus'un*, adamın parçaları tarifi imkansız duygular yaşatır insana. Sırf rap müzik yapıyor diye hala birçok insan tarafından görünmezden gelinse de gerçekten kayda değer insanlardan kendisi. Harbi harbi cümle mühendisi diyebileceğim insanlar listesi yapsam, çok iddialı sıralardan olmasa da o listede yer alacağına garanti verebilirim. Velhasıl iyi adamdır, dinlenilmelidir, tanınmalı ve daha çok ergen gençler dinliyor diye meydanı onlara bırakmamalıdır. Sagopa önce bizimdi :)

Albümle ilgili içerik bilgilerini de içeren offical açıklamayı ekleyip, cuma günü bizlere double bayram yaşatacak Sagopa Kajmer'e selam iletip, aktif bekleme moduna girelim efendim :)

VE TEKRAR SAGOPA KAJMER!…
Rap müziğinin Türkiye’deki en önemli temsilcisi Sagopa Kajmer (Yunus Özyavuz) yepyeni projesi ”SAYDAM ODALAR”la tekrar sizlerle. İlk başta ”Galiba” isimli şarkısına bir single cd çıkarmayı planlayan Sago,daha sonra bu fikri genişletmiş ve mini bir albüm hazırlayacağını duyurmuştu.Toplam 6 yeni şarkı içeren Saydam Odalar albümü aynı zamanda Sagopa Kajmer’in 2010 senesinde internetten hediye olarak verdiği ve insanlar tarafından çok sevilen ”Ardından Bakarım” şarkısını da içinde barındırıyor.Eşi ”Kolera (Esen Özyavuz)” ile 2 yeni ortak çalışma yapan Sago,bu albümünde de Kolera hayranlarını mutlu ediyor.Galiba adlı yeni şarkısının birçok farklı mixini içeren Saydam Odalar adlı yepyeni Sagopa Kajmer albümü toplam 16 şarkıdan oluşan arşivlik bir rap ziyafeti.
Albümü 8 Temmuz Cuma günü tüm müzik marketlerde bulabilirsiniz.

*Evet asker arkadaşım :oleyo:
Sonralardan not: Yok arkdaşlar şaka yapıyorum. 12 tane soru geldi yavv yarım saatt. Daha askere gitmedim bile :D Ne iyi olurdu ama :P
Devamını Oku

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Bağdat'ta Ölüm: Hallac-ı Mansur - Kitap Üzerine

5 sene olmuş, 5 koca yıl...

Tüm hayatım boyunca en fazla 8-9 kitap bitirmiş olmamdan hasıl olan utanma duygusu, her pazartesi rejime başlamaya niyet eden teyzeler gibi, her yeni doğan güneşle düzenli kitap okumaya niyet etmemi sağlıyordu. Tabii o teyzeler gibi ben de bir hayli mahirdim bu koyulan hedeflere riayet etmemekte. Hatta bir ara öyle ustalaştım ki bu konuda, artık kitap okumaya başlamayı bile aklıma getirmiyordum*. İşte tam böyle bir zamanda kazanılmış üniversitenin verdiği gazla, yine yeniden bu "pazartesi sendromu"m hortlamıştı. Tam da bunun üstüne, okula kayıt olmaya gittiğimde okulun önüne açılan kitap sergisini görmüştüm. Tabii durur mu deli gönül..?

Evet, durmadı! Durmadığı gibi bir hayli de hızlı girişti işe. Okula yeni başlamanın verdiği ekonomik zafiyet yetmezmiş gibi bir de 4 ay boyunca kitap taksiti ödemiştim**. İşte bu güzel anımın meyvelerindendir şu başlığa ismini veren kitap.

Tabii hal böyle olunca diğer sözde başlamalarımdan biraz farklı olmuştu süreç. Gerçekten de başlamıştım okumaya. Ama nasıl bir antiokuma neferiysem, tüm bunlar sayesinde bile sadece 80 sayfa okuyabilmiştim. Bırakış o bırakış...

Ve geçen hafta, artık okuma zamanı geldi diyerek aldım kitabı elime.

Öncelikle fazla bir yorum yapmayacağımı söyleyeyim bu sefer. Zira Hallac-ı Mansur biraz farklı tiplerdendir, kendimi yakın hissettiğim tarihi şahsiyetlerdendir. Eğer kişiliğiyle ilgili bir şeyler söylersem kitap güme gider.

