Fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2012 Pazar

The Artist (2011)


Her sene başında o senenin en çok beklediğim filmlerini listelerim. 2011'in başında da yine böyle bir liste yapmıştım ve diğer senelere nazaran -en azından beni- daha heyecanlandıran yapımlar içeren bir liste çıkmıştı ortaya. Listenin 3. sırasında The Artist vardı. Neden vardı? Öncelikle sessiz bir filmdi. Uzaydan düşmüşçesine bir gariplikti bu. Sinemayla ilgilendiğim zaman süresince hiçbir sessiz film yapımına şahit olmamıştım. En son çekilen örneği sanırım 40 sene önce çekildi. O derece uzakta en yakın örneği. Sessiz filmlerin en sevdiğim türlerden biri olduğunu ve yeni örneklerine rastlayamamamız gerçeği, The Artist'i daha bir önemli hale getirmişti haliyle.

Devamını Oku

17 Şubat 2012 Cuma

Darbareye Elly (2008) - Yalanın Anatomisi

İlk Not: Film geçen sene izlenmiş olup yorum da filmin izlendiği gün yazılmıştır. Lakin blogla o dönem fazla ilgilenmediğimden yazının yayınlanması arada kaynadı. Geç kalmış bir iade-i yazıdır efendim kendisi. Tüm Geç Kalmışlara/Kalınmışlara selam olsun!
Devamını Oku

26 Ocak 2012 Perşembe

Pina (2011) - Görsel Bir Terennüm!

Spoiler içermez. Rahat rahat okuyabilirsiniz.


Orijinal boyutu için tıklayınız

Kategorizeleştirme eğilimimin ne kadar rahatsız edici hatta ne kadar vahim ve korkutucu boyutlara ulaştığını, sarsıcı bir şekilde yüzümde hissetmemi sağlamış tokat hükmünde bir yapım Pina. Zira bu şey, ne tam bir belgesel ne de tam bir film. Anbean gördüğüm her sahnenin etkileyiciliğine dair tam bir kendini verme halinde olsam da, beynimin bir köşesinde bu izlediğim şeye ne diyeceğim mevzusunu düşünüyordum izlerken. Düşünmekten kendimi alıkoyamadım diyelim. Böylesi daha dramatik ve obsesif :)
Devamını Oku

14 Aralık 2011 Çarşamba

Melancholia (2011) - Aciziz, Yalnızız ve de Öleceğiz... Ver Elini Ey Hüzün!

Orijinal boyutlar için resimlerin üstlerine tıklayınız

Herkesin ya çok iyi ya da çok kötü duygular beslediği yönetmenlerden Lars von Trier'in son filmi Melancholia, kadrosu ve kişisel varoluşumu nitelendirdiğim kavramların(!) en nadidelerinden birinin isim sahipliği yapacak olması sebebiyle geçen seneden beri beklediğim filmler arasındaydı. Haliyle çok büyük beklentilerle başladım filme. O kadar zaman bekleyip de daha az beklentiye sahip olmam imkansız gibiydi zaten. Hatta ne kadar iyi bir film çekilmiş olsa bile burun kıvırmam içten değildi. Büyük olasılıkla kendi ellerimle büyüttüğüm beklentimin kurbanı olacaktım, diğer birçok filmdeki gibi. Lakin eleman öyle bir giriş yapıyor ki filme, orada kilitli kalıyorsunuz daha film başlar başlamaz. Bütün o bekleyişin heba olmadığına dair ilk emareler bile gelmeden onay veriyorsunuz, 'boşuna beklememişsin' replikleriyle tatmin olmaya çalışan beklenti merkezinizin durum raporlarına.

Uzun zamandır denk gelmediğim mükemmel açılışlardan biriyle başlıyor film. Aynı kalitede kozmik görseller, aynı ahenkte klasik müziğin kullanımı vs ile ikinci bir The Tree of Life vak'asıyla karşı karşıya olduğunuzu sanıyorsunuz ilkin. Gerçi daha sonra olay tamamen farklı gelişiyor ama The Tree of Life'yi izlemiş olanların, içlerinden böyle bir şey geçirmeleri çok olağan. Filmin diğer tüm sahnelerini izlerken, artık bu girişteki resimleri görmüş biri olduğunuzun farkında olmaya zorluyorsunuz kendinizi! Vurgulamakta fayda var; bu her zaman böyle değildir!

Sayın okur, eğer spoilere bulaşmak istemiyorsan bundan sonra dikkatli ol. Ama benim tavsiyem, bu filmde spoilere fazla takılma. Zaten fazla ve habersiz verecek değilim. Ve de feci halde önemsiz durumda, spoiler denen şey bu film özelinde. Bak benim gibi spoiler almaktan fazla spoiler vermeye korkan biri bile spoilerli yazıyor, daha ne diyeyim :)


Karışıklık olmasın diye belirtelim. Filmin iki girişi var. Biri genel açılış sahnesi. Bunu yukarıda söyledim. Diğeri de düğün törenlerine gitmeye çalışan gelin-damat adayının, kiraladıkları(!) limuzinle kavisli ve dar bir yoldan dönmeye çalıştıkları sahne. İkisi de birbirinden güzel ve önemli sahneler. Hemen yukarıda da gördüğünüz üzere, o limuzin o yola göre değil. O yol için üretilmemiş araç. Oradan o limuzinle geçmek istersen ya limuzini gözden çıkaracaksın ya da geç kalmayı göze alacaksın. Hasılı zarara uğramadan oradan geçmen imkansız. Limuzinin kiralanmış olması da bir hayli manidar. Dikkatlere sunayım fazla açmadan; hayatlarımızı devam ettiren belki de en önemli şey olan nefesi bile bilinçli alamayan bir canlı çeşidiyiz. Neyimiz var ki..!

Burada, hemen bir şeyler canlanıyor zihinlerde (belki de canlanmalı!). Dünyanın şuan ki durumuyla ilgili, başta kendi tespitleriniz olmak üzere, birçok uyumsuzluk temelli algılar manzumesi diyebiliriz genel olarak bu canlanması gereken şeylere. Teknolojiye gereksiz olduğu dolaylarından yapılan eleştirilerden tutun, teknolojinin insan doğasını bozucu olduğuna dair inançlara kadar pek çok okuma yapılabilir. Bununla beraber; modern insanın (ne çok kullanılır oldu değil mi bu söz son zamanlarda!), sahip olduğu tüm nimetlere rağmen içine sıkıştığı ruhi darlıklar ve de kafanıza göre uydurabileceğiniz tüm sıkışmışlıklara kadar her şeyin resmi var diyebiliriz bu sahnede.

Daha dakika 1, gol 111111 muhabbeti dönerken zihninizde, filmin ismiyle müsemma bir karakter arz-ı endam eylemeye başlıyor ortalıkta. Ve bu bahsedilen sıkışmışlığı ruhunun tamamıyla özümsemiş her insandan beklenecek türdeki davranışların hepsini görüyoruz bu abladan, anbean (sekansbesekans :p). Karakterimizin adı Justine. Aslında bana çağrıştırdıklarıyla upuzun bir analiz hak ediyor kendisi. Trier -bu karakter özelinde- nerelerden esinlenmiştir, nerelere atıfta bulunmuştur tam olarak bilmemekle birlikte, benim algı dünyamda iki yazarın ve bu yazarların eserlerinin güzel bir harmanlaması olarak tezahür etti. İlgili eserleri keşke bu filmden kısa bir süre önce okumuş olsaydım da çağrışımlar daha güçlü olsaydı.


