2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Temmuz 2012 Pazar

Die Papstin (2009) & Punch-Drunk Love (2002)


Efsane mi, gerçek mi olduğu hiçbir zaman çözülemeyecek vakıalardan biri üzerine, tamamen ilgili mevzu üzerinden ilerleyen bir film Pope Joan.

Agora ile çıktıkları yıldan beri dikkatimi çekiyordular. Agora'yı aradan çıkarınca, bunun ne suçu var, diyerekten izledim. Anlaşılması güç gerçekten, bir hayli düzgün bir yapım olmasına rağmen izlenme oranı çok düşük bu filmin. Belli ki Vatikan'dan kaynaklı bir durum ama yine de gerçekten çok az izlenmiş. Vatikan'ın bu yönlerini fena halde başarılı buluyorum. Birkaç istisna dışında, kendilerinin aleyhine işleri ortadan silme konusunda çok mahirler. Kutluyoruz kendilerini!

Devamını Oku

9 Ocak 2011 Pazar

The Rebound (2009) - Aşkın Yaşı Mı Varmış


Neredeyse son 1 haftadır izlediğim hiçbir filmden etkilenmedim. Son zamanlarda iyice sıklaştı, bu ''etkilemeyen filmler''in seri oluşturmaları. Sebebini hala bulabilmiş değilim ama derhal çaresine bakmam lazım. Zira ruhsuz olunca bir iş, hiç tadı tuzu kalmıyor o olayın. Hadi para için yaptığınız iş olsa, ''mecburum'' deyip katlanırsınız ama böyle sırf zevk için yaptığınız şeylerse ruhsuzlaşmaya başlayanlar, durum ciddi s.o.s'ler veriyor.

Bu sefer bu kötü seriyi bozan can simidimiz The Rebound oldu. Aslında tamamen boş-beleş bir film sanıyordum kendilerini. Özellikle Catherine ablamla Justin Bartha'nın başrollerde olması, iyice öylesine bir film imajı oluşturdu gözümde. ''Boş-beleşse niye izliyorsun ki'' denilebilir ama cevabım var tabii buna :) Uykuya dalma sorunu yaşayan ve önemsediğim filmlerin hiçbir sahnesini kaçırmama takıntısı olan biri olarak, uykuya dalarken bu tür filmleri kullanıyorum! Bu planlı film öğütme sistemim hem uyumama yardımcı oluyor hem de bunda olduğu gibi ara sıra sevebildiğim filmleri keşfetmemi sağlıyor. Bir nevi win-win durumu.

Film, konusunda da geçtiği üzere ilişkilerdeki yaş farkı üzerine kurulu. En ''geniş'' toplumlarda bile tedirgin yaklaşılan bu durumu olabildiğince güzel anlatıyor film. Her ne kadar vasatı anca aşabilse de, yine de çok güzel bir tad bıraktı bende. The Rebound çok büyük beklentilere girilmeden izlenirse, klasik romantik-komedilerin o gereksiz cıvıklıklarından uzak havasıyla yeteri derece sevdiriyor kendini.

Klasik romantik komediler demişken, filmi sevmemi sağlamış en güçlü damarı söylemem lazım. Bendeniz hafif melankoliğimdir. Ama ucundan yani, öyle abartılı değil. Filmde bunu bulmuş olmamdır sevmemi sağlayan şey. Yersiz şebeklikler yerine, böyle tadında hüzünler her zaman daha leziz gelir bana. Son yıllarda bu damarın biraz biraz romantik-komedilere de bulaşmış olması sevindirici. Zamanla bu hafif hüzünlerin, zalim acılara evrimini de görürüz inşAllah. Tamam itiraf ediyorum; bildiğin Mr. Melankolik'im :D

