22 Haziran 2011 Çarşamba

Geç Kalınmış Bir Gün - Kitap Üzerine


Geçtiğimiz aylarda yayımladığım OKUmaya Başlıyorum yazısını "Üzerine bir şeyler yazmaya değer kitap bitirirsem görüşürüz" cümlesiyle nihayete erdirmişim. Ne yazıkki tembelliğim, tüm baskınlığıyla ruhuma egemen olmuş ve üzerine bir şeyler yazmaya değer olmaktan ziyade üzerine bir şeyler yazılmalıya daha yakın olmalarına rağmen, okuduğum bazı kitaplarla ilgili az da olsa bir şey yazmamışım.

Bu yazıyı yazmama da vesile olan kitap, üzerine yazmam gerektiği halde yazmadığım kitaplardan biri olan Son Gemi'nin yazarı Seyit Nurfethi Erkal'ın bir başka eseri olan Geç Kalınmış Bir Gün. Kaderden kaçılmıyor demekki. Son Gemi'yi okuduktan sonra yakın çevreme fazlasıyla övmeme rağmen, kitap hakkında iki satır da olsa karalamadığım için kendimce sıkılıyordum. Ama zaman her şeyde olduğu gibi bu konuda da unutturucu özelliğini kullanıp, bu sıkılganlık halini tamamen zihnimden atmış. Zararın neresinden dönsek kardır diyorum ama bir taraftan da kendimce kendimi borçlu hissediyorum Seyit abiye karşı. Simaen hiç görmemiş olsam da kendisini çokça sevdim. Hakkı geçtiyse, -yazılarından kolaylıkla anlaşılacağı üzere- sahip olduğu büyük yüreğiyle -inşaAllah- affedeceğini umuyorum.

Bu biraz da herkesi ilgilendirmeyen :) girişten sonra kitaba gelelim. Öncelikle kitabın kapak tasarımına duyduğum hayranlıkla başlayayım. Öyle bir kapakki, son yıllardaki özensiz basılan kitaplar arasında yıldız gibi parlıyor kendileri. Hem ciltli olan kapağı hem de kapağın da üstündeki kaplama ayrı ayrı güzelötesi. Gerçi bu güzelötesi kavramı, kitabı okuyunca daha öte bir hal alıyor. Zira kapakta bulunan, yeşil çimenler ve orman arasındaki kulübe her şeyi fazlasıyla anlatır mahiyette, tabii gören gözlere!

Kitap, roman türünde bir eser. Toplam sayfa sayısı olan 135, roman türüne göre oldukça az gibi gözüküyor en başta. Ama ilerledikçe, nitelik denen şeyin nicelikten her daim daha saygın ve daha göz önünde bulundurulması gereken bir şey olduğu inancınız, bir kere daha ispatlıyor hakklılığını. Kesinlikle ama kesinlikle 135 sayfa olan bu roman, 600-700 sayfa olan diğer birçok romandan çok daha hakikatli. Gerçi romanı okuyan herkeste oluşan duygu sizde de oluşacaktır. İstediği kadar süper olsun yine de 135 sayfa kesmiyor insanı. Neyse ki daha kitaba başlamadan biliyorsunuz ki bu kitap bir üçlemenin sadece ilk adımı. 135 sayfa sonunda sadece bir virgül konulacağından emin olduğunuzdan, naz makamı dışına taşmıyor sayfa sayısının azlığı meselesi.

Romanın en büyük farklılıklarından biri, anlatımcı denen kim/ne olduğu belli olmayan varlığın yokluğu! Roman karşılıklı yazılmış mektuplarla ilerliyor. Kitapla ilgili hiçbir duyumum olmadığından bu durum olabildiğince şaşırttı beni. İlk mektuptan sonra olaya girilecek sanarken, mektupların sonu bir türlü gelmedi. İlk mektuptan sonra da karşılaştığım ikinci mektupla beraber durumun farkına biraz biraz varır gibi olmuştum ve hevesim bir hayli kaçmıştı kitaba karşı. Zira az roman okuyan birisi olarak hiç karşılaşmamıştım bu tür bir romanla. Ama zamanla anlatıcılı romanlardan çok daha etkili yazıldığını farkettim.