Bunlardan ilki Lawrence Durrell. Yazarın İskenderiye Dörtlüsü serisinin hem ilk cildine ismini veren hem de genel hikayenin başkahramanlarından olan Justine'yi hatırlamamak imkansız gibi, filmdeki Justine'yi izlerken. Kitaptaki Justine'nin psikolojik sıkıntılarının benzerlerini filmdeki Justine'de de görüyoruz. Lawrence Durrell'in, karakterine, kendi ruhunu içinde bulunduğu buhrandan kurtarmak için arzularına boyun eğdirişi gibi, Trier de kendi karakterine otokontrolden geçemeyecek hareketler yaptırıyor. Mesela düğün gecesi hiç tanımadığı birisiyle birlikte olabiliyor. Kitapta geçen "Sanki cennet yeryüzüne inmiş de ben ikisinin arasında kalmışım, bir iğne deliğinden soluk almaya çalışıyorum" gibi tamamen arada kalmışlık ve soluksuz kalmaktan beter sıkılmışlık öğelerinin hepsi mevcut filmdeki Justine'de de. Yine Durrell'in kitabında geçirdiği "Bir kentte sevdiğiniz biri yaşadığı zaman, orası dünya olur" ifadesi de tam manasıyla filmde sonu yaklaşan dünyayı tınlamayan, hatta ölümden korkan ablasına kızan(!) Justine'nin halet-i ruhiyesini betimliyor.

İkinci isimse tabi ki Marquis de Sade. Sadizmin kurucusu olan bu abimizin meşhur Justine'si de filmdeki Justine'yi var eden noktalardan biri gibi geldi bendenize. Hatta Sade'nin Justine isminde eseri veya yazdığı karakteri olmasaydı bile temellerini attığı sadizm dolayısıyla illa anımsanırdı, bu karakterden sonra. Zira filmde, melankoliden muzdarip olan Justine, Sade'nin Justine'sinin yaşadıklarından sonraki haline çok uygun. Hayattan yediği seri ve de şiddetli tekme tokatlardan sonra tüm dünyaya küsmüş, ağzının tadı kalmamış, gam denilen şey evinden fersahlarca ıraksamış; bunun sonucunda da sadizmle karışık bir melankoli kazanmış. Sanki Sade'nin bıraktığı yerden Trier devam etmiş karaktere. Filmde birçok sahne, buna ispat olarak gösterilebilir. Örneğin filmdeki Justine, düğün töreninin yapılacağı -ablası, eniştesi ve kendisinin yaşadığı malikanedeki- salona geç gelmesine rağmen, daha da geç kalmayı göze alıyor, daha açık ifade edersek, uzunca süre beklettiği konukları daha da bekletmeyi göze alıyor ve gidip çok sevdiği atına bir öpücük konduruyor. Ve bu kadar çok sevdiği, görmeden evlenemediği atını sırf söylediği basit bir şeyi yapmadığı için dövebiliyor. Masum bir melankoliden çok daha fazlası olunca insanın içine kurt düşmüyor değil tabii :)

Trier bütün bunların ışığında filmdeki karakter örgüsünü, Lawrence Durrell'in Justine'sini Sade'nin genel fikriyatıyla birleştirip üstüne bir de yine Sade'nin Erdemin Felaketleri eserindeki kardeş zıtlığını taçlandırmasıyla oluşturmuş gibi gözüküyor. Zira filmin ikinci bölümünün üzerine kurulduğu Claire karakteri, tam manasıyla Justine zıtlığıyla resmediliyor film boyunca. Claier'e girmeyeceğim ama tam manasıyla Justine'nin zıttı demiş olayım. İlk yarı boyunca başımızın üstünde taşımak için birbirimizle kıyasıya mücadele edeceğimiz Claire, ikinci yani kendine özel bölümde, Niagara Şelalesi'nde sırası gelen su zerrelerini bile yaya bırakacak kadar hızlı düşüyor gözümüzden. Kısacası, bakınız Erdemin Felaketleri'ndeki Justine ve ablası zıtlığı.

Bu genel girişten sonra yapmanız gereken tek şey, havada uçuşan bu tip atıf ve metaforları yakalamak. Filmden haz alıp almamanız arasındaki ince çizgi tamamen burada yatıyor sanırım. O metaforlardan birazını ıskalarsanız çok renksiz bir film diye etiketlememeniz pek de mümkün gözükmüyor bu yapımı.

Burada inceleme yapmayacağım ama filmin girişindeki uyumsuzluklar güzellemesi her şeyi en başından sunuyor zaten izleyiciye. Bunun daha, insanın ölüm karşısında takınması gereken müthiş aldırmamazlık prensibi var. Bu prensibin olmazsa olmazı olan aidiyet duygusunun tatmini var. Bu tatmine sahip olabilmek için içine girilebilecek bir çatı ihtiyacı var. Ve en sonunda tüm bu zincir halkalarının oluşturduğu din kavramı var! Sonra, başta tabi ki Millais'e (ki filmin afişi bu abimizin Ophelia eseridir, esinlenme değil sanırım bu durum :)), Caravaggio'ya (Judith'in Asur Kralı Holofernes'in başını kestiği tablosu, filmdeki düğün töreninin gelişimine çok büyük paralellikler gösteriyor) ve daha benim atlamış olma ihtimalim olan birçok sanatçıya yapılan atıflar var. Modernizmin kapitalizmi körüklemesine inat saf sanatçılık duyguları kabaran karakter davranışlarıyla bu tür atıfların bini bir para filmde. Ölüm var, din var, acizliklerin insan zihninde yarattığı buglar var. Çok var sayın izleyici. Sanıyorum ki say say bitmez. Bir daha izleyeceğim büyük olasılıkla. Bakalım yakalanan şeylerdeki nicelik farkı ne olacak, nitelikten ziyade :)


Oyuncu seçimlerinde de büyük incelikler yattığını düşünüyorum. Karakterleri canlandırması için seçilen oyuncular, filmin diline müthiş uymuş. Hatta sanıyorum ki, film için yazılan karakterleri kimlerin canlandıracağını baştan düşünmüş Lars von Trier ve öyle yazmaya başlamış bu karakterleri. Kiefer Sutherland'ın 24 dizisindeki canlandırdığı Jack Bauer karakterini bilmeyen yoktur sanıyorum. Jack Bauer ki, tüm imkansızları mümkün, tüm yokları var kılan süper bir kahraman. Belki de süper kahraman :) Tek başına 47 nükleer saldırıyı defedip Amerikan Başkanı'na yapılan 392 süper kurgulanmış suikastı engellemek, kendisi için yolda yürümekten farksız bir ajan. Şuan halihazırda dizinin 4. sezonunu izlediğimden, Nasa'yla bilmem neyle protokollere girip vakit kaybetmemek adına, uzaya zıplayarak çıkması gibi şeylerle cvsini zenginleştirmiş olma ihtimallerini görmezden geliyorum :) İşte böyle bir karakterdir Jack Bauer.

Kiefer Sutherland'ın filmde canlandırdığı karakter ise tam anlamıyla bir korkak. Sorumluluklarına lümpence sahip çıkıp kaptanı olduğu gemi batmaya başladığında ilk kaçanlardan biri. Jack Bauer karakteriyle bütünleşmiş bir oyuncunun, bu filmdeki 'J'ohn karakterini canlandırması inanılmaz bir atıf gerçekten de. Tabii bunun altındaki başta Hollywood ve Amerikan rüyalarının masalımsı yalancılıklarının teşhirini yakalamak çok da zor değil.