Ufak bir günah çıkarma da yapayım. Filmin yönetmeni ve senaristi olan Bart Freundlich'den bihaberdim. Gerçi henüz pek bir şey yapmamış. Yakın çevresi dışında pek tanıyan yoktur sanıyorum ama bu filmle benim dikkatimi çekmeyi başardı kereta. Ufak ufak takipteyim kendilerini. Biraz daha cesur olabilirse önü açık gibi geliyor. Gerçi cesurluğunda pek bir sıkıntı yok. Film Amerikan yapımı olmasına rağmen ABD'de vizyon görmedi. Buna rağmen yapımcılarını ikna etmiş olması, takdire şayan. Belki de kendisinden bağımsız bir durumdur bu ama yine de dikkatimi çekti :)

Bu arada filmde ufak da olsa güzel ülkemin en güzel şehrinin, benim açımdan en güzel yerini görüyoruz. Hem de Saadet Işıl Aksoy eşliğinde. Gerçi 6-7 saniye bir şey ama insan seviniyor beaa :)

6 / 10
Devamını Oku

10 Aralık 2010 Cuma

Julie & Julia (2009) - Bir Blog Macerası


İzleyeceğim filmleri çok çeşitli sebeplerle seçerim ama bu çok çeşitli sebepler sabittir. Yönetmenini takip ediyorumdur, çok sevdiğim bir oyuncu oynuyordur, konusu dikkatimi çekiyordur, afişi çok sevmişimdir vs vs. Ama ilk defa afişteki yazıdan etkilenerek bir film izledim: Based on Two True Stories. Biyografik, otobiyografik filmlere alışığız da 2 farklı hikayenin kurgusu nasıl olur diye düşündün görür görmez. İşin içinden çıkamayınca da ''yaslandım arkama bastım playe''.

''Bir Nora Ephron filmi'' olduğu için nasıl bir şeyle karşılaşacağımı bildiğimden, tüm sıcak atmosferine rağmen avucuna alamadı film beni. Artık başka şeyler yapma vakti gelmiş Nora'nın. New York'un kenar mahallerinde oturup, Manhattan'da çalışan genç kadın karakter... Bu karakterin yakın arkadaşlarından bir hayli uzak olması... Manhattan'ın şaşaasının altındaki o yalnızlık duygusunun insanları depresip ruh haline sokması... Daha neler neler.

Üzerinde durulan bu mesajlar kesinlikle yanlış değil lakin bu gibi tespitlerin -''dersimiz: küreselleşme pistir'' gibilerinden- her filmde tekrar tekrar yer alması beni biraz zorluyor. Yoksa toplanılan -ama ruhen bir araya gelinemeyen- arkadaş toplantıları gibi çok güzel sahneler mevcut filmde.

-Blog sahibi olarak, filmin ana olaylarından birinin blog -hatta blogspot.com- olması,
-Yazmakla alakadar biri olarak, kitap çıkarmanın ne denli zor bir şey olduğuna değinilmiş olması,
-Amerikan siyasi tarihiyle ilgili biri olarak, Joseph Raymond McCarth dönemine şiddetli göndermelerin olması,
filmi bir tık daha sevimli yaptı gözümde. Bu sevimliliğini de üst düzey oyunculuklarla süslemiş olması, türü içinde aklımda kalacak filmlerden olmasını sağladı Julie & Julia'nın.

Meryl Streep'e artık bir şey demiyoruz. Malum, insan değil o bir aktris!!! Amy Adams son yıllarda daha bir dikkat çekiyor ama artık daha sağlam ve üst düzey yapımlarda rol almalı. Stanley Tucci'nin hep hakkının yenildiğini düşünmüşümdür. Bu filmde de yenmiş...

Ve-l hasıl izlediğime kesinlikle pişman değilim. Eli-yüzü düzgün bir yapım olmuş. Süresi bu kadar uzun olmasa sıkılmayacağınıza da garanti verebilirdim ama sıkılmamak elde olmuyor, bu gibi filmler 2 saatten fazla olduklarında...

6 / 10
Devamını Oku

8 Aralık 2010 Çarşamba

The Secret in Their Eyes (2009) - Gözler...


