Geçen senenin en beklediğim filmiydi A Dangerous Method. Hem yönetmenin ismi hem de oyuncuların ismi etkiliydi bunda. Ama tabii ki en önemli sebep, psikanaliz üzerine bir film olacak olmasıydı. Bu vakıanın(!) en ünlü temsilcilerinden olan Otto Gross, Carl Jung, Sabina Spielrein ve hele de Sigmund Freud gibi isimleri aynı anda bünyesinde barındıracak olması, anlatılması zor bir heyecan katmıştı bünyeye. Haliyle, projenin ilk duyulduğu andan itibaren, bekleme moduna gönüllü bir esaret başlamıştı.
İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Nisan 2012 Çarşamba
A Dangerous Method (2011) - Tehlikeli İlişki
Geçen senenin en beklediğim filmiydi A Dangerous Method. Hem yönetmenin ismi hem de oyuncuların ismi etkiliydi bunda. Ama tabii ki en önemli sebep, psikanaliz üzerine bir film olacak olmasıydı. Bu vakıanın(!) en ünlü temsilcilerinden olan Otto Gross, Carl Jung, Sabina Spielrein ve hele de Sigmund Freud gibi isimleri aynı anda bünyesinde barındıracak olması, anlatılması zor bir heyecan katmıştı bünyeye. Haliyle, projenin ilk duyulduğu andan itibaren, bekleme moduna gönüllü bir esaret başlamıştı.
Etiketler:
2011,
A Dangerous Method,
Film,
Film Yazısı,
İngiltere,
Sinema,
Tehlikeli İlişki
27 Şubat 2012 Pazartesi
Tinker Tailor Soldier Spy (2011) | Köstebek...
Öncelikle söyleyeyim, yazı kısa olacak. Zira kitabı okumaya karar verdim. Yani tamamen karar verdim. Artık kaçarı yok, kesinlikle okumam lazım. Diziyle birlikte hikayeye dair ufak ufak detaylar belirmişti zihnimde. Filmle beraber iyiden iyiye saplantıya evrilmeye başladı bu detaylar. Hasılı kitabı okumanın zamanı geldi; şöyle en iç detayına kadar karakterleri yudumlamanın, hikayenin nasıl gelişip nerelere nasıl gittiğini adım adım gözlemlemenin... Asıl yazıyı da o zamana erteledim. Ama ondan önce ufak bir başlık olsun istedim.
Etiketler:
2011,
Film,
Film Yazısı,
İngiltere,
Köstebek,
Sinema,
Tinker Tailor Soldier Spy
20 Şubat 2012 Pazartesi
The New World (2005) - Terrence Malick (Nokta)
Filmle ilgili söylenebilecek tek bir şey var; Terrence Malick. Başka birkaç şey de söylenebilir ve o birkaç şey külliyatlar kadar da olmalıdır ama hepsini toplasan bile Terrence Malick'ten bağımsız hiçbir şey ifade etmeyeceklerdir. Bu abiye inanılmaz tavım. The Tree of Life'ye kadar izlememiş olmama mı yanayım, daha önceden yanmamama mı yanayım kaldım arada. Uçurumdan ara bu. Düşemiy
Devamını Oku
Etiketler:
2005,
ABD,
Film,
Film Yazısı,
İngiltere,
Sinema,
The New World,
Yeni Dünya: Amerika'nın Keşfi
9 Şubat 2012 Perşembe
Anonymous (2011) - William Shakespeare!?
Sadece İngiliz Edebiyatı'nın değil, tüm dünya edebiyatının açık ara en ünlü ve de etkin ismi desek, herhalde yanlış söylemeyiz William Shakespeare için. Hatta kimsenin karşı çıkacağını bile sanmıyorum bu duruma. O kadar dominant bir hali vardır kendisinin edebiyat tarihinde. Yazdığı şeyler istisnasız zirvededir her zaman. Ne güncelliklerini yitirirler ne de bıkılınırlar...
Devamını Oku
8 Şubat 2012 Çarşamba
Batman & Robin (1997) - Batman Batman Olalı Böyle Zulüm Görmedi
Ve nihayet kaç ay önce başladığımı bile hatırlamadığım 1989'daki filmle başlayan Batman serisini tamamlamış bulunuyorum. Çok zorluydu bu süreç, bitmesine cidden çok sevinçlenmiş durumdayım. Christopher Nolan'ınkilerden sonra bu önceki Batman filmlerine vururdum. Hani zaman geçmiştir, belki haksızlık ediyorumdur diye üşenmedim baştan bir izleyeyim dedim tüm seriyi. Demez olaydım. Şu kadar diyeyim. Eğer Batman'i şu filmlerle tanımış ve
Devamını Oku
Etiketler:
1997,
ABD,
Batman ve Robin,
Film,
Film Yazısı,
İngiltere,
Sinema
4 Şubat 2012 Cumartesi
Chicken Run (2000) - "Tavuk"lardan 'a'bd Eleştirisi
Animasyonsa olay, illa ki stop-motion! İzlediğim en iyi animasyonlar hep bu teknikle yapılmışlardan çıkmış durumda; bir The Nightmare Before Christmas olsun, bir Mary and Max olsun, bir Fantastic Mr. Fox olsun... Süper efektlerdense, tek yaslanabildikleri dayanak senaryosu oluyor zira bu tür animasyonların. Haliyle izlemeye doyamayacağınız şeyler çıkıyor ortaya. Onlardan biri de Chicken Run.
Devamını Oku
Etiketler:
2000,
Chicken Run,
Film,
Film Yazısı,
İngiltere,
Sinema,
Tavuklar Firarsa
26 Ocak 2012 Perşembe
Pina (2011) - Görsel Bir Terennüm!
Spoiler içermez. Rahat rahat okuyabilirsiniz.
Kategorizeleştirme eğilimimin ne kadar rahatsız edici hatta ne kadar vahim ve korkutucu boyutlara ulaştığını, sarsıcı bir şekilde yüzümde hissetmemi sağlamış tokat hükmünde bir yapım Pina. Zira bu şey, ne tam bir belgesel ne de tam bir film. Anbean gördüğüm her sahnenin etkileyiciliğine dair tam bir kendini verme halinde olsam da, beynimin bir köşesinde bu izlediğim şeye ne diyeceğim mevzusunu düşünüyordum izlerken. Düşünmekten kendimi alıkoyamadım diyelim. Böylesi daha dramatik ve obsesif :)
Devamını Oku
Orijinal boyutu için tıklayınız
Kategorizeleştirme eğilimimin ne kadar rahatsız edici hatta ne kadar vahim ve korkutucu boyutlara ulaştığını, sarsıcı bir şekilde yüzümde hissetmemi sağlamış tokat hükmünde bir yapım Pina. Zira bu şey, ne tam bir belgesel ne de tam bir film. Anbean gördüğüm her sahnenin etkileyiciliğine dair tam bir kendini verme halinde olsam da, beynimin bir köşesinde bu izlediğim şeye ne diyeceğim mevzusunu düşünüyordum izlerken. Düşünmekten kendimi alıkoyamadım diyelim. Böylesi daha dramatik ve obsesif :)
27 Aralık 2011 Salı
Page Eight (2011) - Komplolar Komplolar Komplolar...
Bu senenin dikkat çeken Tv filmlerinden biriydi Page Eight. Oyuncu kadrosunda bulunan Bill Nighy, Rachel Weisz ve Ralph Fiennes; yönetmen ve de senaristliği üstlenmiş David Hare bir hayli klas isimlerdi. Kanalın BBC olması, filme duyulan merakı haliyle daha da körüklüyordu. Özellikle son yıllardaki TV filmlerinin yükselen çizgisiyle de birleşince tüm bu durumlar, Page Eight adına izlenmeyi dört gözle bekleyen bir film imajı çıkıyordu ortaya.
TV filmi olmasından sebepli, filmde herhangi bir kaçma zıplama sahnesi olacağını düşünmüyordum. Nitekim öyle de çıktı. James Bond'larla Jason Bourne'lerle yıkanmış beyinlerimize güzel bir tokat etkisi tadında olmuş film. Ne tam minimal, ne de dram dozu fazla olan kasvetli bir film. Hepsinin ortasında, işini layıkıyla yapabilmiş güzel bir Tv filmi.
Son yıllarda yükselen dalgalardan biri de devletleri istedikleri gibi kullanmaya başlayan hükümet üyelerinin ipliklerini, ortaya çıkarma eğilimli senaryolar. Pek çok örneğini görmemize rağmen birçoğu sadece aksiyon üzerine kurulu olduğundan, talep edilen hazzın çok az bir kısmını elde edebiliyoruz bu senaryolar üzerine kurgulanmış yapımlarda. Özellikle 11 Eylül ve sonrasında cereyan eden Irak İşgali'nin dünya üzerinde yarattığı 'psikolojik sınırları küçültme etkisi', bu tür aksiyonu bol filmlerdense, diyeceğini cesaretle söyleyen filmler çıkmasına daha bir imkan verir hale getirdi yazar-çizer tayfasını. Geçen seneki The Ghost Writer (okuyunuz ve izleyiniz) örneğindeki gibi çok kaliteli filmler izlemesek de, Page Eight örneğinde olduğu gibi, derdiyle bütünleşmiş dram soslu filmleri daha çok izleyeceğiz gibi duruyor önümüzdeki yıllarda.
Film birçok açıdan övgüye layık durumda. Daha çok senaristliğiyle tanıdığım ve gerçekten hayranlık duyduğum David Hare'nin, Tv filmleriyle de olsa, yönetmenliğe daha fazla mesai ayırması gerekliliğini en şiddetlisinden hissettim bu filmde. Bugüne kadar yönettiği hiçbir filmi izleme şansı bulmamıştım. Kolaylıkla söyleyebilirim ki, pek çok yönetmen geçinenden çok daha başarılı. Gerçi çekilen mekan İngiltere ise, verilmek istenen duygu, İngiltere'nin o doğal kasvetiyle çok rahat bir şekilde izleyiciye geçirilebiliyor. Ama mekan avantajlarını iyi kullandı diye kimseyi gereksiz eleştirmemek gerekli sanki :) Sadece, senaryosunu yazdığı The Hours filmiyle bile oldukça beğendiğim David Hare'yi böylelikle daha bir sevdim sonuç itibariyle. Keşke devam etse deyip, başarılar diyelim şimdilik kendisine.