Anlatıcı denen şey, şahsımca biraz da reddedilen bir şey esasında. Zira kendisini tanımıyorum. Ne bir edası ne bir kokusu ne de bir karakteri var. Yargılayabileceğim hiçbir özelliği yok bu kardeşin. Hem romanda en baskın varlık hem de ortalarda bir türlü gözükmüyor ne hikmetse. Bu nedenlerle kendileriyle hiçbir zaman sevişmemişizdir. Mektup tarzı ise bu anlatıcı denen şeyin belgisizliğinin belini adeta kırmış. Artık anlatıcı denen şeyi elle tutup gözle görüp hatta hayal gücümüzle bir yere oturtabiliyoruz. En azından bendeki karşılığı bu oldu. Ve bu eserin üçleme halinde yazılmasına belki de en çok bu yüzden seviniyorum şimdi. Farklı olan bu türe devam eden kitaplar da gelecek, daha ne olsun.

Hikayenin konu edindiği neredeyse tüm ana meselelerin, kendi varoluş adımlarımın ana basamakları olmasının yanında bu şekilsel beğeniler tabii ki romanı asıl sevme nedenlerim arasında yer bulamıyor. Üzerine çok şeyler söylenesi olan bu meseleler, romanın üzerine kurulduğu ana kirişler aynı zamanda. Biraz da olsa kaşımak bile spoiler denen illetin buraya da zıplaması anlamına geleceğinden şimdilik es geçiyorum ama bu aralar kesinlikle üzerine bir şeyler yazmak niyetindeyim bu meselelerin. Kaşımadan şöyle isim koymak babında değinmeden de geçmeyelim ama. Öncelikle hikayenin en ama en vurucu noktalarından birisi inziva meselesi. Bendeniz için hayati derece önemi olan bu konunun, romana renk veren en koyu ton olması ayrı bir güzellik.

İnziva üzerine her insanın düşünmesi gerekli. Bu denli de pervasızca reçete veriyorum. O derece önemli. Tarih boyunca hangi olaya baksam inzivayı görmüş biri olarak bunu söylerken hiç rahatsızlık hissetmiyorum. Büyük tüm şahsiyetlerin hayatlarına bakınca istisnasız görülen bu yaşam şekli, biz küçük insanlar için zorunlu bir kural olmalı, deyip şimdilik virgül koyalım.

Bir başka vurucu nokta, gurbette bulunan yare duyulan özlem. Kitapta o kadar güzel aktarılmış ki, hiç tanımadığınız bir insanı özlerken buluyorsunuz kendinizi. Ondan ayrı geçen her zaman dilimi ayrı azap veriyor ruhunuza. Gelmesi için dua ederken buluyorsunuz dilinizi... Hele sizin de uzaktakilere duyduğunuz bir özlem varsa yüreğinizin bir yerlerinde, farklı farklı duygu coğraflarına yolculuk başlıyor kitabın son demlerinde...

Sonra, hayatı anlamlı kılan erdemlerden belki de en gereklisi olan sabır var kitapta. Daha çok ayrıntıya girmeden sabırla ilgili görüşümü aktarayım. Sabır denen şey, selamete erdirir ama bu selamet denen menzil, sabredilen şeye ulaşma anlamında olmamalıdır kanaatimce. Sabır, beklentisizlik haliyle paratiğe geçtiğinde gerçek sabırdır. Eğer vuslat için sabredilirse o sabır denen şey, çokça çirkin bir şey halini alır. Tabii erdemliğinden geri ne kalır bu durumda, bilemiyorum...