Dünkü yazıya (The Ghost Writer) şöyle bir giriş yapmıştım; ''Son zamanlarda izlediğim filmlerde hep yanlış tercihler yaptım. İzledikten sonra hiçbiri hakkında en ufak bir şey bile yazmak istemedim. Baktım olacak gibi değil kenara kaldırdığım izleme listemi gündemime aldım ve ne oldu dersiniz; dakika bir gol bir.'' Bu sonuçtan sonra haliyle listeye devam ettim, bilin bakalım ne oldu: dakika 2 gol 2 :)

Çok sevdiğim bir kavram vardır; dinginlik. İlk anda uyandırttığı sinik-pasif-edilgen anlamı, biraz düşününce tam zıtlıyla değiştirtir insana. Çünkü o ilk anda uyandırdığı anlamlardan belki de en ırak kavramdır dinginlik, bana çağrıştırttığı güç ve aşırılık anlamlarıyla. İspat mı istiyorsunuz, alın size Pasifik Okyanusu. Hem en büyük okyanus olacaksınız hem de isminiz PASİFik olacak... Buradan çıkan tek sonuç, bizlerin kelimeleri kavramsallaştırırken çok dikkatli olmamız gerekliliğidir. Bunu hatırlatın sonra açalım...

Evet kesinlikle bu film de, bu kelimeyle anlatılabilecek filmler arasında. ''Tek bu kelime yetmez, biraz daha aç'' diyorsanız da buyrun: öyle hıpır-zıpır kovalamacaların olmadığı, kadın bedeninin metalaştırılmadığı, diğer filmlerden farklı olmak için hüpper efektlerin kullanılmadığı filmlerden The Secret in Their Eyes (Stadyum olayı var ama demek istediğimi anladınız siz). Bu popülist enstrumentalleri kullanmamakla kalmayıp, üstüne tutku, intikam, adalet, aşk, pişmanlık, gerilim, dostluk, fedakarlık gibi -derinliği herkesçe(!) malum- öğelerle bezenmiş güzel bir kurguya sahip olması da, filmin -nazarımda- dinginlik payesini neden hak ettiğini açıklıyor sanırım.

Aslında filmi uzun süredir izlemeyi düşünüyordum. Fakat Akademi'den En İyi Yabancı Film Ödülü'nü alınca filmden soğumuştum. The Hurt Locker'i hala izlemedim ama ortak kanıya göre En İyi Film Ödülü dalında işledikleri cürümü, bu filmle telafi etmeye çalışmışlar sanırım. Akademi'yi bu sefer içten tebrik ediyorum. Tabii bunu derken The White Ribbon'u da izlemediğimi söylemeliyim, yarın öbür gün onu da izleyip sövmeyim durduk yere :)

Filmi izlerken sanırım herkes farkına varacaktır, filmin romandan uyarlanma olduğunu. İzlerken, bu durumdan haberim olmamasına rağmen ''film bitse de kitabı sipariş versem'' deyip durdum. Tabii böyle düşünmeme filmde abartıya kaçmadan değinilen politik alt metnin çok büyük katkısı var. Ülke Arjantin olunca, bu tür politik göndermeler ayrı bir tat bırakıyor Türk izleyicisinin damağında. Aslında politik gönderme diye bahsettiğim durum öyle pek de gönderme tabiriyle karşılanacak bir şey değil. Zira filmin ana damarlarından biri dememek için zor tutuyorum kendimi. Ama bu sefer de filmin hasbehas aşk filmi olmasını gölgelerim diye gönderme demek zorunda hissediyorum. Bir dakika sanırım buldum. Güçlü gönderme diyelim olsun bitsin :)

Kitap konusuna dönersek, dediğim gibi çok belli filmin kitaptan uyarlama olduğu. İzler izlemez baktım kitaba, tabii yazarına da. Karşıma Eduardo Sacheri diye bir abi çıktı. Biraz daha bakınırken gördüm ki, bu filmi de yöneten Campanella'yla Metegol isminde bir film çekiyorlar. Tabii aldılar oscarın tadını...