Filmi genel olarak beğendim ama bir taraftan da kızdım sanırım. Bu kadar güzel bir mevzuyu, bu kadar güzel anlatıp da ucuz reklamlara hapsetmemeliydi yapım kendisini. Tanınırlılığı üst seviyede olan Rachel Weisz'ı, filmdeki karakteri çok ön planda olmamasına rağmen filmin afişine koymayı kabul edebileceğimi sanmıyorum. Hele ki filmi tek başına götüren bir Bill Nighy var iken. Pek çok ünlü yapımda yer almış bu usta aktör, filmi tamamen tek başına sırtlamış. Bu sene aday olduğu 69. Golden Globe'yi çok rahat bir şekilde kazanacak kadar iyi oynamış hatta. Ödül olayları karışık ama biz yine de kazanmalı filan konuşmayalım. Zira diğer adaylar da oldukça sağlam durumdalar. Tek tek değinmeyelim bu filmin başlığında ama gerçekten güzel performanslar var bu yıl, hem film hem dizi hem de mini-tv serilerinde.
Efendim hasılı, güzel bir film Page Eight. Düşük bütçeli olduğu belli olan bu filmi, duru anlatımı sebebi için bile izlemek lazım. Türdeşleri artar umarım. Altın Küre'de başarılar.
6+ / 10
Etiketler:
2011,
Film,
Film Yazısı,
İngiltere,
Page Eight,
Sinema
9 Ekim 2011 Pazar
Submarine (2010) - 80'leri Özleyen Var Mı?
Orijinal boyutu için tıklayınız
Birileri çıkıp, Hollywood gibi bir endüstri oluşturup piyasaya tamamen egemen olsunlar. İstedikleri gibi at koştursunlar perdede. İstedikleri insan tipine ulaşmak için senaryolarının içindeki 'iyi' elemanları, istedikleri insan modellerine uygun yazsınlar. Sevmedikleri milletleri, ülkeleri ve de insan tiplerini hep kötü karakterlerle eşleştirsinler. Kendilerine uygun ahlak anlayışını yegane doğru gibi algılatmaya çalışsınlar. Kendilerinden olmayanları her daim terörist görsünler ve dahi göstersinler. Ve o kadar yüzsüz olsunlar ki bu at koşturanlar, kelimeler artık işlemesin onlara. Yüzsüzlükleri, yegane karakterleri olsun. Ve bu sayede birileri de çıkıp 'hopppppp' demek zorunda hissetsin bunlara. Öyle bir hop densin ki... Hollywood'un nicelik olarak binde biri kadar olamamalarına rağmen, nitelik olarak katlarca önüne geçsin bu hop deyiciler. Hayatı algılama şekillerindeki orijinallikleri perdeden akıtsınlar, yine kendilerine has 'rahatlıklarıyla'.
Sinema lütfen böyle bir şey olmaya devam etsin. İnsanların hayatlarında her zaman yaşanagelen süreçleri, bu kadar yalın ve orijinal bir şekilde anlatan insanlar asla kopmasınlar sinemadan. Sayıları hep artsın, daha da artsın ve en çok bu tip insanlar doluşsun kamera arkalarına. Ve tam da bu kronolojiye uygun olsun bu gelişim süreci. Sonda kazananların 'iyiler' olmasını, ilk kazananların 'kötüler' olmasına borçlu olalım. Ve sinemadaki bu gelişim, tıpkı sinemasal bir kurguyla olsun...
İşte böyle bir film bu. Neler neler denir bu filme, hem de neler neler. Algılamaya başladığımız dünyaya, biraz biraz mana yüklemeye başladığımız ergenlik dönemindeki o çalkantıları bu kadar güzel kurgulaması bile yeter. Daha aşk sancısının, insanı yedisinde de yetmişinde de akıl almaz bir biçimde nasıl 'başkalaştırdığı' var. Ki girişte de değindiğim üzere, sinemanın büyüsünü Hollywoodvari yansıtmaktansa tamamen insan yalınlığına uygun bir uslüba sahip olması var.
Hayat ne kadar komikse film de o kadar komik. Gözler yaşarmıyor belki ama iki tebessüm arası asla çok açılmıyor. İlla bir 'saf komedi' sahnesi gelip çatıyor zihninize. Ruhunuza çökmüş hüznü, dramın dibine vurulan diyalogların metin aralarında hep bir aldatma kaygısı yaşatıyor film size. İngiltere atmosferini de iyice yansıtıyor film; karanlığı, sadeliği, hayattan kopmuşluğu ve bu kopuşun rehavetimsi etkilerini...
Yönetmeninden haberim yoktu filmin. Sonradan fark ettim ki, çok izlemek istediğim dizilerden The IT Crowd'un oyuncularından biri olan Richard Ayoade imiş filmi yazıp yöneten. 33 yaşında genç bir adamın, böylesine güzel bir filmi ortaya çıkarmış olmasına mı sevineyim, daha genç olmasından dolayı önümüzdeki senelerde bunun gibi daha çok film yapabilecek olmasına mı sevineyim, aradayım şuan. Sanırım toplayıp hepsine birden sevineceğim :)
Filmin başka bir genç yıldızı daha var. Bu tamamen genç bir yıldız. Yaşı 19 ama en az 60'lık oynamış! Bu elemanı da henüz tanıdım bu filmle ve ismini kaydettim hafızama. Zira Craig Roberts ismini çok duyacağız gibime geliyor. Son zamanlarda izlediğim en güzel genç performanslarındandı. Eğer kendi yaşamında da canlandırdığı karakter gibi birisi değilse, izlerseniz bu dediklerimi doğrulayacağınıza garanti veriyorum.
Müziklerle film çok uyumlulardı. Cana can katar babındandı diyebilirim. Filme ruh katmışlar. Alex Turney'e ayrı bir selam çakalım. Tiz vakitte filmin soundtrack albümü dinlenile!
Uzatmamak üzere başlamıştım ama yine biraz uzadı sanki. Filmi izleyin derim. Hele biraz İngiliz sineması çekiyorsa canınız, kaçırmayın. 2010 yılının 'ayrı bir kenarda özenle korunası filmleri'nden biri olmuş kısaca Submarine. Ben sevdim, siz de sevin :)
7 Ekim 2011 Cuma
28 Days Later... (2002) - Bağlı Hayatlarımız Pamuk İpliğine...
Orijinal boyut için tıklayın
Korku türüyle ısınma turlarımız devam ediyor. Uzun süredir ertelediğim bu serinin üçüncü filminin de kesinleşmesiyle daha fazla bekletemedim 28 Days Later'i. Güzel olduğunu tahmin ediyordum, fazla yanıltmadı. En azından korku türüne olan yaklaşma çabalarıma olumlu katkı yaptı kendileri :)
Filmle ilgili söylenecek sözlere hep bir ama bağlacı gerekiyor sanıyorum. Oldukça garip olmuş film. Sanki alt metinde bir şeyler yatıyor ama tam olarak kavranmıyor da bir taraftan. Kavradığım kadarıyla oldukça kafası güzel bir film. Özellikle filmin sonu, iyice ayakları yerden kesilmiş bir senarist tarafından yazılmış.
Alex Garland'ın ilk senaryo çalışması film. Bu şekilde bir başlangıç daha sonraki çalışmaları haber verir nitelikteymiş zaten. Diğer senaryoları da hep bir ayakları yerden kesiklik özelliğiyle bezeli. Bunlar olumlu noktalar bu arada :) Gerçi son dönemdeki filmlerinden biri olan Never Let Me Go ile senaryolarındaki bu 'yerden kesiklik' özelliğini, 'yüreği tam hedeften vurmak' gibi ulvi bir evreye taşımış görünüyor. O filmi de izlemeyenler varsa, izlesinler diyelim. Son dönemlerde izlediğim en güzel dramlardandı.
Yönetmen dünyasının uçarılarından biri olan Danny Boyle, bu filme de kendince imzasını atmış. Şöyle ki; bu eleman kariyerinin ilk filmlerinde, nedense düşük teknoloji meraklılığı sergiliyordu. Öyle ki, bu filmi çektiği kameraya her izleyen ayrı ayrı sövüyordur sanırım. Nasıl çamur gibi bir görüntü anlatamam. Sanırsınız sinema çekimi. Lakin daha sonraki yıllarda ise tamamen tersi bir noktaya geldi. Artık Danny Boyle deyince aklıma tamamen teknoloji dostu birisi geliyor; bölük ekranlar, teshişlerini çip kameralarla yapan cerrahlar gibi aynı nesnenin farklı farklı açılarını seyirciye sunmalar vs vs. Özellikle 127 Hours ve Slumdog Millionaire ile bu dediğim yeni hali zirve yapmış durumda. Esas zirve tabii ki 127 Hours'da.
Danny Boyle'nin değişmeyen alışkanlıkları da yok değil. Sanırım şuana kadar izlediğim her filminde, istisnasız bir şekilde müziklerine hayran kaldım. Bu filmin müzikleri de gayet tutarlı olmuş temasıyla. Tema demişken, filmin olmazsa olmaz tanımlamalarından biri kıyamet sonrası ve zombi filmi olması. İzlerken birçok klişeye takılıyor gözünüz. Bu zamana kadar çekilmiş tüm bu türdeki filmleri anımsamadan bitirmek çok zor 28 Days Later'i. Yer yer bu türün ilk örneklerinden biri olduğunu fark ediyorsunuz filmin, bazen de diğer filmlerden esinlendiğine hükmediyorsunuz. Hele bir giriş sahnesi var ki, geçtiğimiz sene büyük sükse yapan The Walking Dead dizisine en basitinden ifadeyle esin kaynağı olmuş. Ben diyeyim copy-paste, siz deyin kopyala-yapıştır :)
Son zamanlarda Christopher Nolan'ın kanatları altında yer alan aktörler arasında olan Cillian Murphy filmin başrolünde. Daha toy zamanlarının performansı olduğu belli oluyor ama yeterli gibi gözüktü. Şimdilerin Cillian Murphy'sinin o dik yükselişlerinden oldukça uzak olmasını, ben yine Nolan'a övgü yağdırmaya sebep sayayım. Nolan, oynatıyor işte abi :)
Velhasıl olmuş bu film. Duygu, düşünce, gerilim... hepsi geçiyor izleyiciye. Arada sırada eğlendiren bir gerilim filmi izlemek isterseniz sizi bekler 28 Days Later.
6 / 10
Etiketler:
2002,
28 Days Later,
28 Gün Sonra,
Film,
Film Yazısı,
İngiltere,
Sinema
4 Ekim 2011 Salı
Hunger (2008) - Ebedi Tokluğa Açılan Pencere!
Orjinal hali için tıklayın
Bu güzel yapım, filmin yönetmeni olan Steve McQueen'in ilk yönetmenlik deneyimi. Bence ilk filmler klasmanında kesinlikle başa güreşir. İlk film deyince ismini anmadan edemediğim Florian Henckel von Donnersmarck'in The Lives of Others'ı vardır. Belli ki bundan böyle Hunger'ı da anmadan edemeyeceğim. O kadar yalın ve o kadar etkili çekilmiş ki, etkisinden kurtulmak için zamana ihtiyacım olacak.