Son olarak kitabın belki de en büyük imzası, modernizmin biz çağdaş insanların kulağına her fırsatta salık verdiği "kimseye bağlanma, her şeyin merkezinde sen varsın" fısıltısını, elinin tersiyle itmiş yurdumun kültürüyle ruhlarının heykelini dikmiş insanlar... O kadar ki, "bu tip insanlar hala kaldı mı" diyorsunuz birçok kereler, "yok artık bu kadar da olmaz-olmamalı...". Bu rakik insan portlerine şahit olmak için bile okunması gereken kitaplardan Geç Kalınmış Bir Gün. Devam kitaplarını özlemle bekliyorum..!

Elinize, kolunuza, aklınıza, irfanınıza sağlık Seyit Nurfethi Erkal.
Devamını Oku

15 Haziran 2011 Çarşamba

The Next Three Days (2010) - Sıradan Bir Adam v2.0


Arkadaşlar biliyorsunuz, spoiler olayına uzağım. Sinemayı bu kadar çekici yapan özelliklerin belki de en başında gelen merak öğesini yerle yeksan ettiğinden bu tür yazıları okumam, dolayısıyla yazmam da. Lakin bu sefer bir istisna olacak. Gerekmese de bu istisnamı bir açıklamayla aklama zorunluluğu hissediyorum. The Next Three Days filmi, 2008 yapımlı Fransız filmi olan Pour Elle'nin yeniden uyarlanması. İlk spoilerimi de vereyim hadi. Uyarlama bile değil. Tıpa tıp aynısı. Giriş sahnesinden, çıkış sahnesine kadar neredeyse birebir. Çok uyarlama ve yeniden çekim izledim ama bu kadar yeniliksizini görmemiştim. Bu kadar tıpkıcı bir yeniden çekim beklememe rağmen bu olumsuz gibi gözüken özellik, neredeyse hiç negatif etki yaratmadı bendenizde. Neden negatif etkilemediğini yeniden çekimlere nasıl baktığımla açıklamaya çalışayım.

Yeniden çekimlere karşı genel bir algı var sinemaseverlerde. Tabii ki bu hava olabildiğince olumsuz. Ben de öyle düşünüyordum geçmiş senelerde lakin son yıllarda hafiften zıt kutupta konumlanmaya başladım. Tam zıt kutup demek yanlış olur aslında. İlla da çekilsin demiyorum ama çekilene de hoşgeldin dememek kaba gibi geliyor artık. Zira ne cebimden para çıkıyor ne de herhangi bir emek veriyorum bu yapımlara. Yaptığım tek şey -çok önemli- vaktimi o filmle geçirmek. Kimsenin de zorlamasıyla bunu yapmadığıma göre herhangi bir sıkıntı yok.

Negatif yönü olmaması bir yana, olumlu yanları da var bu meretin. Mesela bu filmde de olduğu gibi, bazı filmler hem pazarlaması yönünden hem de prodüksiyonu açısından genel kitlelere ulaşamaz. Hikayenin özü olan Pour Elle zaten bir Fransız filmi. En iyisinden bir Avrupa filmi bile her zaman en kötüsünden bir Hollywood filminden daha az izlenme ihtimaline sahip. Mesela Pour Elle Türkiye'de toplam 21 bin küsür kişi tarafından izlenmiş. Tüm dünyadaki hasılatı da 6.5 milyon dolar. The Next Three Days ise neredeyse 60 milyon dolar hasılat yapmış. Bir Hollywood yapımına göre, özellikle de böylesine bir kadroya göre hayal kırıklığı gibi gözükse de Pour Elle'yle aradasındaki fark ne demek istediğimi anlatıyor. İnsanın içine dokunan, yüreğini acıtan, bunların yanında önemli mesaj da barındıran hikayeler, Pour Elle gibi güzelce çekilmiş olsalar bile yeniden çekilmesi çok yararlı. Şahsen bir filmi çok sevsem de tekrarlama gibi bir alışkanlığa sahip değilim. Bu gibi yıldızı bol kadrolarla yeniden çekildiğinde de, sırf meraktan bile izleme ihtiyacı duyuyorum. Böylece hem sevdiğim hikayeyi yeniden izlemiş oluyorum hem de bunu daha iyi bir yapımla yapıyorum. Bildiğin win-win durumu. Tabii daha iyi olması kesin değil ama daha yüksek ihtimalli.