Uzatmak istemiyorum. Tamamen kişisel bir yazı olsun istedim. 'İyi bir film ayakkabının içinde kalmış bir taşa benzer' lafını etmiş bir yönetmenden, lafıyla müsemma bir filmi izleyip de tanıklık etmemek olmazdı. Kişisel sorumluluğumu yerine getirmenin mutluluğuyla sevmese bile izlemesini öneririm herkese Melancholia'yı. Ve çok büyük ihtimalle bazılarımız sevmeyecek. Ama bir daha vurgulamakta fayda görüyorum, izlenmeli!


Ve en son olarak da filmin finaline gerektiği gibi saygılarımı sunayım. Karakterlerin nasıl kişiliklere sahip olduklarını çok sarih bir şekilde bir daha anlatan o 2-3 dakika, izlediğim en iyi finallerdendi. Melankolisinin doruklarında gezinirken eve bile dönemeyen, önüne konan yemeği bile yiyemeyen, kaldırılmasa uykusundan bile uyanamayan o Justine, finalde 10 kaplan gücüne ulaşıyor. Yukarıda da hatırlattığım üzere, gözümüze sokulan tablolardan Ophelia'nın hüznü ve Judith'in cesareti voltranı oluşturuyorlar sanki. Kardeşinin tüm eksikliklerini kapatan, o güçlü abla profili çizen Claire ise artık kaçınılmaz felaketin son rötuşlarını, hızıyla tüm varlığın gözüne gözüne sokan metaforik gezegenimizin gelişine hala kahroluyor. Eriştiği sonu kabullenemiyor. Hatta kaçınılmaz sonun berraklığıyla o an için varlık aleminde en yakını olan kardeşinin ve oğlunun ellerini, rahatça ağlamayı seçerek bırakıyor. Felaketi, Justine'nin sırtını gezegene dönerek beklemesiyle ablasının tüm bu gereksiz çırpınışlarını aynı potada gören gözler için büyük dersler var sanki, bu finalde :)
Devamını Oku

3 Ekim 2011 Pazartesi

Heremakono (2002) - Gitmek Mi Zor, Beklemek Mi!?

 Orjinal boyut için tıklayın

Moritanya doğumlu, hafiften de Avrupa eğitimli genç bir yönetmendi Abderrahmane Sissako. İki üç yerde hakkında gelecek vaat ettiğine dair yorumlar okumuştum bundan 10 yıl kadar önce. Lakin bir türlü izlemek nasip olmamıştı filmlerinden birini. Artık zamanı geldi diyerek en ele avuca gelen yapımına niyetlendim.

Filmin ismi Heremakono. Adını, filmin yapımcı ülkesi de olan Moritanya'nın kıyı bir yerleşim biriminden alıyor. Eğer filmle herhangi bir mana birlikteliğiniz olsun isterseniz, bu tür ufak ama gerekli bilgiler lazım olacak. Zira filmi beraber izlediğim 8 arkadaşımdan hiçbiri filmden gram şey anlamadığını söylediler. Velhasıl Moritanya'nın Afrika'da bir ülke olduğundan başka özelliğini bilmezseniz, filmden alacaklarınız da o kadarla kalacak diye bir gözlem geliştirdim.

Aslında filmi beraber izlediğim arkadaşlar haklıydılar, çünkü film genelde tezatlarla ilerliyor. Bu tezatlar ilk bakışta tamamen çelişkiler yumağı gibi görünüyor. Ama eğer o ufak bilgi kırıntıları sayesinde ufak seziş kapıları aralarsanız, bu alakasız gibi gözüken tezatlar güzel bir anlam tablosu çıkarıyor ortaya.

Moritanya okyanusa kıyısı olan Afrika ülkelerinden biri. Afrika'nın başlıca tanımsal öğesi olan çölle birlikte bu özelliği düşününce ortaya zaten başlı başına bir şey çıkıyor. Film de biraz bu arada derede kalma durumunun, insan doğasına etkileri üzerine inşa edilmiş gibi geldi bendenize. Kalmaktan nefret etmelerine rağmen, karşılarındaki uçsuz bucaksız iki düşman (okyanus ve çöl) sebebiyle hareketsiz kalan insanları düşününüz. Herhalde, hayatları bu durumda olmayan insanlardan çok daha farklı olacaktır.

Zaten oldum olası, çölle okyanusu iki ayrılmaz yar bilmişimdir. Sırf bu iki zahiren düşman fakat batında yar olan kadim ikilinin, arka fonda olsa dahi başrolde olmasıyla beraber; bu ikilinin, insanlarda yarattığı ikilem diye tarif edemeyeceğim kararsızlık halini anlatmaya çalışmasını sezmem bile yönetmene ısınmamı sağladı. Söyleyeceği çok önemli şeyleri hakkıyla anlatamayan bir çalışma diyebilirim kısacası Heremakono'ya.

Neyse... Okuması bol bir film gibi geldi bana. Lakin böyle kalsın. İzleyin diye ayrıca tavsiye etmem ama filmsizseniz ve hele de farklı bir yapım canınız çekiyorsa kesinlikle şans verin bu filme. Özellikle filmde hiç bir dönem çok fazla ara vermeden devam eden müzikleri çok sevdim.

5 / 10
Devamını Oku

15 Haziran 2011 Çarşamba

The Next Three Days (2010) - Sıradan Bir Adam v2.0


Arkadaşlar biliyorsunuz, spoiler olayına uzağım. Sinemayı bu kadar çekici yapan özelliklerin belki de en başında gelen merak öğesini yerle yeksan ettiğinden bu tür yazıları okumam, dolayısıyla yazmam da. Lakin bu sefer bir istisna olacak. Gerekmese de bu istisnamı bir açıklamayla aklama zorunluluğu hissediyorum. The Next Three Days filmi, 2008 yapımlı Fransız filmi olan Pour Elle'nin yeniden uyarlanması. İlk spoilerimi de vereyim hadi. Uyarlama bile değil. Tıpa tıp aynısı. Giriş sahnesinden, çıkış sahnesine kadar neredeyse birebir. Çok uyarlama ve yeniden çekim izledim ama bu kadar yeniliksizini görmemiştim. Bu kadar tıpkıcı bir yeniden çekim beklememe rağmen bu olumsuz gibi gözüken özellik, neredeyse hiç negatif etki yaratmadı bendenizde. Neden negatif etkilemediğini yeniden çekimlere nasıl baktığımla açıklamaya çalışayım.

Yeniden çekimlere karşı genel bir algı var sinemaseverlerde. Tabii ki bu hava olabildiğince olumsuz. Ben de öyle düşünüyordum geçmiş senelerde lakin son yıllarda hafiften zıt kutupta konumlanmaya başladım. Tam zıt kutup demek yanlış olur aslında. İlla da çekilsin demiyorum ama çekilene de hoşgeldin dememek kaba gibi geliyor artık. Zira ne cebimden para çıkıyor ne de herhangi bir emek veriyorum bu yapımlara. Yaptığım tek şey -çok önemli- vaktimi o filmle geçirmek. Kimsenin de zorlamasıyla bunu yapmadığıma göre herhangi bir sıkıntı yok.