Sahne geçişleri, seçilen resimler vs inanılmaz. Ciddi şekilde etkilendim filmden. Bu etkilenmemi biraz da senaryoyla rejinin müthiş uyumuna borçluyum. Zira mükemmel bir takım oyunu var ortada. Teki başlıyor, diğeri ara veriyor. Teki esiyor, diğeri diniyor...
Film iki yarıdan oluşuyor gibi. İlk yarısı neredeyse sessiz film. Diyalog yok gibi. Replik ise yok denecek kadar az. Müthiş sahnelerle gram eksikliğini hissetmiyorsunuz ama bunların. İkinci yarısı ise dillere destan bir sahneyle başlıyor. 17 dakikalık bir diyalog sahnesi bu. 17 dakika boyunca durmadan konuşuluyor ve filmin tüm enerjisi bu sahnede saklı. Bu kadar akıcı ve bu kadar vurucu ve hele de bu kadar dolu bir 17 dakika yazmak takdire değil, her bir şeye şayan zannımca.
Bu sahneyi filmin hangi senaristi yazmıştır tam olarak bilmemekle beraber, rejiden dolayı fazlasıyla övgü alan Steve McQueen'den ziyade, diğer senarist olan Enda Walsh'a kıyak geçerek adını analım. Bu abimizin de ilk esaslı senaryo çalışmasıymış film. Bu kadar ilkler bir araya gelince, sanırım ilkler ruhu iyice sinmiş filme ve gerçekten izlenesi bir yapım olmuş.
Filmin rejisi üst düzey. Efsanevi bir diyalog sahnesi var. Tamam bunlar zaten filmi almış götürmüş olgular. Lakin Bobby Sands'ı canlandıran Michael Fassbender de o her zamanki üst seviye performanslarına yeni birisini eklemiş. İsmi cismi pek bilinmez bu abinin ama çok severim oyunculuğunu. Band of Brothers'la tanımıştım ilk ve ondan sonra bir hayli performansını izlemek nasip oldu. Ve artık en sonunda bu senenin bol bütçeli filmlerinden olan X-Men: First Class'de canlandırdığı Magneto karakteriyle herhalde ünlenmiştir. Ama benim gözüm kulağım, bu sene henüz vizyona girmeyen ve başarılı olacağından adım gibi emin olduğum A Dangerous Method filmindeki performansında. Sanırım Oscar gecesi kendisini göreceğiz :)
Bu güzel filmi hem yazıp hem çeken Steve McQueen'in yeni filmini de anmadan geçmeyelim. Bu senenin en beklediğim filmlerinden biri olan Shame, yıl sonu gibi vizyonda olacak. Ve bir sürpriz; bu filmde de Michael Fassbender oynuyor. İzlememiz sanırım 2012'in ilk yarısının sonlarını bulur ama yeter ki Steve McQueen gibiler arayı uzatmadan çeksinler. Zira uzun aralar hayırlı olmuyor Florian Henckel von Donnersmarck'ten gördüğümüz kadarıyla.
Hasılı özel bir ödülüm olsa çekinmeden verirdim Steve McQueen'e. O kadar bir film çekmiş. Daha da demiyorum. Çoğu insanın sıkıldığı bu filmi izlemeye çalışın!
8 / 10
26 Şubat 2011 Cumartesi
127 Hours (2010) - Geçer Mi 127 Saat?
Blogun başlık kralı bu film sanırım. Daha vizyon görmeden bile şurada ve şurada 2 post atmıştım. O başlıklarda da görüleceği üzere ilk teaserla bekleme konumuna geçip, fragmanla beraber sabırsızlanmaya başlamıştım. O derece bekliyordum filmi. Tüm beklentilerimi karşıladı sağolsun. Hatta fazlasını...
127 Hours da, bu senenin -izlediğim- diğer tek mekan filmleri gibi güzel. Frozen'den çok çok daha iyi. Buried'i de heyecanın son tura kadar süreceği ama finishi daha önce göreceği bir yarışta geçer. Buried'de de acayip darlanmıştım, nefesim kesilir gibi olmuştu. 127 Hours'un kesinlikle aşağı kalır yanı yok bu tip etkiler göstertmekte. Birbiriyle alakasız -illa da alaka kurulacaksa zıt kutuplarda bulunan- duyguları aynı anda hissettim 90 dakika boyunca. Bu açıdan çok başarılı diyebilirim filme.
Hala filmin konusu nedir bilmeyen var mıdır bilmiyorum. Çünkü spoilerden nefret eden ben bile filmi izlemeden, hatta fragmanlardan itibaren filmle ilgili her şeyi anlamıştım. Tüm senenin en fazla beklenen yapımlarından biri olması hasebiyle yaptığı süksenin üstüne filmin türü de eklenince, filmde sürpriz mürpriz kalmamıştı. Zira film, başkarakter olan Aron Ralston'un başına gelenleri yazdığı Between a Rock and a Hard Place adlı kitaptan uyarlanma. Buna rağmen hala "yok ben kurtardım kendimi bu sükseden, hiçbir şey bilmiyorum konuya dair" diyenler varsa bir sonraki paragrafı atlayabilirler. Ama ben rahatsız olmadım bunlardan, okunsa da çok bir şey kaybedilmez kanımca.
Film Aron Ralston adında tamamen uçarı birinin başına gelenleri anlatıyor. Ama öyle böyle değil, çok uçuk biri. İki saniye yerinde duramıyor. Tek başına kanyonları geçip, buzullara tırmanıyor. Film ise fragmanda da görüldüğü üzere bu Aron kişisinin, kuş uçmaz kervan geçmez bir kuytuda devasa bir kaya marifetiyle sıkışıp kalmasını anlatıyor. E zaten bunları yazdığı bir kitap olduğuna göre, belli ki kurtulmuş. Hatta filmin en büyük spoileri ismi oluyor bu durumda. Belli ki bu kurtulma olayı da 127 saat sürmüş. İşte filmin en büyük başarısı burada bana kalırsa. Buried'deki gibi herhangi bir merak konusu yok. Adamın kurtulacağı kesin. Dediğim gibi hiç sürpriz yok. İşin kötüsü herhangi bir sürpriz olma ihtimali de yok.
Buna rağmen nasıl gerim gerim gerildim, nasıl kızarıp bozardım film boyunca bir de bana sorun. Filmde yer yer karakterle beraber aynı çaresizlik kuyusuna düşüp aynı ümitsizlik denizinde boğuluyorsunuz. Yer yer de yine karakterin o psikopata bağlayan yaşam mücadelesiyle canlanıp, hayata tüm uzuvlarınızla(!) sıkıca tutunuyorsunuz.
Filmin gerçek bir olayı anlattığına kolay kolay inanmak istemedim izlerken. 3-4 defa zihnen filmden kopup kopup kendi yaşamıma şükrettim, film süresince. Aron Ralston'un yapması gereken tercihlerle karşılaşmadığım için dünyanın en şanslı insanı saydım kendimi. Onun yaptığı ufak gibi görünen ama felaket getiren yanlışları yapmamak için motive ederken buldum kendimi. Maceraymış, çılgınlıkmış, "genciz, o zaman çıldırrrrrr" tandanslı hayallerime ket üstüne ket vururken yakaladım içsesimi... Her insanı bu derece etkiler diye bir iddiam yok. Hatta izleyeceklerin en azından yarısı bu dediklerimin çeyreğini bile hissetmeyecektir. Ama tam konsantrasyonla izleyenlerde yüzde yüz bu duygular canlanacak diyebilirim.
Filmin yönetmeni, bu kadar tanınmasını Slumdog Millionaire'e borçlu olan Danny Boyle. Kamerayı, sadece kamera olarak kullanmayan nadir yönetmenlerdendir kendisi. Kendine has imza hareketleri vardır, nerede görseniz hemen anlarsınız Danny Boyle'nin çektiğini. Bu film de tamamen öyle olmuş. Filmin kendi içindeki durağanlığını, aksiyonel ekran efektleriyle gayet güzel şenlendirmiş. Bu filmin bir de şöyle bir özelliği var Danny Boyle açısından. Bugüne kadar yönetmenlik ve yapımcılık yaparken, bu filmle beraber senaristlik kariyeri de başlamış oldu. Gerçi Slumdog Millionaire ile hafiften ekuri olma yolunda ilerledikleri senarist Simon Beaufoy'un asıl yükü omuzladığını düşünsem de, sadece yönetmekle kalmayıp kalemin ucundan tutmaya başlaması bile sevindirici Danny Boyle'nin. Yazanlara her zaman ayrı bir sempatim vardır. Devam eder umarım.
Bu senenin garip bir yanı var. Oscar'la gündeme gelen filmlerin geneli, hatta hepsi üstün oyuncu performansları barındırıyor. Sadece buna bağlamak yanlış olsa da, oyunculukların bu filmlere kesinlikle çok büyük katkısı var. Zaten genel bir bakış attığımızda bu filmlerin bu denli isim yapmalarının altında, isim yapmış yönetmenlerle üstün performans göstermiş oyuncuların bileşkesini görüyoruz. Ya da en azından benim açımdan böyle görünüyor diyelim. Zira tüm fazla adaylığı olan filmleri sevsem de aralarında sadece Inception açık ara önde gibime geliyor. Diğer filmler ise bu dediğim sınıfı oluşturuyor. Yani oyuncularının performanslarıyla yükselen filmler grubuna.
127 Hours da bu sınıfın gözde öğrencilerinden. Diğer aday filmlerdeki gibi, bu filmde de çok beğendiğim bir performans izledim. James Franco'yu ilk Spider-Man'den hatırlıyoruz genelimiz ama benim takip radarıma girdiği ilk film Tristan + Isolde. Üzerine konuşulacak enfes bir performans olmasa da boşuna Spider-Man'de oynamamış demiştim o filmle beraber. Sonrasında hep aradığım oyunculardan oldu. Sırf o oynadı diye filmler izledim. Böylesine sevdiğim bir oyuncunun sadece kendi kariyerinin değil, genel oyunculuk zirvesinin eteklerinde dolaşan bir performans sergilemiş olması çok sevindirici.
127 Hours bir hikaye filmi olmadığından duygu aktarımında yönetmen ve senaristlerden çok daha fazla yük, oyunculara/oyuncuya düşüyor. Üstüne bir de tek mekan-tek karakter filmi olunca duygu aktarımı daha bir zorlaşıyor. Bu perspektiften bakınca James Franco'nun performansı bir kat daha büyüyor. Büyüyor ama Oscar'ı alacak kadar mı derseniz, hayır derim. Zira Colin Firth bu senenin açık ara lideri. Bu da James Franco'nun şansı herhalde. Sen git üstün bir performans sergile. İlk Oscar adaylığını da kap. Karşına Colin Firth'in VI. George performansı çıksın sonra.