Filmi listeme alma sebeplerimden biri de Campanella'ydı bu arada. Onu da -diğerleri gibi- House MD'de yönetmen koltuğuna oturduğundan beri takip ediyorum. Filme gerçekten başka bir ruh katmış. Kamerayı bu kadar iyi kullanan yönetmenlerin, daha fazla yüksek bütçeli filmler çekmesi lazım. Bu güzel film sadece 2 milyon dolara çekilmiş. Burada kameraya dönüp Hollywood'a hodri meydan çekiyorum: hadi bu filmin de çakmasını çeksene. Çeksene çeksene...

Bu kadar yazdık ama siz yine de öyle mükemmel bir şey beklemeyin. Sonra ''vayy efendim bu muydu'' demeyin. Durduk yere elitist kesilip ''sinemadan anlamıyorsunuz yaff siz'' dedirtmeyin insana :)

8 / 10
Devamını Oku

17 Kasım 2010 Çarşamba

More Than Blue (2009) - Ölüm Tamam Da, Ayrılık...


Filmle, bu güzel kapağı sayesinden tanışmıştım geçen sene. Altyazı beklerken ne olduysa kaynayıp gitmiş film. Bayramda şöyle farklı tatlara bi yelken açayım diye bakınırken hatırladım filmi, hatırlamaz olaydım...

Yok yok kötülüğünden değil :) Tamam çok güzel de değil ama 'insanı' can evinden vuran tiplerden. Klasik Güney Kore filmleri gibi başlıyor, öyle de gidiyor uzunca. Fakat sonraları işler değişiyor. Kızdığınız karakterler sevdiğiniz, sevdiğiniz karakterler kızdığınız karakterlere dönüşüyor. Bu belki herkeste bu denli keskince olmayabilir. O konuda iddialı değilim ama pişmanlık kavramını benim gibi irdeleyen insanlardansanız sizi de aynı şeyin beklediğini kolaylıkla söyleyebilirim. Filmle ilgili spoiler verecek değilim ama yazdıkça vermemek için zor tutuyorum kendimi.

Kapaktaki kızımızı (Bo-young Lee) çoğumuz A Dirty Carnival'dan tanıyoruz. Tam da bu rollerin aktristi olduğunu bir kere daha ispatladı nazarımda. Diğer rollerde de sıkıntı yok.

Lakin Güney Kore'nin artık şu çocuksuluğu bırakması lazım sanki. Tabii burda bir şerh koymam lazım. Eğer bu filmlerin çıkmasını o çocuksuluk sağlıyorsa itirazımı geri almaktan ayrıca mutluluk duyarım :)

Neyse daha fazla konuşup spoiler vermeden filmi tavsiye etmiş olayım. 'İnsan'sanız mendil bulundurun yanınızda...

6 / 10
Devamını Oku

13 Kasım 2010 Cumartesi

Darfur (2009) - İnsanlar Ölüyor Millet!!!


İnsanlık çok büyük felaketlerle karşılaştı tarih boyunca. Ama hiçbir coğrafya Afrika kadar istikrarlı değildi yoksunluk konusunda. Şöyle bir arkaya bakınca siyasal bilimlerle uğraşmamda en büyük paylardan biri de Afrika diyorum şimdi. Nasıl olmasın ki? Televizyondan izlemek bazen yetmiyor insana... Bu sebepten Afrika'nın yeri başkadır bende.