Gelelim filme. Pour Elle hakkında yazarken: ""Mutlu mesut bir aileniz var. İşiniz gücünüz yerinde. Çok sevdiğiniz eşiniz ve biricik oğlunuzla sevgi pıtırcığı dolaylarında takılıyorsunuz. Günler böyle ilerlerken eşiniz haksız yere hapse düşse ne yapardınız"ın cevabına, Sıradan Bir Adamın neler yapabileceği formülüyle ulaşmanın en güzel örneğidir."" demiştim. Gerçekten de böyle bu hikaye. Üzerine çok şeyler söylenesi bir film ama nedense spoilerli yazmaya niyetlenmeme rağmen "şurada şöyle burada böyle oluyor" demek gelmiyor içimden. Sanırım her kişinin nasibi neyse onu almalı izlediği filmlerden, okuduğu kitaplardan ve belki de yaşadığı (nı sandığı) hayattan...

Fedakarlık kavramına takıntılı bir kardeşiniz olarak bu hikayeyi çok önemsediğimi bir kera daha söyleyeyim. Hele de bu fedakarlık, başka takıntılı olduğum bir kavram olan adaletle karşı karşıya geliyorken, kaçınılmaz hale geliyor hikayeyi gereğinden fazla önemseme durumum.

"Madem bu filmler birbirlerinin kopyası, ikisini neden izleyeyim ki" diyorsanız, öncelik hakkını kesinlikle Pour Elle'ye verin. Daha Avrupamsı ve daha kasvetimsi. Russell Crowe her ne kadar en en en bi aktörlerimden olsa da, Vincent Lindon her türlü önde performanslarda. Sadece onun performansı için bile tekrar yapmayı düşünüyorum Pour Elle'ye yakınlarda.

Son bir şey. Özellikle hikayeye yaptığım vurguyu bir kere daha vurgulayayım. Film olarak enfes bir film diyemem ama hikaye olarak çok etkileyici bir yapım.

Not: Yazı, yaklaşık olarak 4-5 ay önce yazıldı ama blogdan gayri kalınca yayınlaması anca oldu.
Devamını Oku

25 Mayıs 2011 Çarşamba

En İyi Diziler? Sıralamalı Filan...

Yazdıktan sonra: Sıralama yaptıktan sonra baktım da garip bir şekilde 5+3 formülü var dizi sıralamamda. +3'ler 6-7-8. sıraları değil de ayrı vurguyu hakeden yapımlar.

Bitenler
01)John Adams= Bu dizi çok ayrı yerde. İnanılmaz bir yapım. Şartsız şurtsuz, ölmeden değil sıradaki nefesi almadan izlenmeli.
02)Band of Brothers= Bu tür listelerin her zaman en başında olmayı hakeden bir yapım.
03)Rome= Her insan evladı izlemeli. Hipnoz halinde izlediğim yapımlardandı.
04)Lost= Finaline yapılan bunca eleştiriye rağmen her şeyiyle özel olmaya devam edecek benim için. Lost kadar heyecanla takip ettiğim 2. bir dizi olmayacak olabilir. O derece büyüsü olan bir yapımdı.
05)Oz= Hapishane gibi bir alanda 6 sezon bu denli güzel bir dizi çekmek herkesin harcı değil. Karakterleri inanılmaz başarılıydı.
+
-Prison Break= İlk 5'e dahil etmek diğerlerine haksızlık olur. Ama ismini hiç anmamak da PB'ye vefasızlık olur. Özellikle İlk bölümünden ikinci sezonun ortalarına kadar inanılmaz heyecanlıydı. O heyecanı çok az dizide hissetmişimdir.
-Jericho= Yayından kalkan diziler arasında çok önemli bir yerde benim için. Yarattığı dünya çok "hoştu" ilk sezon. Zaten yayından kalktı, geldi derken toparlaması neredeyse imkansızdı, öyle de oldu. Ama her daim hayrla yad edilecek...
-Heroes= İlk sezon inanılmaz büyülüydü. Hele Sylar'ın gizemli kişiliği çok ayrı bir tad veriyordu. Hele hele ilk sezonda büyük karşılaşma sahnesinin akabinde Mart-Nisan arası verilen arayı hatırlıyorum da, hayatımın en uzun 1 aylarındandı.