Tek mekan dezavantajlarına hapsolmamak için yapılan birkaç hamle var filmde. Birçoğu da kurnazca yapılmış. Kurnazlık ithamıyla tatlı-sert eleştirilmeyecek bir şey varsa filmin o kısmında, kesinlikle müzikler. Çok başarılı buldum. Zaten A.R. Rahman ne yaparsa güzel yapar bir abi. A.R. Rahman'a hakkını teslim ettikten sonra finaldeki parçaya ayrıca dikkat çekmek lazım. En sevdiğim gruplardandır Sigur Ros. Takip edilesi bir gruptur. Uçuk kaçıktırlar ama enfes parçaları vardır. Finalde de Med Sud I Eyrum Vid Spilum Endalaust albümünlerindeki Festival parçası çalışıyor. Özellikle parçanın 2 bölümlük olması, ikinci kısmının ilkine göre insanı yerinde durdurmayan bir ritme sahip olması vs bence muhteşem uymuş o bölüme. Her sevdiğim parçanın özel bir duygusu vardır bende. Festival'inki de okyanusların ışık görmeyen derinliklerinden, güneşin yok eden aydınlığına yolculuk yapmak gibi bir histir. Finaldeki o bölüm yine aynen böyle hissettirdi. Müzikle hikaye anlatımını en iyi kullanan yönetmenlerden biri olduğu için, filmin sonunda biraz daha sevdim Danny Boyle'yi.
Artık Oscar törenine hazırım diyebilirim. Sadece True Grit kaldı ama onu da izleyeceğimi sanmıyorum hal-i hazırdaki imkanlar dolayısıyla. Tören gecesinin komikliklerini-şakalarını kaçırma ihtimali böylelikle gayet azaldı. İyi bir tören izleriz umarım. Filmdeki talk show performansının yarısı bile yeter tören için James Franco'ya. Bu arada törende birinin James Franco'ya su vermesini bekliyorum. Eğer bu espriyi yapacak kişi Colin Firth olursa, hele de En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alırken verirse suyu, hafızalarda uzunca süre kalır sanırım. Colin'i tanıyan varsa bir zahmet sunsun bu fikri kendisine. Gerçi gördüğüm kadarıyla çok beyefendi birisi Colin Firth ama gerçekten güzel olurdu sanki :)
8 / 10
20 Şubat 2011 Pazar
The King's Speech (2010) - Colin, O Nasıl Performanstır Öyle?
İlk Uyarı: Spoiler yoktur.
Malum, Oscar'a sayılı günler kaldı. Her ne kadar ''nerede o eski Oscar'lar'' diyorsak da, hala bir alternatif çıkmadı bu organizasyonun karşısına. Dolayısıyla hala açık ara liderliğini koruyor ve hala senenin en çok beklenen gecesinin ev sahipliğini Akademi üstleniyor. Bize de o geceyi beklemek kalıyor.
Tabii o geceden zevk almak istiyorsak da yapılması gereken bazı şeyler var. Öncelikle önemli adaylığı olan filmler olmak üzere aday filmleri izlemek lazım. Yoksa hem bazı şakalar havada kalıyor hem de yaptığınız kritikler hedefe ulaşmıyor. Zaman içerisinde asıl ödüle aday 10 filmden 6'sını izlemiştim. Son haftaya kadar beklettim diğerlerini ama bu saatten sonra beklemeye değmez diyerekten kalan 4 iddialı filme başlamış oldum The King's Speech'le.
Filmin konusunu bilmeyen yoktur diye hatırlatma yapmış olalım. The King's Speech, -isminden de anlaşılacağı üzere- özel bir konuşma üzerine kurulu. Kekemelik sorunu olan İngiltere Kralı VI. George'nin hayatına kısa bir bakış atıyoruz filmde. Kral VI. George'nin görev süresi II. Dünya Savaşı yıllarına denk geliyor ve kekeme olan kralın böylesine zor bir dönemde halkına hitap ederken ne tür bir sıkıntı çekeceğini tahmin edersiniz...
Yukarıda görev süresi dedim, belki dikkat çekmiştir. Kral deyince aslında hüküm süresi vs denir ama İngiltere'de durumlar biraz farklı. Ufacık değinelim ona da. İngililtere, futbola kadar herbir şeylerin anavatanı diye geçer. Anavatanı olduğu şeylerden biri de demokrasidir. 1215'te halkların yöneticilere karşı ilk zaferi olan Magna Carta sözleşmesi bu ülkede imzalanmıştır. Bilmeyenler ve hatırlamayanlar için söylemiş olalım, Magna Carta kralın yetkilerini azaltan ilk antlaşmadır.
Böyle bir geleneğe sahip olunca, ister istemez bizden çok daha önce başarmışlardır bazı şeyleri bu İngilizler. Kraliyet mevzusu da bunlardan biri. Bizim 1920'lerde yaşadığımız tramva onlarda yaşanmamıştır. Süreç içinde daha yumuşak adımlarla bu günlere gelinmiştir ve Krallık külliyen ortadan kalkmamıştır. Günümüzde de devam etmektedir zaten. Ama bilindik hüküm gücünden bağımsızdır bu devam eden Krallık anlayışı. Daha çok halkın seçtiklerinin karşısında tüm ülkenin sesi gibi işler Kraliyet çarkı. Bir nevi, tüm ülkeyi kucaklayan renksiz bir parti gibi.
Değinmeden geçmeyelim, her ne kadar gerçek VI. George'nin kekemelik sorunundan bihaber olsak da, II. Dünya Savaşı'nda halkın bütünleşmesine çok katkısı olmuştur bu kralın. Nazi Almanyasının, Kıta Avrupasını istila etmeye kalkması ve biraz da başarılı olması karşısında halkın birarada kalmasının ve direnmesinin simgelerinden biri olmuştur IV. George. Bu yönden saygın kişiliklerdendir kendileri. Belki bunun da biraz etkisi olabilir filmi sevmiş olmamda.
Çok yalın bir anlatıma sahip The King's Speech. Zaten benim sevmemen imkansız gibiydi. Efsane mini dizilerden John Adams'ın yönetmeni Tom Hooper'ın yönetmen koltuğunda olduğunu biliyordum ve kendimden emin başladım izlemeye. Tıpkı John Adams'a hakim olan yöneticilerin de insan olduğu vurgusu, bu filmin de en göze çarpan rengi.
Burada değinmeden geçemeyeceğim. Son yılllarda sinema sektörü geliştikçe hepimiz ''keşke bizim de tarihi filmlerimiz olsa, elin gevuru olmayan tarihlerini allandıra pullandıra anlatıyor bizim şanlı tarihimiz öyle yatıyor kenarda'' demeye başladık. Bu tür yapımlar belki de bu haykırışımıza en güzel cevabı veriyor. Tarihi filmlerin başarısı fetihleri, cengaverlikleri anlatmasından değil de insanların hikayesine odaklanmasıyla mümkün. Bizim yanlışımız burada sanki. Biz hep ''İstanbul'u nasıl da fethettik olummm, Bizans ağladı ağladı beaaa'' tonundan yaklaşıyoruz olaya. The King's Speech gibi, John Adams gibi hem politik hem de tarihi filmlerin temel başarı sebebi insan odaklı olmaları bana göre.
Yönetmen dediğim gibi çok başarılı. Ama filme damgasını vuran kesinlikle Colin Firth. Son zamanlarda izlediğim en güzel performanstı. Özellikle bu yılki izlediklerim arasında açık ara önde. Bu sebeple Oscar'ı almama ihtimali limit sıfır. İzlerken hayran olmamak elde değil. Aslında genel bir oyunculuk şöleni gibi The King's Speech. Geoffrey Rush ve Helena Bonham Carter'ın performansları da çok başarılı. Her ne kadar The Fighter'daki Christian Bale'nin performansını görmeden konuşmak istemesem de, Geoffrey Rush şuan izlediğim filmler arasında açık ara önce yardımcı rolde.
Bir de filmi izlerken Hz. Musa'yı (as) hatırladığımı söylemeliyim. Biliyorsunuz O'nun (as) da konuşma sıkıntısı vardı. Bazı kaynaklarda kekeme diye geçse de genel kanı peltek olduğunu söyler. Buna dayanak olarak da şu bilindik ateş-kor-dil yakma kıssası gösterilir. Sadece konuşma bozukluklarının olması değil, İkisi de başa geçince bu sorundan kurtulmuşlardır. Diğer bazı benzerlikler de var ama spoiler olmasın diye izleyenlere bırakayım onu da.
Ve-l hasıl çok sevdim filmi. Bu senenin en kalitelilerinden biri. Oscar'ı alırsa gam yemem. Gerçi kaybetse de The Social Network alacak gibi, o zaman da gam yemem. İkisi de çok güzel filmler. Bu seneki adaylar sanki geçtiğimiz yıllardan daha mı güçlü ne?
Son olarak filmi çeviren nazo82'ye özel bir teşekkürler. Son zamanlarda bu derece hoşlandığım bir çeviri olmamıştı. Allah eksikliğini göstermesin :)
8 / 10
Devamını Oku
Malum, Oscar'a sayılı günler kaldı. Her ne kadar ''nerede o eski Oscar'lar'' diyorsak da, hala bir alternatif çıkmadı bu organizasyonun karşısına. Dolayısıyla hala açık ara liderliğini koruyor ve hala senenin en çok beklenen gecesinin ev sahipliğini Akademi üstleniyor. Bize de o geceyi beklemek kalıyor.
Tabii o geceden zevk almak istiyorsak da yapılması gereken bazı şeyler var. Öncelikle önemli adaylığı olan filmler olmak üzere aday filmleri izlemek lazım. Yoksa hem bazı şakalar havada kalıyor hem de yaptığınız kritikler hedefe ulaşmıyor. Zaman içerisinde asıl ödüle aday 10 filmden 6'sını izlemiştim. Son haftaya kadar beklettim diğerlerini ama bu saatten sonra beklemeye değmez diyerekten kalan 4 iddialı filme başlamış oldum The King's Speech'le.
Filmin konusunu bilmeyen yoktur diye hatırlatma yapmış olalım. The King's Speech, -isminden de anlaşılacağı üzere- özel bir konuşma üzerine kurulu. Kekemelik sorunu olan İngiltere Kralı VI. George'nin hayatına kısa bir bakış atıyoruz filmde. Kral VI. George'nin görev süresi II. Dünya Savaşı yıllarına denk geliyor ve kekeme olan kralın böylesine zor bir dönemde halkına hitap ederken ne tür bir sıkıntı çekeceğini tahmin edersiniz...