2008 yılında kısa zamanlı çalıştığım bir kurumun, 'kısa vadede çözümü imkansız siyasi sorun/sorunlar yumağı haline gelmiş ülkeler'le ilgili saha projesi vardı. Ben hemen Afrika'yı kapmıştım. Şansıma gitmeyi istediğim ülkelerden Sierra Leone gelmişti. Uçaktayken uyuduğumdan mıdır bilmem, şehre doğru giderken bu farklı coğrafya çok etkilemişti beni. Masmavi bir gökyüzü ve altında çarşaf gibi serili duran kiremit rengi çöl... İnsana değişik duygular tattırıyor. Bu görüntü uzadıkça tüm coğrafyanın böyle olduğunu sanıyorsunuz haliyle. Biraz sonra ilerde beliren gür ve yemyeşil orman bir şok daha yaratıyor ve başlıyorsunuz heybedeki bilgilerle düşünmeye; bu cennetimsi yerin adeta kader haline gelmiş bu yaşam tarzının sebebi ne olabilir?

Cevap aslında çok net değil mi? Hele de biraz siyasal bilgilerle içli dışlıysanız yapın şöyle ortaya karışık bir analiz, değmeyin keyfinize sonra. Ama öyle olmuyor. Çözümsüzlük bu denli ortadayken hiçbir işe yaramayacağını bildiğiniz tanıları koymanın dayanılmaz ağırlığı çöküyor üstünüze. Ve kala kalıyorsunuz öylece...

İçinde milyonlarca insanın yaşadığı mülteci kampları, en ufak erzak yardımını görünce deliye dönen köy ahalileri, ot evler, insanların içlerinde gıdım kötülük olmadığının ispatı o masum gözler... Afrika başka arkadaşlar. Uzaktan anlaşılmıyor...

Bu film de son felaketlerden Darfur'u konu edinmiş. Sırf bu sebeple bile saygı duyulası bir film benim için. Tabii Darfur konusuna da biraz değinmek gerekebilir ama çok niyetli değilim. Dışarıdan bakılınca müslümanların (Janjaweed) başka müslümanları katletmesi gibi bir imaj söz konusu. Film de bu kanaldan ilerlemiş. Filmle ilgili tek itirazım budur ama bu insanlık krizine değinmiş olması bile bu önemli detayı atlamama sebep oluyor.

Filmin başındaki Uwe Boll, benim için bal yapmayan arıdır. Son 8 senede 20 civarında film yapmıştır kesin. O derece çalışkan biri. Ama ele avuca gelen projesine rastlamadım henüz. İşte bu filmle gözüme girdi kerata. O kadar projeye imza atacağına çek şöyle 3-4 film diyesi geliyor insanın ama 'sinema işte!'. Billy Zane önderliğinde, isimleri duyulmakla duyulmamak arasında gidip gelen bir oyuncu kadrosu var filmde. Daha çok ünlü oyuncular rol alır umarım bu tip filmlerde.

İzlerken tek sıkıntım alt yazıydı. En kısa zamanda daha güzel bir alt yazı gelir umarım diyerek filmi izlemenizi önereyim ve huzurdan affımı isteyeyim...
Devamını Oku

25 Eylül 2010 Cumartesi

Don't Look Back (2009)


Film en az iki bağlamda ele alınabilir. İlki kesinlikle 'human mind'. Ama buna girmek için pek elverişli bir durumda değilim şuan. En azından sabah olsun, bir kendime geleyim şu uyku hali bir geçsin. İkincisi ise hayatı algılama sistemimiz. Her ikisi de filmi elle tutulur bir konuma getirdi Benim gözümde.

Derinlemesine düşünen her insan, hayatı algılamaya başladıktan sonra klasik kavram sorgusuna başlar. Önce algıladığı her şeyi sorgular; renkleri, kokuları, cisimleri ve tabii ki duyguları... Ortaya çıkan sonuçlara güvenilir ve hayata devam edilir. Bir süre sonra elde edilmiş sonuçların da sorgulanması gerektiği yönünde ufak ufak kaş-göz hareketleriyle uyarılarda bulunur hayat bize. Bazılarımız burada radikal bir karar alır ve bu sonuçları da sorgular ama bazılarımız "çok düşünme, çok düşünürsen delirirsin" diyen büyüklerinin/çevresinin bu güdük telkinine uyarak sorgu olayını bitirir. Elde ettiği sonuçlara gerçek payesini 'küstahça' verir ve hayatına devam eder. Aslında hangi davranışı tasvip ettiğim hangini tasvip etmediğim ortada. Buna rağmen insan beyninin güzelliği işte; hangi hareketin doğru olduğunu kestiremiyoruz yine de...