Negatif yönü olmaması bir yana, olumlu yanları da var bu meretin. Mesela bu filmde de olduğu gibi, bazı filmler hem pazarlaması yönünden hem de prodüksiyonu açısından genel kitlelere ulaşamaz. Hikayenin özü olan Pour Elle zaten bir Fransız filmi. En iyisinden bir Avrupa filmi bile her zaman en kötüsünden bir Hollywood filminden daha az izlenme ihtimaline sahip. Mesela Pour Elle Türkiye'de toplam 21 bin küsür kişi tarafından izlenmiş. Tüm dünyadaki hasılatı da 6.5 milyon dolar. The Next Three Days ise neredeyse 60 milyon dolar hasılat yapmış. Bir Hollywood yapımına göre, özellikle de böylesine bir kadroya göre hayal kırıklığı gibi gözükse de Pour Elle'yle aradasındaki fark ne demek istediğimi anlatıyor. İnsanın içine dokunan, yüreğini acıtan, bunların yanında önemli mesaj da barındıran hikayeler, Pour Elle gibi güzelce çekilmiş olsalar bile yeniden çekilmesi çok yararlı. Şahsen bir filmi çok sevsem de tekrarlama gibi bir alışkanlığa sahip değilim. Bu gibi yıldızı bol kadrolarla yeniden çekildiğinde de, sırf meraktan bile izleme ihtiyacı duyuyorum. Böylece hem sevdiğim hikayeyi yeniden izlemiş oluyorum hem de bunu daha iyi bir yapımla yapıyorum. Bildiğin win-win durumu. Tabii daha iyi olması kesin değil ama daha yüksek ihtimalli.

Gelelim filme. Pour Elle hakkında yazarken: ""Mutlu mesut bir aileniz var. İşiniz gücünüz yerinde. Çok sevdiğiniz eşiniz ve biricik oğlunuzla sevgi pıtırcığı dolaylarında takılıyorsunuz. Günler böyle ilerlerken eşiniz haksız yere hapse düşse ne yapardınız"ın cevabına, Sıradan Bir Adamın neler yapabileceği formülüyle ulaşmanın en güzel örneğidir."" demiştim. Gerçekten de böyle bu hikaye. Üzerine çok şeyler söylenesi bir film ama nedense spoilerli yazmaya niyetlenmeme rağmen "şurada şöyle burada böyle oluyor" demek gelmiyor içimden. Sanırım her kişinin nasibi neyse onu almalı izlediği filmlerden, okuduğu kitaplardan ve belki de yaşadığı (nı sandığı) hayattan...

Fedakarlık kavramına takıntılı bir kardeşiniz olarak bu hikayeyi çok önemsediğimi bir kera daha söyleyeyim. Hele de bu fedakarlık, başka takıntılı olduğum bir kavram olan adaletle karşı karşıya geliyorken, kaçınılmaz hale geliyor hikayeyi gereğinden fazla önemseme durumum.

"Madem bu filmler birbirlerinin kopyası, ikisini neden izleyeyim ki" diyorsanız, öncelik hakkını kesinlikle Pour Elle'ye verin. Daha Avrupamsı ve daha kasvetimsi. Russell Crowe her ne kadar en en en bi aktörlerimden olsa da, Vincent Lindon her türlü önde performanslarda. Sadece onun performansı için bile tekrar yapmayı düşünüyorum Pour Elle'ye yakınlarda.

Son bir şey. Özellikle hikayeye yaptığım vurguyu bir kere daha vurgulayayım. Film olarak enfes bir film diyemem ama hikaye olarak çok etkileyici bir yapım.

Not: Yazı, yaklaşık olarak 4-5 ay önce yazıldı ama blogdan gayri kalınca yayınlaması anca oldu.
Devamını Oku

23 Şubat 2011 Çarşamba

The Tourist (2010) - Hüsran...

Spoiler yoktur.


Son 4-5 gündür durmadan Oscar filmlerini izliyorum. Hem biraz ara vereyim bu maratona hem de yeni çıkan filmleri daha fazla ertelemeyim dedim. Bir nevi dinlenmek için yaptım bunu ama dinlenebildin mi derseniz, olumlu bir cevap vereceğimi sanmıyorum.

Bugüne kadar sevdiğim veya en azından anlattığı şeyi sevdiğim yapımları yazdım buraya. İlk defa hayal kırıklığı yaşatan bir filmi yazıyorum. Daha önceden hiç mi beklentilerimin altında kalan film olmadı? Tabii ki oldu. Ama artık nasıl bir vurgun yediysem The Tourist'ten, buraya da yazma ihtiyacı hissettim.

Neresinden başlıyım vurmaya gerçekten bilmiyorum. Neyse yönetmenden bir başlayalım gerisi gelir herhalde. Filmin yönetmeni ve senaristlerinden biri Florian Henckel von Donnersmarck. Gerçekten çok üzüldüm kendisi için. Yönetmenlik kariyerine, The Lives of Others gibi belki de bir yönetmen ve senaristin son filmi olması gereken enfes bir filme başladı. Hatta şu başlıkta da öve öve bir haller olmuştum. O yazının sonlarına doğru da daha fazla projede bulunması gerektiğini söylemiştim. Vazgeçtim. Lütfen bu tür yapımlar çıkacaksa, otur abicim evinde. Boşuna ismini kirletmemiş olursun. Üzüldüm kendisi için!


Senaryo grubuna ne demeli. Florian dışındaki diğer iki kişi de kelli felli usta senaristler. The Usual Suspects (Olağan Şüpheliler) gibi muhteşem bir filmi tek başına yazan Christopher McQuarrie'nin bu filmin içinde olduğuna inanmak gerçekten çok zor. Diğeri de Bir önceki neslin usta kalemlerinden Julian Fellowes. Gerçi kendisi son 10 yıldır neredeyse hiçbir şey yapmamış. Paslanmış belli ki. Bunu da ispatlamak istemiş anlaşılan. Başardın abi, haberin olsun.

Gerçi film 2005 yapımlı Anthony Zimmer filminin yeniden çevrimi. İzlemediğim için nasıl bir uyarlama olduğunu söyleyemeyeceğim ama, sinema izleyicisine hakim olan "kitaptan-filmden-diziden uyarlamalar her zaman kötüdür" imajını büyük ihtimalle destekliyordur eminim. En yakın zamanda izleyip bunu teyit edeceğim. O zamana kadar bu genel-geçer kuralla amel etmek en güzeli.

Filmde her şey mi kötü? Değil. Mesela İtalya. Şu kısa hayatımda şimdiye kadar 8 ülke gezmiş biri olarak, belleğimde en çok yer etmiş ülke İtalya'dır diyebilirim. Özellikle Roma'yı herkesin bir kere görmesi lazım. 6 günlük İtalya gezimde, en çok Venedik'e gitmek istemiştim ama nasip olmamıştı. Venedik'i bu kadar güzel aktardığı için teşekkür edesim var ama bir tarafım hala yaşadığım hüsranı hatırlıyor ve vazgeçiyorum. Sanırım etmeyeceğim teşekkür filan :)


Filmdeki tek güzellik İtalya değil tabii. Filmi izleme/bekleme nedeni olan Johnny Deep ve Angelina Jolie yine aynılar. Her zamanki güzellikleri filme de yansımış. Zaten Johnny Deep de olmasa kesinlikle her şeye rağmen bitirmezdim filmi. Sırf İspanyolca esprileri bile sevimliliğini katmerliyor filmde. Karayip Korsanları 4 için bir nevi ısınma diyelim geçelim bu performansa.