Yukarıda görev süresi dedim, belki dikkat çekmiştir. Kral deyince aslında hüküm süresi vs denir ama İngiltere'de durumlar biraz farklı. Ufacık değinelim ona da. İngililtere, futbola kadar herbir şeylerin anavatanı diye geçer. Anavatanı olduğu şeylerden biri de demokrasidir. 1215'te halkların yöneticilere karşı ilk zaferi olan Magna Carta sözleşmesi bu ülkede imzalanmıştır. Bilmeyenler ve hatırlamayanlar için söylemiş olalım, Magna Carta kralın yetkilerini azaltan ilk antlaşmadır.
Böyle bir geleneğe sahip olunca, ister istemez bizden çok daha önce başarmışlardır bazı şeyleri bu İngilizler. Kraliyet mevzusu da bunlardan biri. Bizim 1920'lerde yaşadığımız tramva onlarda yaşanmamıştır. Süreç içinde daha yumuşak adımlarla bu günlere gelinmiştir ve Krallık külliyen ortadan kalkmamıştır. Günümüzde de devam etmektedir zaten. Ama bilindik hüküm gücünden bağımsızdır bu devam eden Krallık anlayışı. Daha çok halkın seçtiklerinin karşısında tüm ülkenin sesi gibi işler Kraliyet çarkı. Bir nevi, tüm ülkeyi kucaklayan renksiz bir parti gibi.
Değinmeden geçmeyelim, her ne kadar gerçek VI. George'nin kekemelik sorunundan bihaber olsak da, II. Dünya Savaşı'nda halkın bütünleşmesine çok katkısı olmuştur bu kralın. Nazi Almanyasının, Kıta Avrupasını istila etmeye kalkması ve biraz da başarılı olması karşısında halkın birarada kalmasının ve direnmesinin simgelerinden biri olmuştur IV. George. Bu yönden saygın kişiliklerdendir kendileri. Belki bunun da biraz etkisi olabilir filmi sevmiş olmamda.
Çok yalın bir anlatıma sahip The King's Speech. Zaten benim sevmemen imkansız gibiydi. Efsane mini dizilerden John Adams'ın yönetmeni Tom Hooper'ın yönetmen koltuğunda olduğunu biliyordum ve kendimden emin başladım izlemeye. Tıpkı John Adams'a hakim olan yöneticilerin de insan olduğu vurgusu, bu filmin de en göze çarpan rengi.
Burada değinmeden geçemeyeceğim. Son yılllarda sinema sektörü geliştikçe hepimiz ''keşke bizim de tarihi filmlerimiz olsa, elin gevuru olmayan tarihlerini allandıra pullandıra anlatıyor bizim şanlı tarihimiz öyle yatıyor kenarda'' demeye başladık. Bu tür yapımlar belki de bu haykırışımıza en güzel cevabı veriyor. Tarihi filmlerin başarısı fetihleri, cengaverlikleri anlatmasından değil de insanların hikayesine odaklanmasıyla mümkün. Bizim yanlışımız burada sanki. Biz hep ''İstanbul'u nasıl da fethettik olummm, Bizans ağladı ağladı beaaa'' tonundan yaklaşıyoruz olaya. The King's Speech gibi, John Adams gibi hem politik hem de tarihi filmlerin temel başarı sebebi insan odaklı olmaları bana göre.
Yönetmen dediğim gibi çok başarılı. Ama filme damgasını vuran kesinlikle Colin Firth. Son zamanlarda izlediğim en güzel performanstı. Özellikle bu yılki izlediklerim arasında açık ara önde. Bu sebeple Oscar'ı almama ihtimali limit sıfır. İzlerken hayran olmamak elde değil. Aslında genel bir oyunculuk şöleni gibi The King's Speech. Geoffrey Rush ve Helena Bonham Carter'ın performansları da çok başarılı. Her ne kadar The Fighter'daki Christian Bale'nin performansını görmeden konuşmak istemesem de, Geoffrey Rush şuan izlediğim filmler arasında açık ara önce yardımcı rolde.
Bir de filmi izlerken Hz. Musa'yı (as) hatırladığımı söylemeliyim. Biliyorsunuz O'nun (as) da konuşma sıkıntısı vardı. Bazı kaynaklarda kekeme diye geçse de genel kanı peltek olduğunu söyler. Buna dayanak olarak da şu bilindik ateş-kor-dil yakma kıssası gösterilir. Sadece konuşma bozukluklarının olması değil, İkisi de başa geçince bu sorundan kurtulmuşlardır. Diğer bazı benzerlikler de var ama spoiler olmasın diye izleyenlere bırakayım onu da.
Ve-l hasıl çok sevdim filmi. Bu senenin en kalitelilerinden biri. Oscar'ı alırsa gam yemem. Gerçi kaybetse de The Social Network alacak gibi, o zaman da gam yemem. İkisi de çok güzel filmler. Bu seneki adaylar sanki geçtiğimiz yıllardan daha mı güçlü ne?
Son olarak filmi çeviren nazo82'ye özel bir teşekkürler. Son zamanlarda bu derece hoşlandığım bir çeviri olmamıştı. Allah eksikliğini göstermesin :)
8 / 10
Etiketler:
2010,
ABD,
Avusturya,
Film Yazısı,
İngiltere,
Kralın Konuşması,
Sinema,
The King's Speech,
Zoraki Kral
11 Ocak 2011 Salı
Edge Of Darkness (2010) - Özlemişiz Mel'i
2000'lerin başından beri aktör olarak göremiyorduk Mel Gibson'u. Şikayetçi miydim bu durumdan? -Hem evet hem hayır. Bana göre en kötü performansı bile vasat üstü olan bir oyuncuyu, oyuncu olarak görmemek tabii ki kötü ama çok saygın işler yaptı, oyunculuğuna ara verdiren. The Passion of the Christ ve Apocalypto gibi yapımları düşününce, insan arada kalıyor haliyle.
Sırf bu fetret dönemini sonlandırması açısından bile önemli bir film Edge of Darkness. Ama bu pasif önem kazanıcılığıyla yetinmiyor film. Beni her daim canevimden vuran, fedakarlık-intikam temelli bir senaryoya da sahip. Mel Gibson'un en kolay bürünebildiği hikayelerin başında da bu tür varken, ortaya güzel bir şey çıkmamış olması garip olurdu zaten.
Derin devlet konusu olsun, aksiyonu gölgeleyen dramı olsun, gölgelenmiş aksiyonun zıpçıktı gibi başını çıkarıp çıkarıp durması olsun, film en başından beri hep Conspiracy Theory'i (Komplo Teorisi) hatırlattı bana. Mel Gibson'un o kendine has nefessiz kalma jesti de filmin her sahnesine yedirilmiş olunca, iyice ''Hoşgeldin Mel Gibson filmi'' olmuş Edge of Darkness. Komplo Teorisi demişken, izlemeyenlerin kesinlikle izlemesini önereyim. En sevdiğim filmlerdendir.
Filmin konusu zaten herkesçe malumdur; kızı öldürülen bir sivil polisin intikam süreci. Ama konuya sığmayan mükemmel bir dramı içinde barındırıyor film. Dediğim gibi benim zaten yumuşak karnım bu konu. En kötü film bile olsa, konusu bu türdense başka bir gözle bakıyor buluyorum kendimi. Kızınız var, gencecik. Ölüyor, öldürülüyor. Kollarınızın arasında hem de... İnsanın içini paramparça etmeye yetiyor zaten filmin girişi. Konusundan da anlaşıldığı üzere, filmde Taken'in izlerine rastlamak mümkün. Ondaki sürükleyicilikten biraz daha azı var ama o eksikliği ağır dramla fazlasıyla tamamlıyor Edge of Darkness.
Film aslında 1985 yapımlı 6 bölümlük, aynı isimdeki bir İngiliz dizinin uyarlaması. Uzun zamandır aklımdaydı o seriyi izlemek ama bir türlü altyazı gelmedi. Çevirmen bir arkadaş okursa bunu, niyet ederse o diziye seviniriz :)
Bu arada filmin beni, sadece saf dramla vurduğunu düşünmeyin. Araya serpiştirilmiş ufak felsefeciklikler de mevcut filmde. Diyojen'den Fitzgerald'a kadar, dikkatsiz izleyicilerin farkına bile varamayacağı kadar az ama öz vurucu diyaloglara sahip film. Sırf o kısımlar için bile sevdim diyebilirim.
Yönetmenle senariste zaten laf yok. İkisi de gayet usta isimler. Yönetmen zaten diziyi de yönetmişti. Yabancı değil yani hikayeye. Bu tanışıklık güzel bir sinerji oluşturmuş gibi gözüküyor.
İzleyin efendim.
Etiketler:
2010,
ABD,
Edge Of Darkness,
Film Yazısı,
İngiltere,
Sinema
21 Aralık 2010 Salı
Centurion (2010) - Romalı Kaç, Pikt Tut...
Centurion kısaca, bir yüzbaşı ve arkadaşlarının Pictlerden kaçışı üzerine kurulmuş vasat bir film. Filmin ismi de buradan geliyor; Roma İmparatorluğu ordusunun yüzbaşısı anlamına geliyor Centurion. Konuyu bilmeden izlerseniz çok şey bekleyebilirsiniz diye söyledim, zira ben bambaşka bir şey bekliyordum. Devasa orduların çarpışmaları, bu orduların çarpışmaları esnasında kahramanlığın dibine vuran bir komutan, o komutanın destansı aşkı ve nihayetinde söz konusu kıza kavuşmasının önündeki engeller vs vs vs... Bunlar yok, baştan söylemiş olayım.