Film mükemmel derecede bu gel-gitleri aktarmayı başarıyor. En azından bende bu tip şeyleri canlandırdı. Hele ilk 45-50 dakikası direkt olarak bunu yaşattı. 'Sorunlu' karakterimiz adım adım çevresinde garip farklılıklar fark etmeye başlıyor. Önce oturduğu evin eşya düzeniyle ilgili sorunlar yaşıyor. Daha sonra tanıdığı insanların aslında o tanıdığı insanlar olmadığını fark etmeye başlıyor. Ve en sonunda bakıyor ki, kendisi de kendisi değil aslında. Karakterimizin mükemmel dönüşümünü izliyoruz. Tabii bu 2-3 cümleyle anlatılan 'dönüşüm' kolay olmuyor. Eğer kendinizi karakterin yerine koymayı başarıp onunla beraber yaşarsanız bu süreci, mükemmel bir deneyim edinmiş oluyorsunuz.

40'lı yaşlar arefesindeki güzel ablamız geçmişiyle ilgili bir kitap yazmak niyetindedir. Sonradan fark edeceğizdir ki, her şeyin asıl sebebi bu kitaptır. Bu kitap, problemli geçmişini biranda bilinçaltının ana gündem maddesi haline getirmiştir. Derinlerde yatan gerçek, su misali karşı konulmaz ustalıkta gün yüzüne çıkacaktır...


Karakter dizilimi, hikayenin sabit bir coğrafyada geçmemesi artı noktalarından. Özellikle Sophie Marceau ve Monica Bellucci'nin oyunculukları iyiden hallice güzele yakın. Oyunculuklarından öteye dikkatimi çeken bir nokta daha var. Dikkatimi çeken demeyebiliriz de, daha çok takdir ettiğim bir nokta. Değişen karakter sırasının castı. İlk Jeanne'ye kesinlikle Monica Bellucci gitmezdi diye düşünüyorum. Sırf bunu düşünmüş olmam bile Sophie Marceau'nın ne derece güzel bir iş çıkardığını anlatıyor sanırım. Tabii bunu demek Monica Bellucci'den bir şey götürmüyor. Aynı durum onun karakteriyle de alakalı. Hüznü bu kadar güzel sergileyen bir oyuncu daha yoktur, varsa da azdır. Yadsınamaz güzelliğinin bile önüne geçen bir hüznü var benim gözümde...

Sophie Marceau için bir iki cümle söylenmeli bu filmde. Karakterin şoku ilk yaşama anlarını çok iyi kotarmış. Keskin hatları olan suratı, o şaşkın göz mimikleriyle birleşince mükemmel bir oyun çıkmış ortaya. BraveHeart'tan beri izlememiş olabilirim şuan hatırımda yok herhangi bir filmi ama eğer izlemişsem bile bu büyük oyunculuğu kaçırmışım demektir. Bu sebeple en güzeli izlememiş olmak :)

Filmi izlerken sıkılabilirsiniz, uykunuz gelebilir. Ama dediğim gibi içine dalmayı başarırsanız tam tersi bir etki uyandırıyor. Benim gibi uykuluyken izlerken uykunuzu bile kaçırabilir. Bu konsantrasyonla başlarsanız filmin son 30-40 dakikasına daha kolay geleceğinizi düşünüyorum.

Her şeye rağmen havada kalan sorular var :) Evet sonda söyledim ne var :D

Yukarı tamamlıyoruz;

6 / 10
Devamını Oku
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...