Yaşadığı dönem itibariyle linç edildiği için hakkında sağlam kaynak olmadığına inanıyorum Hallac'ın. Nasıl olsun ki? İçinde yaşadığımız teknoloji çağı devletlerinin bile yakın geçmişleriyle ilgili yazılmış resmi tarihlerin ne kadar çarpıtılmışçasına yazıldığı çıkıyor her gün her hafta. Garibim 10. yüzyıl ortaçağı, nasıl objektif devlet tarihi yazsın!?

Onun içindir ki Hallac-ı Mansur hakkında okuyacağım her şeye, aslında doğru olmama ihtimallerinin ne kadar yüksek oldukları önkoşuluyla başlarım her defasında. Bu kitaba da öyle başladım nitekim. Gerçi bu sefer o kadar da zorlanmadım bu çabamda. Zira yazar sağolsun öyle bir kişilik çıkartmış ki ortaya, sanırsın melek. İnsanların Hallac'ın başındaki haleleri*** görmemeleri neredeyse imkansız yani, o derece :) Öyle bir adam yaşasa o dönemde bırak katledilmeyi baştacı edilirdi velhasıl.

Tabii eğer yazarı tanıyorsanız, nasıl bir beyin yapısına sahip olduğunu biliyorsanız bunlar çok da garip gelmiyor size. Hele bir de bu fikir yapısının, Orta Doğu coğrafyasını istedikleri gibi şekillendirme emellerini, bitmek bilmeyen çabalarıyla her daim yaşatan o kahrolasıca ekonomi-din politikasının fikri altyapısını oluşturduğunun farkındaysanız, her şey yerli yerine oturuyor.

21 yüzyıl İran'ıyla, 10. yüzyıl İran'ını gram farksız resmeden bir yazar, kusura bakmasın ama bunları duyar benden. Duymalı da. Tamam hani "siz kötüsünüz, pissiniz, barbarsınız, hani sizin o inandığınız din var ya feci feci, ııyyyy. Hayvanlara anlatsan, inanmaz beaa. Bırakın bırakın o dini siz" demek istiyorsun anlıyoruz da, abi biraz sakin ya. En azından ima eder insan. Ne bu şiddet ne bu celal hacım? Yetmedi mi asırlardır dökülen kan? Sanattan ne istersin breee adam?****

Neyse efendim, işte öyle işgüzar bir yazarımız var karşımızda. Belli ki bazılarının çok hoşuna gitmiştir bu çaba. Elimde tam da yazara göre bir şiir şerhi var, benden ona gelsin; İyi Adama Bir İki Soru. Ah Wolfgang'ım ah Günter'im ah Lerch'im :)

Kitaba dair şöyle de bir arka kapak yazımız var;
Adamın çaresiz bir şekilde oynattığı kolunun ucundaki korkunç yaranın çürümeye başladığı açıkça belliydi. Fakat bu kanlı et yığını tüm işkencelere rağmen insanlığından bir şey yitirmemişti. Çarmıhın önünde duran bir cellat, işkence gören adamın vücuduna iki çivi daha çakmakla meşguldü.

Çekici indirdiği anda adamın vücudundan fışkıran kan sütunu geniş bir kavis çizerek meydanı kaplayan tozların arasına karışıyordu. Fakat kurban kahkahalar atarak öyle bir gülüyordu ki, yanaklarından aşağı yaşlar süzülüyordu. bunun sebebi çektiği şiddetli acı olabilr miydi?

Rüstem Efendi'nin sesi duyuldu: "Bu alem el-Hallac."

Haşiyecikler:
* Kabul et güzel espri :)
** Abi gaza gelmişsin bir anını anlatıyorsun. Şöyle ağız tadıyla "o zamanın parasıyla ne paralar ödedim beaa" diyemiyorsun :) Eflasyona alışmak mı, eflasyondan kurtulmak mı daha iyi/kötü bilemedim şimdi :)
*** Yazarken aklıma geldi, paylaşayım dedim efendim. Bi de bunun şarkısı vardır; Beyonce-Halo. Dinlerken halkaları gördüğüm olmuştur, daha ne diyim :) 
**** Tabii ki abartıyorum :)
Devamını Oku
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...