Hepimiz epik film deyince, en azından bir Truva bekliyoruz. Hele de söz konusu film Kayıp Lejyon'un spin-off'uysa beklentiyi siz düşünün. Yukarıda da dediğim gibi bunların hiçbiri yok filmde. Hadi hepsini geçtim. Komutanların, küme düşme potasındaki takımını maça hazırlamak için delirik bir vaziyette takıma talimat yağdıran teknik direktör misali ordusuna gaz verme sahnesi bile yok koskoca filmde. Hal böyle olunca Truva'yı bile aratır cinsten epik örnekler arasına girmekten kurtulamıyor Centurion. Artık kendimi nasıl hazırlamışsam bunları görmeye, film bittiğinde sadece ''bir de utanmadan, afişe savaş sahnesi koymuş şerefler'' diyebildim. Tamam anlaşıldı sanırım, filmde bunların olmadığı demii :)
Klasik epik entrumentaller yok ama film hepten de boş değil tabii. Şuana kadar hiçbir epik filmde -rastladıysam da- hatırlayamadığım milliyetçilik göndermeleri mevcut. Filmdeki grubun ufak bir mağarada, birbirlerini tanıma amaçlı yaptıkları kısa sohbetten bahsediyorum. İzlerken dikkat ediverin bir zahmet. Gerçekten de, milliyetin ne olup ne olmadığı mesajını gayet sade ve yararlı biçimde vermiş yönetmen. (Kendisi aynı zamanda senaryonun da sahibi)
Bu güzel milliyet mesajıyla beraber, mükemmel diye nitelendirdiğim Britanya dağlarının teşhiri, filmin benim nazarımdaki en iyi yönlerinden. Tabii bu türün olmazsa olmazı müziğin, filmin ilerisinde olduğunu da hatırlatmak boynumun borcu bu arada. Filmi geçen SoundTrackler her zaman saygıdeğerdir benim için.
Sözün özü, beklentisiz izlerseniz fazla sıkılmazsınız. Ben hiç sıkılmadım bütün bu dediklerime rağmen. 97 dk göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Vermek istediğim tek mesaj; bilindik epik filmlerden olmadığıdır Centurion'un.
5 / 10
7 Aralık 2010 Salı
The Ghost Writer (2010) - Bilirsen Ölürsün!!!
Son zamanlarda izlediğim fimlerde hep yanlış tercihler yaptım. İzledikten sonra hiçbiri hakkında en ufak bir şey bile yazmak istemedim. Baktım olacak gibi değil kenara kaldırdığım izleme listemi gündemime aldım ve ne oldu dersiniz; dakika bir gol bir.
Filmin ismi bir hayli dikkat çekici benim için. Biliyorsunuzdur birçok yazı, aslında yazmayanlar tarafından sahiplenilir bu garip dünyada. Amerikan Başkanı bir konuşma yapar, herkes ''vayy beaa, adama bak ne konuştu ama'' der. Halbuki o sadece iyi bir hatiptir. Dünyayı tanıyan, kalemi çok güçlü bir yazar tarafından yazılmış konuşma metnini yalayıp yutmuş bir öğrencidir sadece.
Dünyanın adaletsizliğine çok güzel bir örnektir aslında gölge yazarlık. Yapan-eden-üreten değil de onu cilalayıp-satan kapar tüm alkışı-geliri-vesaireyi. İsimsiz kahramandırlar bir bakıma bunlar. Nasıl içlerine sindiriyorlarsa artık böyle bir şeyi..?
Filmin ana teması çok güçlü olmasına rağmen garip bir eksiklik var filmde ama şahsen bu eksikliği bulabilmiş değilim. Var, hissediyorsunuz ama nedir bilmiyorsunuz. Bu bakımdan filmin ismiyle güzel bir uyuma sahip gibi bu eksiklik, tıpkı filmde bilinçli yapıldığı belli olan yazarın isimsizliği gibi: ''bir yazar var adı nedir bilinmiyor.''
Öncelikle uyarmış olayım, eğer politik filmlerden hoşlanmıyorsanız sevmeyeceğinize garanti verebilirim. Filmin politik-gerilim olması yetmezmiş gibi, üstüne çok ağır işleyen bir tempoya sahip olması türle arası iyi olmayan izleyiciyi tamamen dışlayan bir atmosfer oluşturmasını sağlamış. Bunun yanı sıra politik filmlerden hoşlanıyorsanız, Alfred Hitchcock filmleri hastasıysanız, dünyayla ilgili az bir şey bilip her şeyi bildiğinizi sanıyorsanız, en ufak siyasi bilgi kırıntısına dünyanın politik sırrının anahtarı muamelesi yapabilecek kişilikteyseniz bu film tam sizlik. (Bunlar iyi özellikler, en azından hiçyoktan iyi özellikler diyelim :))
Film ağır... Karanlık, yağmur ve korku filmlerinden fırlamış otel gibi politik-gerilimin özevlat temalarını da bünyesinde harmanlayarak iyice ağırlaşmış hem de. Film başlar başlamaz, ''ahanda şimdi bir şey olacak, dur dur şimdi olacak, yok dur bu sahne hele bir geçsin ondan sonra olacak'' imajını gayet ustalıkla veren müzikler filmi ayakta tutan neredeyse tek öğe. Anlayacağınız, bu müzikler de olmasa 128 dk bitmeyecek.
Şimdi ''kardeş filmi övüyor musun yeriyor musun, karar ver hele'' diyebilirsiniz. Net bir şey söylemek gerekirse tam benlik bir film. Yaşattığı ''dünyayı kim yönetiyor'' paranoyası bile yeterli filmi izlemek için. Tabii Roman Polasnki çekmiş, Robert Harris'in kitabından uyarlanmış gibi ufak(!) ayrıntıları söylemiyorum bile. Bu arada Robert'ın Pompeii'sinden sonra okuyacak bir kitap daha çıktı bana :)
Hadi bir zahmet oyunculara da değinmiş olalım. Filmi izleyenler belki ''yavv tamam iyi hoş da bu filme bir insan evladı nasıl olur da 35 milyon dolar harcayabilir'' demiş olabilir. Cevap veriyorum, oyuncular yüzünden. Ufak bir Samanyolu gibi filmin castı. Bugüne kadar hiç sevmememe rağmen bu filmle beraber hayran kaldığım Ewan McGregor, bugün ilk sezonunun son bölümü yayınlanan The Walking Dead'in hain-pis ortağı Jon Bernthal, Leverage'yle ayrı bir yere koyduğum Timothy Hutton yetmez gibi en sevdiğim Bond'um Pierce Brosnan, İngiliz aktrist deyince aklıma gelen isimlerden biri olan Olivia Williams castın ana omurgasını oluşturuyor. Bir de ustalara saygı geçidimiz mevcut: Eli Wallach. Sırf Çirkin'imizi bir kere daha görmek için bile izlenir bu film.
Bu arada listem kabarık olmasına rağmen bu filmi tercih etme sebebim, Avrupa Film Ödülleri'nde gövde gösterisi yapmış olması. Alabileceği hepitopu 9 ödül varken, sen git bunların 6'sını al. Haliyle dikkat çekiyor.
İzleyin efendim...
7 / 10
Etiketler:
2010,
Almanya,
Film Yazısı,
Fransa,
İngiltere,
Sinema,
The Ghost Writer
25 Kasım 2010 Perşembe
Batman: The Dark Knight (2008) - Why So Serious!?
İzlediğim filmleri genelde tekrar izlemeyen biri olarak Batman Begins'i geçenlerde bir kere daha izleyip üzerine bir şeyler yazmıştım. Üçüncü kez izlediğim ilk film olmuştu böylelikle Batman Begins. Onun verdiği gazla ve The Dark Knight'ın güzel asistiyle ikinci 3'lüğümü atmış bulunuyorum şimdi. Sanırım film tekrarlamak sandığım kadar kötü bir şey değilmiş.
O yazıda da bahsetmiştim, Batman farklıdır. Superman gibi uçamaz, gözlerinden garip ışınlar saçamaz. Hulk gibi hayvani bir güçle düşmanlarını ezemez. Wolverine gibi ölümcül yaralar aldığında tekrardan iyileşemez. Diğer bilumum süper kahramanlar gibi, suçlulara karşı koyarken iç saha avantajını bilim-kurgu çimleriyle döşenmiş Marvel dünyasıyla değerlendiremez... Bu sebeplerle gayet insani bir biçimde, ''vayy beaa abime bak. Hem insan hem süper kahraman heaa? Seviyorum seni Batman'' repliklerini Tarkanvari ''sen başkasın, bambaşkasınnn'' melodileriyle süsleyip Batman'i ayrı bir yere oturturuz. O yer, bizim yanımızdır. Saygındır ama bizdendir Batman. Superman gibi uçamayacağımızı bildiğimizden -3 yaşındaki çocuklar hariç- kimse Superman olmaya çalışmaz. Ama Batman'in varlığı, kötülükle başa çıkabileceğimizi fısıldar bizlere. Süper güçlerinin olmaması onu bizim idolümüz yapar.
Chistopher Nolan, Batman Begins'le Batman'in neden ortaya çıktığını, Bruce Wayne'nin nasıl bir değişim geçirdiğini gayet ustaca aktarmıştı. Bu filmden sonra ise ilk filmin, Batman'in iç dünya panaroması olduğunu bir kere daha ama bu sefer daha bir şiddetli anlıyoruz. Çünkü The Dark Knight'la beraber, durum başka bir hal almış vaziyette. İlk filmde işlenen korku ve adalet kavramlarının yerini belki de en önemli kavramımız olan etik alıyor The Dark Knight'da.
V for Vendetta yazısında insanoğlunun kaypaklığına az da olsa değinmiştim. Evet insanoğlu kaypaktır. Demokrasi havarisi kesilirken bir anda faşizmin doruklarına ışınlanabilir. Gelişmeleri kendi süzgecinde istediği gibi anlamlandırıp, gelişmeler karşısında takınacağı tutumun sonucu olan kötü şeyleri, istisna dahası gerekli müdahaleler olarak görebilir. Böyle bir kabiliyete sahibiz ne yazık ki. Bir yakınımız hapisteyken kader mahkumu kavramını sahiplenirken, hapishaneyle en ufak ilişkimiz yokken yoldan sapmış zorba olabilir gözümüzde, o potansiyel kader mahkumları. Bu hep böyledir ve hiçbir zaman düzelmeyecektir. İdeal yönetim biçimi sırf bu sebeple imkansızdır. Bu sebeplerle dişlilerinin insanlar olduğu bir çark, ilelebet dönmemekle lanetlenmiştir benim gözümde. İşte film bu derin yaraya dokunuyor, ruhuna işlemiş ikiyüzlülüğüyle.
Hollywood'a hepimiz vururuz. Yok şöyledir, yok böyledir diyerek. Tamamen doğru olmasa da hepten de yanlış değildir bu. Amerikan halkının varoluşuyla doğru orantılı bir toplum mühendisliği illa ki vardır dünyada, özellikle de Amerika'da. En başta var oldukları gibi gelişimleri de hep bir sentetizm kokar bu halkın. Resmen ruhsuzdurlar. Resmen diyorum, çünkü gerçekten bir millet olarak gitmemişlerdir yeni kıtaya. Bu ruhsuzluklarına, bu tarihsizliklerine-geçmişsizliklerine rağmen aşırı bir milletçiliğe sahiptirler ama. Bu durum bile Amerikan halkının nasıl bir mühendislik harikası olduğunu gözler önüne serer. Günümüzde en işlevsel kullanılan toplum mühendisliği silahı da -haliyle- Hollywood özelinde sinemayken, Hollywood'a bu denli kolay sallamamak elde olmayabiliyor çoğu zaman.