Ve son bir güzellik. Filmle ilgili ilk yazımda, fragmanında kullanılan müzikten bahsetmiştim. Fragmanı sırf fonda çalan Map Of The Problematique için bile izlenecek cinstendi ve nitekim sırf bu sebeple fragmanı kaç defa izledim bilmiyorum. Filmin sonunda da yine Muse'den Starlight çalıyor. Sürpriz finalin de etkisiyle kaptırıyorsunuz bu Coldplay ve U2 tarzındaki Muse parçasına. Ve tüm süresince bırakamadığı o tadı, finalinin etkisiyle bırakıyor The Tourist.

Sonlarda biraz övdüm gibi oldu ama film bu kadroya göre gerçekten korkunç :)

4 / 10
Devamını Oku

6 Şubat 2011 Pazar

Amelie (2001) - Bu Nasıl Filmdir Yaa Huu?


İnsan doğası gereği abartmaçtır. Söylemleri ve eylemleri ne kadar farklıysa(!) kendi bilişsel dünyasında o derece tatmin olur. Ve kabul edelim ki diğer insanların nazarında -sizin lehinize- hiç de azımsanmayacak olumlu katkılar yapar bu durum. Basit anlatımlar kesmez bizi. Var olanı, allandıra pullandıra anlatalım derken, var olduğundan farklı bir formata sokmadan ağzımızdan çıkaramayız bir türlü. Benim nazarımda Amelie'yi farklı kılan belki de en önemli faktör burada devreye girdi. Hem de henüz filmin açılış sahnesinde. Biliyorsunuz spoilersiz yazıyorum film yazılarını ama filmin başı olduğundan spoiler sayılmaz diyerekten giriş kısmını alıntılamak istiyorum. Şöyle başlıyor film; ''3 Eylül 1973'te saat 6'yı 28 dakika 32 saniye geçe, dakikada 14.670 kez kanat çırpabilen, mavi bir sinek Monmartre'da, St. Vincent sokağına kondu. Aynı saniyede bir restoranın terasında masa örtüsünün altından süzülen rüzgarla dans eden bardakları kimse fark etmiyordu. Yine aynı anda, 9'uncu bölgede Trudaine caddesi 28 numaranın 5'inci katında Eugene Coliere, en iyi arkadaşı Emile Maginot'nun cenazesinden döndükten sonra ismini adres defterinden sildi. Aynı anda Raphael Poulain'e ait olan bir X kromozomlu sperm Amandine Fouet Poulain'e ait olan bir yumurtayı dölledi. Dokuz ay sonra Amelie Poulain doğdu.''

O kadar yalın, o kadar basit şeyler ki bunlar: hepimizin süslemekten harap düştüğümüz basit yaşamlarımızın atom parçacıkları ve her an olmakta olan şeyler... Özellikle bardakların dans etmesine kimsenin şahit olmaması durumuna ayrıca dikkat çekmek isterim. Üzerine uzun uzadıya düşünülesi şeyler. Bence filmi izleyin ve bu tahayyül fırsatını kaçırmayın.

Film her şeyden önce kesinlikle ezber bozan familyasından. Daha önce izlediğim Big Fish ve Pan's Labyrinth gibi bu film de bazı insanların bozulmamış özlerini konu ediyor. Bir başka deyişle büyüdükçe içinde yaşadığımız toplumların bizlere dayattıkları kurallar manzumesine, fütursuzca isyan bayrağını açan o şanlı kişilik neferlerini. Bunu yaparlarken, belki de sinemayla gerçek hayatlarımızın en fazla kesiştiği alanı kullanıyor bu tür filmler: masalı.
Hangimiz küçükken algıladığımız her şeyin, tamamen bizimle alakalı şeyler olduğunu düşünmedi ki? Tüm dünya bizi izlemiyor muydu? En sevdiğimiz yakınlarımızın başına kötü bir şey geldiğinde hangimiz kendimizi sorumlu hissetmedi? Buna en iyi örnek örnek boşanan aile çocuklarıdır sanırım. Allah kimsenin başına vermesin, hep kendilerini suçlamazlar mı bu tip çocuklar?

Yıllar geçtikçe birçoğumuz atlatır bunları. Dünyayı bizden bağımsız algılamaya başlarız. Periler-sihirler yoktur artık, büyü bozulmuştur. Çünkü bilinçlenmişizdir! Belki de dünyanın son yıllarda neden bu kadar çirkinleştiğinin cevabı o kadar da uzakta değildir. Belki bilinç adı altında keskin bir bilinçsizlik, sonsuz bir sorumsuzluk pompalanıyordur dimağlarımıza. Sözle büyüdün deyip üstümüzden tüm sorumluluğu alan bu yüzyıl söyleminin az(!) da olsa kabahati yok mu, günümüz çıkmazlarının oluşumunda?

Çok gariptir büyümek denen şey. En ufak aksaklığı bile kendinden bilip düzelmesi için kendince elinden geleni ardına koymayan çocuklar, büyüdüklerinde bana dokunmayan yılan bin yaşasıncı olurlar. Bu değişime, garipten farklı yapabileceğim tek tanım hazin oluyor bu durumda. Gerçekten de çok dramatik şu büyümek denen şey. Film bunları çağrıştırdı bendenize. Bu açıdan bakınca var olan noksanları bile tuzla buz oluyor Amelie'nin.

Filmin yönetmeni ve senaristlerinden Jean-Pierre Jeunet'in izlediğim ilk filmi oldu Amelie. Biran önce diğer filmlerini de izlemek için can atıyorum. Film bittikten sonra cast akarken ayaklarım hala havalardaydı, o derece sevdim filmi. Eline-koluna-aklına sağlık Jean'ım smile.gif
Filmin müzikleri ise efsane. Bazı filmler vardır müzikleri olmamış olsalardı, kendileri de olmazlardı. Bu film kesinlikle onlardan. Hepimizin bildiğini varsaydığım JY Suis Jamias Alle melodisi filme inanılmaz ruh katmış. Her sahneyle neredeyse özdeşin kralını kurmuş. Filmi izlerken masalımsı anlatım bir yandan, bu mükemmel müzik bir yandan var güçleriyle içinizi kıpır kıpır ettiriyorlar. Filmi izlemek de şart değil, hemen dinleyin bu melodiyi. Ben şahsen filmi henüz yeni izleyebildim ama Yann Tiersen'in müdavimlerindenimdir. Hatta kötü bir anımız da var şahs-ı manevileriyle. Lise sondaydım. İstanbul Film Festivali çatısında Yann Tiersen konser verecekti. Bilete param yetmeyince, bileti olanları yoklamaya başladım. Yoklama dediysem bildiğiniz taciz smile.gif Uzun uğraşlar sonucunda normal bilet parasının yarısına, gidemeyecek bir arkadaştan aldım biletini. Heyecanlı heyecanlı konser tarihini beklemeye koyulduk. Hatta daha lise çocuğu olmamıza rağmen İstanbul'dan ev de ayarladık o gece kalmak için. Ama gelgelelim konser iptal oldu. Buna rağmen hiç kızmamışımdır Yann'a, sırf bu gibi bir melodiyi insanlığa kazandırdığı için. Abartmak kötüydü değil mi biggrin.gif

Bir de değinmezsen çatlayacağım şu mevzu var. Sagopa'nın Romantizma albümündeki Baatıl Rhyme parçasının sonundaki skit bu filmdenmiş meğer. İzlerken ağzım kulaklarıma vardı duyunca. İlgili skit şöyleydi: ''Aaah evet evet bu sözcüğü seviyorum; başarısız? İnsanın kaderi bu? Başarısızlıktan başarısızlığa? Basit bir taslaktan öteye gidemezsin? Hayat asla sahnelemeyecek bir oyunun sonsuz tekrarından ibaret.''

Ve-l hasıl izleyin abiler/ablalar bu filmi. İzleyin ve önceliği en yakınlarınıza vermek kaydıyla izletin. Hani ''bu notu 7 kişiye dağıtmazsan öl-geber-yok ol'' tipli metinler var ya. Onun gibi olsun bu film. Hadi 7 değil de 1 olsun ama illa yayın. Yaymayan sinemadan zevk alamasın tamam mı biggrin.gif
Devamını Oku

3 Ocak 2011 Pazartesi

Buried (2010) - İnsanlıktan Uzakta; Toprak Altında!


Söze nasıl başlayacağım, cidden bilmiyorum. Uzun zamandır bu derece şiddetli etkilendiğim bir filmle karşılaşmadım. Halbuki beklentim çok değişikti Buried'den. Farklı bir deneme olduğu belliydi ama bu derece bambaşka olduğunu tahmin etmiyordum.

Öncelikle filmle ilgili hiçbir beklentiniz olmasın. Sanırım bende en çok bu konu işlev gördü. Gelen yorumlardan sonra filmle ilgili beklentim neredeyse sıfırdı. Mesaj vereceğim diye kıvranan, klasik tek mekan filmlerinden gibi bir izlenime kapılmıştım. Filmde hiçbir şey yok aslında! Ama hiçbir şey. Hele uçan-kaçan filan, sakın diyeyim. Filmin tek işlevi oldu bende; sinir harbi. Filmi izlediğim odanın sıcaklığı, son derece 'yoktu'. Durumu sıcaklık diye tanımlayamazsınız yani, o derece. 2 montla anca durulabiliyor... Böyle bir odada izledim filmi ve 95 dakika boyunca 1 saniye bile üşümedim. Hatta sıcaklık veya soğukluk namına hiçbir şey hissetmedim. Film o derece sinir harbine sokuyor insanı.

Filmin atardamarı olan ABD eleştirisi, ilk saniyelerden itibaren filmle samimiyetinizi sağlıyor. Buried, diğer siyasi eleştirili filmler gibi varolan siyasi anlayışa antitezlerle saldırmak yerine, ''insan''dan ilerlemeyi seçmiş. Ortaya atılması muhtemel x doktrini, farklı düşüncelerin bini bir para olan günümüz dünyasında, en iyi ihtimalle bir kısım izleyiciyi istenilen boyutta çekemeyecekti filmin atmosferine.''Tek Buried değil ki, bu dediğini yapan'' denilebilir ama izleyince farkediliyor ki, film bu konuda ayrı bir uçluğa sahip.

Aslında film dediğim tek kişi. O tek kişinin yanında buluyorsunuz kendinizi. Ama nasıl bulmak? Filmin sağladığı, karşı konulamaz empatiye geçtiğiniz anda, en baba siyasi eleştiriler vs hepsi yalan oluyor. ''Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi'' gibi sloganlar çerez haline geliyor. Bendeniz hiç küfretmeyen biriyim. Tüm hayatım boyunca ettiğim küfür sayısını 2 dakika düşünsem, kesin bir rakamla söyleyebilirim. O derece az etmişimdir. Ama şu geçtiğimiz 95 dakikada kaç tane ettim hatırlamıyorum.

Bunları dedikten sonra filme, yok gerilimmiş yok tek mekanmış yok bilmem neymiş gibi tipik sinema jargonu tanımlamaları yapmak istemiyorum. Yönetmeni ve senaristi hiç tanımıyordum. Zaten pek de bir şey yapmamışlar bugüne/bu filme kadar. Ama benim için mükemmel bir referansları var artık. Tek oyuncu ve tek mekanla böyle bir film çekmiş olmaları takdire şayan bir durum. Ryan Reynolds da gayet güzel oynamış. Aslında canlandırdığı rol, oyunculuğa hem çok elverişli hem de hiç elverişli değil. Bu gibi garip bir rolün altından -bana göre- kalkmış olması bile yeterli.

Bu yaptığım yorumdan yarım saat, hadi bilemedin 2-3 saat sonra kesinlikle pişmanlık duyacağım ama olsun. Filmden çok etkilendim. Bu filmi sevin :)

''Yerim objektif puanlamayı'' diyerekten;

8 / 10
Devamını Oku

22 Aralık 2010 Çarşamba

Anything For Her (2008) - Sıradan Bir Adam...


Hiç bıdı bıdı etmeden baştan söyliyim bu sefer, acayip sevdim filmi. İzlerken kendimi kaç defa monitöre malak malak bakarken yakaladım, sayısını bile hatırlamıyorum. Film en yalın ifadeyle ruhunuza işliyor, çok büyük acıtıyor!!!

Film devamlı dikkatimi çekiyordu ilk çıktığından beri ama o kadar film arasından bir türlü elime gelmiyordu. Hatta vizyona girdiğinde aksiyon filmlerini tercih ettiğimden son anda 2 defa kapısından dönmüştüm. Böyle böyle aklımda yer etmesinin üstüne, Russell Crowe'le Liam Neeson'un dahil oldukları The Next Tree Days filminin ilk haberleri geldiğinde, filmle ilgili bilgilere bakınırken, bu filmin yeniden çekimi olduğunu öğrendim. Böylece izlenecekler kısmından, bir an önce izlenecekler listesine kolayca terfi etmiş oldu Anything For Her.

Güzel bir huyum vardır, mazimiz ne kadar geçmişe dayanırsa dayansın, bazı yapımlara sıfır beklentiyle yaklaşmayı başarabilmişimdir her zaman. Bu filme de tam olarak böyle başladım. ''Nasılsa yeniden çekildiğine göre, o kadar da güzel bir yapım değildir'' içgeçirmeleriyle de süslemedim değil bu beklentisizliğimi. Çok da güzel yapmışım :)

''Mutlu mesut bir aileniz var. İşiniz gücünüz yerinde. Çok sevdiğiniz eşiniz ve biricik oğlunuzla sevgi pıtırcığı dolaylarında takılıyorsunuz... Günler böyle ilerlerken eşiniz haksız yere hapse düşse ne yapardınızın cevabına, Sıradan Bir Adamın neler yapabileceği formülüyle ulaşmanın en güzel örneğidir'' derdim, kendine has uslubunla Anything For Her'i anlat deselerdi. Filmin bir diğer ismi, fransız yapımı olması sebebiyle Pour Elle bu arada.

Filmin hafızanızda yer etmesini sağlayacak faktörler çok. Dediğim gibi iç acıtan hikaye var bir kere. Hadi hikaye beni o kadar da sarmadı deseniz bile, Vincent Lindon'un muhteşeme yakın oyunculuğu için izlenir bu film. Nasıl ince ince işliyor karakteri anlatamam. Zaten hikayeye yaptığım vurgunun temel sebebi de bu abi. Resmen gece gece büyüledi bendenizi. Son zamanlarda aklımda kalan performanlardan biridir kesinlikle. Daha fazla devam etmesem iyi olacak. Zira spoisizlik desturum pek yerinde duracak gibi gelmiyor bu sefer.

Çok sevdiğim bu hikayeyi yeniden izleyecek olmam ve bu filmde 3-4 sahnenin daha uzun anlatılması gerektiğini düşünüyor olmam, ilk defa bir remake yapımın varlığına kızdırmadı beni. Kızmak ne kelime, sevindirdi bile. Holivud'a selam etmiş olayım, bu güzel hikayeye iyi davranmış ol emi!