The Dark Knight'a bu sinemanın bir temsilcisi demek benim haddim değil, kimsenin olmadığı gibi. Ama bu belirttiğim sinemayla az da olsa kesinlikle aynı rotada buluşan sekansları mevcut filmin; Çin malına yapılan vurgular, elini-kolunu-pelerinini sallayıp koskoca Çin'den adam almalar, Roma tarihiyle bezenmiş demokrasi için özgürlükten vazgeçilmesi gerekliliği üzerine atılan nutuklar, özel hayattan önemsiz bir şeymiş gibi bahsedilen sahneler...
Film, Batman gibi hakkında sürüyle yapım yayınlanmış bir karaktere sahne sahipliği yapınca ister istemez diğer yapımlarla karşılaştırmak zorunlu hale geliyor. Aslında hepsiyle ayrı ayrı karşılaştırma yapmak biraz abes. Zira Tim Burton gibi bir usta varsa rakipler arasında, diğer rakipleri işin içine karıştırmak kanımca biraz saygısızlık olacaktır. Aslında bu girişten sonra ''madem Tim Burton bu denli saygın birisi, ne diye Nolan'la kıyaslama yapıyorsun ki kardeşim'' denilebilir kıyaslama yapanlara. Onların yerine ben cevap vereyim; ellerinde değil. Nolan öyle bir seriye başladı ki Tim Burton'u bile bazı dimağlardan silmeyi başardı. En azından bazı dimağların The Lorf Of The Batman's Directors koltuğundan diyelim. Biraz abartı gibi gelse de ben bu görüşteyim. Çizgi roman aşkı had safhada olanlar buna katılmıyorlar ama yapacak bir şey yok.
Çizgi roman hiçbir zaman çok popüler olmadı dünyada. Ama günümüzdeki kadar da silik olmamıştır sanırım. Bunun sebebi dünyamızın kirlenmesi diyebiliriz. O kadar bilgilendik o kadar kirlendik ki bu bilgi kırıntılarıyla, artık çizgi roman gibi şeyler dişimizin kovuğuna bile yetmez hale geldi. Sanırım bu sebeple çizgi romandan bir hayli uzak yansıttı Batman'i, Christopher Nolan. Bence iyi de etti. Bu hali bile aşırı karanlıkken Gotham'ın, orijinaline dayanabilir miydim bilmiyorum.
Bundan başka, karşılaştırma deyince akla hemen Joker efsanesi geliyor. Tabii Joker'in haddizatında Jack Nicholson ve Jack Nicholson'un efsane performansını bence biraz da trajik ölümüyle silen -tamam hadi bazılarına göre sarsan- Heath Ledger. Performans konusunda çok fazla polemiğe gerek yok aslında. Herkes safını zaten belirlemiştir ama yeri gelmişken Nolan'a sayılı eleştirilerimden birini daha yapmam lazım. Abicim hem bu kadar etkileyici hem de bu kadar boş bir karakter nasıl yapabiliyorsun yavvv? Adamın geçmişiyle ilgili bir şey öğrenemiyoruz filmde. Buna rağmen Batman'i bile silen bir karakter olmayı başarıyor nasıl oluyorsa.
Aslında karakter analizine girmek çok sakat bu filmde. Bu kadar çok karakter nasıl oluyor da işlenebiliyor şaşırmamak elde değil. Batman'i var, Joker'i var araya bir de Harvey Dent sıkıştırılmış. Böyle sıkıştırılmaya can kurban aslında. Film de bu karakterlerin bayrak yarışı gibi. Birisinin bıraktığı yerden diğeri alıyor olayı. Karakter vurguları çok sağlamdı bana kalırsa Dent'in. Özellikle lakabına yaraşır hale gelmesi ve madeni parası çok güzel işlenmiş.
''Bazen gerçek, yeterince iyi değildir'', ''bazen insanlar, inançlarının ödülünü alır'' ''-neden kaçıyor baba? -çünkü kovalamamız gerekiyor'' gibi repliklerle, bomba replik geleneğimiz bu filmde de devam ediyor. Repliklere değinmemek istiyorum aslında. Zira yazı uzamasın fazla. Siz bakıverin izlerken :) Ama müzikleri geçemeyeceğim. The Prestige'yle beraber Nolan, filmlerinin efsane özellikleri arasına müzikleri de ekledi. O nasıl bir duygu vermektir, o nasıl bir gerim gerim germektir. Sanırsın film izlemiyoruz, balad konseri dinliyoruz. Çok sevdiğim, hatta şah-ı soundtracker payesi verdiğim Hanz Zimmer'ın yanına Blood Diamond ve diğer birkaç filmdeki performansıyla başka bir yere koyduğum James Newton Howard eklenince yeme de yanında yat durumu oluşmuş. Sırf müzikleri için bile izlenir film, o derece yani. Oyuncuları pas geçiyorum. Zira değinince daha da uzayacak :) İsteyenler Batman Begins'e bakabilir.
Özellikle değinmek istediğim noktalar var filmle ilgili. Henüz ismini koymadığım bir tarzı var Nolan'ın. Bir resim gösteriyor filmde, diğer sahnelerle alakası olan ve anında ''offf bea'' repliğiyle başlayan derin bir saygı duyma ritüeline giriştiriyor sizi. Inception'la daha da bir abarttı ama bu durum her filminde var şerefin. Şuana kadar bahsedildiğine hiç denk gelmediğim birkaç sahne var bu filmde de. Özellikle filmin sonundaki o ihtişamlı fedakarlık destanının yazıldığı tiradın akmasıyla beliren Alfred'in ilgili notu saklama ve Fox'un istifa kisvesi altında şirketin demirbaşı olduğunun ispatı sahneleri... ''Ne var ki'' diyen arkadaşlara daha içten bakmalarını tavsiye ederim o sahnelere.
Sonuç olarak ''yok böyle film''gillerden The Dark Knight. Bittiğinde yutkunmanız gerekirken, nefesinizin kesildiğini fark edip rahatça yutkunamayacağınız süper ötesi bir film. Hala izlemediyseniz de, e bi zahmet artık...
Etiketler:
2008,
ABD,
Batman,
Film Yazısı,
İngiltere,
Sinema,
The Dark Knight
18 Kasım 2010 Perşembe
V for Vendetta (2005) - ....V....aybe!!!
Efendim... Devletlerin ortaya çıkışları ve devamlılıkları konusunda hep bir düşünce halindeyimdir. ''Neden çıkmışlardır? Çıkmasalardı olmaz mıydı? Tamam bir şekilde çıkmışlar madem, ortadan kaldırsak olmaz mı?'' gibi sorularla bu düşünüşü sürekli hale getirmeme rağmen genelde ortaya bir şey çıkmaz. Bu sonuçsuzluğu da her zaman insan doğasının kaypaklığına veririm. Uzun uzadıya sizinle paylaşacak değilim, bu göz nuru alın teri çıkarımlarımı :) Sonuç olarak bu kaypaklığı da, kavramsal olarak, özgürlük ve güvenlik ikilisine dayandıraraktan ortaya güzel bir analiz koyduğumu zannederim.
Her insanın geçmesi gereken bu sorgulama evresine kapı aralaması ve hukuk-adalet, korku-inanç, özgürlük-güvenlik gibi birbirlerinin pekişticileriymiş gibi görünen kavramların aslında birbirlerine alternatif şeyler olduğunu gözler önüne bir kere daha sermesi nedenleriyle V for Vendetta, diğer muadilleri gibi, özel filmler arasına ismini yazdırmıştır nazarımda. ''Matrix'te varoluşla hesaplaşan Wachowski kardeşlerin, bundan sonra nasıl bir yapıma imza atmasını istersin?''deselerdi, sistemle ilgili bir şeyler yapmalarını isterdim sanırım. Bu açıdan da nazarımdaki etkisi daha da artıyor filmin.
Distopik sinemanın özelliği bu. İnsanı alıyor ve derin bir tahayyül cenderesine atıp bir süre orda hapsediyor. Eğer ''distopiğim broo, herhalde kasacam, herhalde anlaşılmazı oynayacam'' tripleriyle takılmayan birileri üstlenmişse bu tür projeleri, bu filmde olduğu gibi, tadından da yenmiyor hani. Atıflar bile yeterli filmin efsane olması için. Her izleyen Sutler'ın Hitler olduğunu anlar herhalde. Tabii bu kadar değil. Fight Club'ın sistem eleştirisinden 1984'ün neredeyse birebir alıntılanan karakter evrilimine kadar bir çok detay sizi itinayla haz manyağı yapıyor.
''Kim olduğun, ne yaptığının yanında önemsizdir'' gibi inanılmaz bir replik sayesinde takıntılı olduğum amel-niyet ikilemine bu filmde de rastlıyoruz, tıpkı Batman Begins gibi. Ona da bir bakmanızı tavsiye ederim bu arada. Mükemmel denilebilecek replikler bu kadar değil tabii. Film üst düzey diyaloglar geçidi gibi. Hepsini alıntılamak, tüm senaryoyu alıntılamakla neredeyse eşit uğraş isteyecektir. Onun için bunu istemeden de olsa gözardı ediyorum.
Filmimizin ismi de çok orjinal. Atıf mekanizmasının en sık kullanıldığı nokta burası sanıyorum filmde. Şahsen bu tür durumlarda sözkonusu orjinalliği her detayda aramak gibi, her detayı sözkonusu orjinalliğe yormak gibi garip bir alışkanlığım vardır. Abimizin geçmişindeki hücre numarasının Roma rakamıyla 5 (V) olması, geçmişinin intikamını (Vendetta) almak istiyor olması, abimizin 'ideal insanı' olmasını sağlayan yan hücre arkadaşının Valerie ismine sahip olması, ''Vi Veri Veniversum Vivus Vici (Yaşarken gerçeğin gücü sayesinde evreni fethettim)'' sözünün filmde çok şey anlatıyor olması, abimizin kuru bir intikam peşinde koşmaktansa insanlara umut verici bir şeyler yapmanın daha mantıklı olduğunu anlamasını sağlayan Evey'e E-Vey diye seslenmesi vs vs vs. Ama şuana kadar hiçbir yerde değinildiğini görmediğim güzel bir sahne var filmde. Valerie'nin, kızarkadaşıyla beraber ilgili durumu ailesine açıklayacak gücü kendisinde bulmasını sağlayan el tutuşma sahnesi. Göz önüne getirin. İki insan yanyana dururken el tutuşurlarsa hangi harf çıkıyor: V. V benim için budur abiler; insanları kendilerince özgür kılacak hareketi yapmasını sağlayan, insani bağlar!!!