Genelde küsürleri bir yukarı tamamlarım ama bu sefer en dolusundan veriyorum;

7 / 10
Devamını Oku

7 Aralık 2010 Salı

The Ghost Writer (2010) - Bilirsen Ölürsün!!!


Son zamanlarda izlediğim fimlerde hep yanlış tercihler yaptım. İzledikten sonra hiçbiri hakkında en ufak bir şey bile yazmak istemedim. Baktım olacak gibi değil kenara kaldırdığım izleme listemi gündemime aldım ve ne oldu dersiniz; dakika bir gol bir.

Filmin ismi bir hayli dikkat çekici benim için. Biliyorsunuzdur birçok yazı, aslında yazmayanlar tarafından sahiplenilir bu garip dünyada. Amerikan Başkanı bir konuşma yapar, herkes ''vayy beaa, adama bak ne konuştu ama'' der. Halbuki o sadece iyi bir hatiptir. Dünyayı tanıyan, kalemi çok güçlü bir yazar tarafından yazılmış konuşma metnini yalayıp yutmuş bir öğrencidir sadece.

Dünyanın adaletsizliğine çok güzel bir örnektir aslında gölge yazarlık. Yapan-eden-üreten değil de onu cilalayıp-satan kapar tüm alkışı-geliri-vesaireyi. İsimsiz kahramandırlar bir bakıma bunlar. Nasıl içlerine sindiriyorlarsa artık böyle bir şeyi..?

Filmin ana teması çok güçlü olmasına rağmen garip bir eksiklik var filmde ama şahsen bu eksikliği bulabilmiş değilim. Var, hissediyorsunuz ama nedir bilmiyorsunuz. Bu bakımdan filmin ismiyle güzel bir uyuma sahip gibi bu eksiklik, tıpkı filmde bilinçli yapıldığı belli olan yazarın isimsizliği gibi: ''bir yazar var adı nedir bilinmiyor.''

Öncelikle uyarmış olayım, eğer politik filmlerden hoşlanmıyorsanız sevmeyeceğinize garanti verebilirim. Filmin politik-gerilim olması yetmezmiş gibi, üstüne çok ağır işleyen bir tempoya sahip olması türle arası iyi olmayan izleyiciyi tamamen dışlayan bir atmosfer oluşturmasını sağlamış. Bunun yanı sıra politik filmlerden hoşlanıyorsanız, Alfred Hitchcock filmleri hastasıysanız, dünyayla ilgili az bir şey bilip her şeyi bildiğinizi sanıyorsanız, en ufak siyasi bilgi kırıntısına dünyanın politik sırrının anahtarı muamelesi yapabilecek kişilikteyseniz bu film tam sizlik. (Bunlar iyi özellikler, en azından hiçyoktan iyi özellikler diyelim :))

Film ağır... Karanlık, yağmur ve korku filmlerinden fırlamış otel gibi politik-gerilimin özevlat temalarını da bünyesinde harmanlayarak iyice ağırlaşmış hem de. Film başlar başlamaz, ''ahanda şimdi bir şey olacak, dur dur şimdi olacak, yok dur bu sahne hele bir geçsin ondan sonra olacak'' imajını gayet ustalıkla veren müzikler filmi ayakta tutan neredeyse tek öğe. Anlayacağınız, bu müzikler de olmasa 128 dk bitmeyecek.

Şimdi ''kardeş filmi övüyor musun yeriyor musun, karar ver hele'' diyebilirsiniz. Net bir şey söylemek gerekirse tam benlik bir film. Yaşattığı ''dünyayı kim yönetiyor'' paranoyası bile yeterli filmi izlemek için. Tabii Roman Polasnki çekmiş, Robert Harris'in kitabından uyarlanmış gibi ufak(!) ayrıntıları söylemiyorum bile. Bu arada Robert'ın Pompeii'sinden sonra okuyacak bir kitap daha çıktı bana :)

Hadi bir zahmet oyunculara da değinmiş olalım. Filmi izleyenler belki ''yavv tamam iyi hoş da bu filme bir insan evladı nasıl olur da 35 milyon dolar harcayabilir'' demiş olabilir. Cevap veriyorum, oyuncular yüzünden. Ufak bir Samanyolu gibi filmin castı. Bugüne kadar hiç sevmememe rağmen bu filmle beraber hayran kaldığım Ewan McGregor, bugün ilk sezonunun son bölümü yayınlanan The Walking Dead'in hain-pis ortağı Jon Bernthal, Leverage'yle ayrı bir yere koyduğum Timothy Hutton yetmez gibi en sevdiğim Bond'um Pierce Brosnan, İngiliz aktrist deyince aklıma gelen isimlerden biri olan Olivia Williams castın ana omurgasını oluşturuyor. Bir de ustalara saygı geçidimiz mevcut: Eli Wallach. Sırf Çirkin'imizi bir kere daha görmek için bile izlenir bu film.

Bu arada listem kabarık olmasına rağmen bu filmi tercih etme sebebim, Avrupa Film Ödülleri'nde gövde gösterisi yapmış olması. Alabileceği hepitopu 9 ödül varken, sen git bunların 6'sını al. Haliyle dikkat çekiyor.

İzleyin efendim...

7 / 10
Devamını Oku

9 Ekim 2010 Cumartesi

Bab'Aziz (2005) - 1001 Gece Masalları v2005.0


Bloga izlediğim her filmi yazmıyorum. Önce '7 ve üstü puan alan filmleri yazayım' dedim ama bu sefer de çok az film yazabilecektim. Puan konusunda cimri olduğum için sadece puan sınırı koymanın mantıklı olmadığına karar verdim sonra. Şuanki kıstasım; 7 ve üstü puan alan filmlerle Benim açımdan hikayesi olan filmler. Bab'Aziz hikayesi olanlar kısmına dahil.

2005... Lise son sınıftaydım. 11 Eylül'ün hasar tespitiyle geçmiş yılların sonu, Müslüman köklerinden utanan insanların bile enkaz kaldırma çalışmalarına gönüllü katıldığı ve yeniden inşaanın hafiften başladığı yıllardı.

Tunuslu senarist-yönetmen Nacer Khemir'in bir film çektiğini duymuştum. Konu bizdendi; Tasavvuf özelinde İslam'ın özü nedir? Festival filmi olacaktı. İzlemem için en az 2 sene beklemem gerekecekti bu sebeple. Zaman aktı ve festival festival dolaşmaya başladı film. İstanbul'a da geldi ama nedense gitmek nasip olmadı. Filmi unutmuştum ki, 2008'deki ABD gezimde, İran'lı bir arkadaşım durduk yere bu filmle övünmeye başladı sinema okuyan diğer bir arkadaşıma karşı. Sanki 'İslam'ı siz öyle biliyorsunuz ama aslında böyle' der gibi. O an ikisinin o saçma tartışmasının, bir tek filmi hatırlamama yaradığını farkettim.

Film yine gündemimdeydi. Bu sefer kesin izleyecektim. Ufak bir uğraştan sonra DVDsini buldum bir arkadaştan. Kendimi hazırladım, diski koydum playera bir de ne göreyim altyazı yok. Şu naciz hayatımın aklımda kalan hüsranlarından biri o an vuku buldu.

Yine bir şekilde kaynayıp gitmişti film. En sonunda 2006 ve 2008 hüsranlarından sonra bu sene nette gezinirken Tr altyazısıyla karşılaştım. Filmi de edindikten sonra başladım seyre.

Film öncelikle öyle uçan kaçan filmi değil. Bu tür beklentileri olanlar izlemesin bile. Film daha çok 'bazı temsiller ve ufak semboller üzerinden çok şeyler anlatmak isteyen' bir yapım.

Film mükemmel denilecek bir sesin Kur'an kıraatıyla ve hemen ertesinde filmin neyi konu edineceğini görsel hafızamıza kazıyan şu güzel vecizle başlıyor; Dünyadaki ruhlar kadar Allah'a giden yol vardır.

Evet film tek kelimeyle ifade edilecek olsa, izleyenlerin ekseriyetinin kullanacağı kelime yol olacaktır. Film tam anlamıyla bir yol hikayesi. Filmimize ismini de veren başrolümüz Bab'Aziz ve fırlama torunu Ishtar'ın başlamış oldukları gizemli bir yolculuk bu.

Şark kültürüne biraz eğilmiş kişiler 1001 Gece Masalları'nı bilir. İslam kültürüne merak salmış kişiler de İmam-ı Gazali, İnb-i Arabi, Mevlana, İmam-ı Rabbani ve Bediüzzaman'ın eserlerinde sıklıkla kullandığı dilden haberdardır. İşte bu iki kültürün mükemmel bir bileşkesi gibi bu film. Ne tam olarak 1001 gece masalı ne de tam olarak bu İslam büyüklerinin anlattığı hikayelerden biri. Yönetmen bunlardan birini tercih etmek yerine hepsini harmanlamayı seçmiş, güzel de yapmış hani. Hal böyle olunca anlatılan bu yol hikayesi, hikmet öğeleri içeren büyüleyici bir masal halini almış.

Yönetmenin neden bu kadar az film çekmiş olduğunu bir türlü anlamlandıramadım bu filmden sonra. Böylesine yetenekli bir yönetmenin 3 film çekmiş olması yazık cidden.

Filmle ilgili söylenmezse günah olan bir şey varsa kesinlikle müzikleridir diye düşünüyorum. Özellikle 2-3 müzik var ki herkesin winampında loop manyağı yapacağı cinsten.

Filmin neleri anlattığını kendimce anlatmak isterdim ama spoilere girmeden bunu yapabileceğimi sanmıyorum. En azından bu başlık böyle kalsın, başka bir başlıkta da filmin kritiğini yapmayı düşünüyorum. Zira hayatını mütemadiyen 'Yol'la ifade eden biri olarak, filmle ilgili söylemek istediğim bir hayli şey var...
Devamını Oku

25 Eylül 2010 Cumartesi

Don't Look Back (2009)


Film en az iki bağlamda ele alınabilir. İlki kesinlikle 'human mind'. Ama buna girmek için pek elverişli bir durumda değilim şuan. En azından sabah olsun, bir kendime geleyim şu uyku hali bir geçsin. İkincisi ise hayatı algılama sistemimiz. Her ikisi de filmi elle tutulur bir konuma getirdi Benim gözümde.

Derinlemesine düşünen her insan, hayatı algılamaya başladıktan sonra klasik kavram sorgusuna başlar. Önce algıladığı her şeyi sorgular; renkleri, kokuları, cisimleri ve tabii ki duyguları... Ortaya çıkan sonuçlara güvenilir ve hayata devam edilir. Bir süre sonra elde edilmiş sonuçların da sorgulanması gerektiği yönünde ufak ufak kaş-göz hareketleriyle uyarılarda bulunur hayat bize. Bazılarımız burada radikal bir karar alır ve bu sonuçları da sorgular ama bazılarımız "çok düşünme, çok düşünürsen delirirsin" diyen büyüklerinin/çevresinin bu güdük telkinine uyarak sorgu olayını bitirir. Elde ettiği sonuçlara gerçek payesini 'küstahça' verir ve hayatına devam eder. Aslında hangi davranışı tasvip ettiğim hangini tasvip etmediğim ortada. Buna rağmen insan beyninin güzelliği işte; hangi hareketin doğru olduğunu kestiremiyoruz yine de...


Film mükemmel derecede bu gel-gitleri aktarmayı başarıyor. En azından bende bu tip şeyleri canlandırdı. Hele ilk 45-50 dakikası direkt olarak bunu yaşattı. 'Sorunlu' karakterimiz adım adım çevresinde garip farklılıklar fark etmeye başlıyor. Önce oturduğu evin eşya düzeniyle ilgili sorunlar yaşıyor. Daha sonra tanıdığı insanların aslında o tanıdığı insanlar olmadığını fark etmeye başlıyor. Ve en sonunda bakıyor ki, kendisi de kendisi değil aslında. Karakterimizin mükemmel dönüşümünü izliyoruz. Tabii bu 2-3 cümleyle anlatılan 'dönüşüm' kolay olmuyor. Eğer kendinizi karakterin yerine koymayı başarıp onunla beraber yaşarsanız bu süreci, mükemmel bir deneyim edinmiş oluyorsunuz.

40'lı yaşlar arefesindeki güzel ablamız geçmişiyle ilgili bir kitap yazmak niyetindedir. Sonradan fark edeceğizdir ki, her şeyin asıl sebebi bu kitaptır. Bu kitap, problemli geçmişini biranda bilinçaltının ana gündem maddesi haline getirmiştir. Derinlerde yatan gerçek, su misali karşı konulmaz ustalıkta gün yüzüne çıkacaktır...


Karakter dizilimi, hikayenin sabit bir coğrafyada geçmemesi artı noktalarından. Özellikle Sophie Marceau ve Monica Bellucci'nin oyunculukları iyiden hallice güzele yakın. Oyunculuklarından öteye dikkatimi çeken bir nokta daha var. Dikkatimi çeken demeyebiliriz de, daha çok takdir ettiğim bir nokta. Değişen karakter sırasının castı. İlk Jeanne'ye kesinlikle Monica Bellucci gitmezdi diye düşünüyorum. Sırf bunu düşünmüş olmam bile Sophie Marceau'nın ne derece güzel bir iş çıkardığını anlatıyor sanırım. Tabii bunu demek Monica Bellucci'den bir şey götürmüyor. Aynı durum onun karakteriyle de alakalı. Hüznü bu kadar güzel sergileyen bir oyuncu daha yoktur, varsa da azdır. Yadsınamaz güzelliğinin bile önüne geçen bir hüznü var benim gözümde...

Sophie Marceau için bir iki cümle söylenmeli bu filmde. Karakterin şoku ilk yaşama anlarını çok iyi kotarmış. Keskin hatları olan suratı, o şaşkın göz mimikleriyle birleşince mükemmel bir oyun çıkmış ortaya. BraveHeart'tan beri izlememiş olabilirim şuan hatırımda yok herhangi bir filmi ama eğer izlemişsem bile bu büyük oyunculuğu kaçırmışım demektir. Bu sebeple en güzeli izlememiş olmak :)

Filmi izlerken sıkılabilirsiniz, uykunuz gelebilir. Ama dediğim gibi içine dalmayı başarırsanız tam tersi bir etki uyandırıyor. Benim gibi uykuluyken izlerken uykunuzu bile kaçırabilir. Bu konsantrasyonla başlarsanız filmin son 30-40 dakikasına daha kolay geleceğinizi düşünüyorum.

Her şeye rağmen havada kalan sorular var :) Evet sonda söyledim ne var :D

Yukarı tamamlıyoruz;

6 / 10
Devamını Oku
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...