Gerçi bizim bu tür yakıştırmalarımızı işlevsiz kılan mükemmel bir diyalog filme damgasını zaten vurmuş durumda. V'nin kendini sunma sahnesi (lütfen okuyun);
V: Voila! in View, a humble Vaudevillian Veteran, cast Vicariously as both Victim and Villain by the Vicissitudes of fate. This Visage, no mere Veneer of Vanity, is it Vestige of the Vox populi, now Vacant, Vanished. However, this Valorous Visitation of a by-gone Vexation, stands Vivified, and has Vowed to Vanquish these Venal and Virulent Vermin Vanguarding Vice and Vouchsafing the Violently Vicious and Voracious Violation of Volition. The only Verdict is Vengeance; a Vendetta, held as a Votive, not in Vain, for the Value and Veracity of such shall one day Vindicate the Vigilant and the Virtuous. Verily, this Vichyssoise of Verbiage Veers most Verbose so let me simply add that it's my Very good honor to meet you, and you may call me V.
E-Vey Hammond: Are you like a crazy person?
V: I'm quite sure they will say so.
Duyguyu vermekte güçlük yaşayan Türkçesi;
V: Voila! Görünüşte kaderin cilvesiyle hem kurbanı hem de suçluyu oynamak zorunda kalan Vasıflı bir Vodvil oyuncusuyum. Gördüğün bu çehre sadece görünüşümün gizlenmesi değil artık Var olmayan, yok olmuş halkın sesinden geriye kalan son izdir de. Ancak, bu geçmişte kalmış, rahatsızlık Veren kişi cesurca geri döndü ve kendini bu Vurguncu ve Vicdansız, aşağılık insanların öncü olduğu ahlaksızlığı, şiddet ve Vahşet kullanmaya ve irade gücünü ihlal etmeye göz yuman kişileri alt etmeye Vakfetti. Yapılacak tek doğru şey, boş yere söylenmeyen, Vaat edilmiş intikam ve kan davasıdır. Çünkü bunun değeri ve doğruluğu bir gün dürüst ve erdemli insanların doğruluğunu kanıtlayacaktır. Velhasıl, bu laf kalabalığı bir laf salatasına dönüşmeye başladı dolayısıyla, kısaca şunu söyleyeyim ki, sizinle tanışmak bir şeref ve bana V diyebilirsiniz.
E-Vey Hammond: Sen deli falan mısın?
V: Eminim onlar benim için öyle derler.
Ve-l hasıl izlemedinizse çok şey kaçırıyorsunuz. İzlemişseniz de tekrar izlemenin keyfini kaçırmayın derim!!!
Etiketler:
2005,
ABD,
Almanya,
Film Yazısı,
İngiltere,
Sinema,
V for Vendetta
9 Kasım 2010 Salı
Batman Begins (2005) - Efsane Yeniden...
Batman Begins'in insanda canlandırdığı duyguları göz önünde bulundurunca, filmle ilgili herhangi bir şey söylemenin suskun kalmaktan daha kolay olduğunu söyleyebilirim. Bırakın Batman karakterini derinlemesine anlatış tarzını, Batman karakterinden bağımsız bir film olarak düşünsek bile etkileyici diyebiliriz Batman Begins için.
Çoğumuzun önceki serinin nasıl bittiğini bildiğini varsayarak gerekli taşları atmayacağım. Bu yeni serinin o seriden nasıl bir farka sahip olduğunu bu filmi izleyerek anlayabilirsiniz. Sıra dışı filmleriyle kendini diğer yönetmenlerden iyice ayıran Christopher Nolan, Batman'a resmen can vermiş. Film karanlık yapısıyla, aforizma tonlu diyaloglarıyla ve Hanz Zimmer'in ruh katıcı özelliği doruklarda dolaşan müzikleriyle, izlediğiniz filmler arasında farklı bir yer talep ediyor sizden.
Benim için Batman diğer süper kahramanlardan her zaman farklıdır. Onun süper güçleri yoktur. Kokuşmuş Gotham'ı kötülükten aklıyla korur. Bu sebeple olsa gerek her zaman en yakın bağ Batman'la kurulur. Bu bağlamda filmin yeri hepten ayrı. Birçok farklı yerde güzelce vurgulanmış bu konu. Bruce Wayne'nin gerek çocukluğu, gerek Batman karakterine neden ihtiyaç duyduğu gibi önemli hususlar çok güzel işlenmiş.
Film iki ana kiriş üstünde yükseliyor; korku ve adalet. Korkunun insan için ne ifade ettiğinden, nelere yol açacağından tutun, adaletin intikam sınırına dayanıp dayanıp nasıl kendi öz kavram çerçevesine girmesi gerektiğine kadar birçok felsefik yorum gözlemleyebiliyoruz filmde.
'Gotham'ın her sahnesinin yağmurlu her sahnesinin gece her sahnesinin sisli olması tesadüf olamaz' diyerek Christopher Nolan'ı bir kere daha tebrik ediyorum. İzleyiciye bilinçaltından, şehrin kokuşmuşluğunu daha güzel nasıl aktarabilir bir yönetmen bilmiyorum. 'Nasılsa patron abilerim parayı bastılar. Vurayım efektin dibine. Şunun şurasında süper kahraman filmi çekiyoruz broo' demeyip, efekt kolaycılığına tav olmaması da ayrı bir saygı duyulası davranış.
Bir ayrı konu oyuncu kadrosu. Hangi birini sayayım ki; Christian Bale, Michael Caine, Liam Neeson, Gary Oldman, Morgam Freeman. Ken Watanabe bile şöyle hemen 2 dk gözüküp kaybolan yan rollerin birinde. Christian Bale'nin bir önceki sene çektiği The Machinist filmi için verdiği 28 kg'yi almış olması ve bu ağır kilo değişiminin oyunculuğunu etkilememiş olması ayrıca dikkat çeken noktalardan. Christian Bale'yi eleştirenler oluyor. Buna hiç katılmadığımı naçizane belirteyim buradan. Bu sağlam kadronun yanında Katie Holmes diye biri(!) de var ama ne yapalım, o kontenjan her filmde oluyor artık.
'Sorun aslında ne olduğun değil, yaptığın şeyler seni diğerlerinden ayırır!!!'efsane repliğiyle kişisel yaşantımda üstünde çokça durduğum amel-niyet ilişkisine yapılan vurguya hepinizin dikkatinizi çekerek, kaçırılmaması gereken filmler arasına yazın derim Batman Begins'i.
Şahsen iki defa izlediğim film sayısının, iki elin parmaklarını kesinlikle geçmemesine rağmen bu filmi şuan itibariyle üç kez izlemiş bulunuyorum. Tüm bu kişisel övgülerimden sonra 2005 itibariyle en iyi Batman filmidir diyerek ve puanımı vererek sözü size bırakayım.
8+ / 10
Etiketler:
2005,
ABD,
Batman Başlıyor,
Batman Begins,
Film Yazısı,
İngiltere,
Sinema
22 Ekim 2010 Cuma
Sophie's Choice (1982) - En Zor Seçim Nedir!!?
Yok vazgeçtim puan kıstası filan koymuyorum yorum yapacağım filmlere :) Yorum hakeden film zaten kendini gösteriyor, tıpkı bu film gibi.
William Styrssons'ın ikinci dünya savaş esirleriyle birebir konuşarak yazdığı aynı isimli romanının sinemaya uyarlanması Sophie'nin Seçimi. Film başarıyla yansıttığı soykırım vahşetinin yanına inanılmaz bir öyküyü de sıkıştırabilmiş. Filme ismini de veren seçim, çok kısa bir sahne aslında. Fakat bu kısa sahne insanın kanını önce donduruyor, sonra kaskatı kesiyor nihayetinde de bin parçaya bölüyor benliğini.
Hasta annesi için yasak olmasına rağmen et alan fakat eve götürürken yakalanan Sophie, bu adi suç yüzünden toplama kampına gönderilir. Asıl suçu malum; Polonya'lı olmak! Safkan Alman görüntüsü bile kurtaramaz bu asıl suçtan Sophie'yi. Yakalanan tutuklular trenden inerler ve gruplara ayrılmak üzere beklerler. Tam bu esnada biri 4 yaşında kız, diğeri 10 yaşında erkek olmak üzere iki çocuğuyla bekleyen Sophie'nin yanına nazi komutanı gelerek insanın kanını donduran o sahnenin ilk fitilini ateşler. Sophie'nin bu Aryan görüntüsünün farkına varan komutan kendince bir kıyak geçer Sophie'ye! Çocuklardan birini alabileceğini, diğerinin ise canlı canlı insan yakılan fırınlara gideceğini söyler. Bunu bu şekilde ifade etmez ama toplama kampına gidenlerin sonunun böyle olduğunu o dönem herkes bilmektedir.
İşte bu zamanı durdurup mekanı yok eden sahne, izlenmesi şart filmlerden yapıyor Sophie'nin Seçimi'ni. Aslında izlemeyi şart haline getiriyor ama 'Ben ettim siz etmeyin' de diyesi geliyor insanın bir taraftan. Şahsen anne-baba olmaktan soğutan bir havası var filmin. Bir insanın kaderinin bir başka insanın iki dudağı arasındaki bir saniyeden bile az kıpırtılara bağlı olması yeteri kadar korkunçken kaderi elinizde olan insanın çocuğunuz olması fikri, izahı imkan dahilinde olmayan bir dehşet fırtınası salıyor ruhunuza.
Film Benden öyle uçuk kaçık puan alabilecek seviyede bir şaheser değil ama dediğim gibi çok etkileyici. Filmin etkileyiciliği sadece o sahneyle de sınırlı değil bu arada. Meryl Streep'in 150 dakikalık insanüstü performansını atlamak sanırım çok ağır bir hata olur. Resmen mükemmel bir performans. Ödül manyağı olan bu ablamız, tek başrol Oscar ödülünü bu filmle aldı. Daha sonra 12 defa daha aday olsa da hala tek başrol Oscar'lıdır. Nasıl bir performans sergilediği hakkında oluşacak fikre çok kolay zemin hazırlar eminim bu durum.
Kevin Kline'nin de ilk filmi olması ayrıca dikkate değer bir ayrıntı. Kariyeri bu filmden sonra almış başını gitmiştir zaten.
Etiketler:
1982,
ABD,
Film Yazısı,
İngiltere,
Sinema,
Sophie'nin Seçimi,
Sophie's Choice
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
