Devam Edenler (En Az 2 Sezon Yayınlamış)
01)Mad Men= Sago değil de 56 Denklemli İntro parçasını ben yazmış olsaydım, büyük ihtimalle parçanın ismi 58 Denklemli İntro olurdu. 58. denklem de büyük ihtimalle Mad Men=Sağlam olurdu. 4. bölümden sonra ne zaman Mad Men gelse aklıma, Sağlam kavramı beliriyor zihnimde. O derece :)
02)House M.D.= Sanırım en sevdiğim dizi bu oluyor. Halbuki bölüme müstakil hikayesi olan dizileri pek sevmem. Ama bu dizide nasıl bir senaryo ekibi varsa artık, her bölümden/sezondan sonra beğeni katmerlenmesi yaşıyorum. Sevilmese bile izlenmeli :)
03)The Mentalist= Simon Parker diyorum, yanına da Patrick Jane ekliyorum. 3. sezon finali için bile izlenir.
04)Dexter= İnatla izlemekten çekindiğim dizilerdendi. Kandan pek hazetmeyen biri olarak korku türüyle barışık değilim. Dexter'i de bu tip bir şey sanıyordum. Alakası yokmuş. Olur da benim gibi sanan varsa durmasın başlasın. Diğer diziler gibi "hele başlayalım tutarsa ona göre değişiklikler yaparız" mantığından çok her sezon önceden yazılan ve çekilen sezonlar izliyoruz. Hal böyle olunca rotası sabit gemiler gibi sağ sağlim karaya basıyoruz her ?X12'de :)
05)Fringe= Paralel evren gibi tutarlılık konusunda son derece sıkıntılı bir konu üzerine belki de yapılabilecek en güzel dizi. Sırf 2. sezon finali için bile izlenir. 3. sezon finali biraz kekremsi ama olsun, mükemmeliyetinden bir şey koparamadı.
+
-The Big Bang Theory= Sheldon Cooper gibi efsane bir karaktere sahip olması yeter de artar bile. Böyle karakter duymadım görmedim :)
-Breaking Bad= Dram türünde çok başarılı. 3. sezon finalinden sonra beklemesi gerçekten zor...
-Sons of Anarchy= 3. sezonun da katkısıyla kalite olarak diğerlerinin yanında pek tutunamaz belki, ama izlemesi çok keyifli.


Yeni Diziler (En Çok 1 Sezon Yayınlanmış)
01)Boardwalk Empire= Geçtiğimiz senenin açık ara en iyi draması. Mad Men sevenler bunu da sevdi (yazar burada 56 Denklemli İntro parçasına atıfta bulunmaya çalışıyor :)), diyelim geçelim şimdilik.
02)Game of Thrones= Malumunuz bu sene Nisan ayı yeni diziler ayıydı. Büyük umutlarla beklediğim bu yeni diziler arka arkaya birer birer hayal kırıklığına uğratırken aralarından güneş gibi doğdu. O karanlık geceyi bir anda gözleri kamaştıran parıl parıl bir gündüz yaptı. Daha ne diyeyim :p
03)The Big C= Laura Linney ve Oliver Platt gibi çok iyi oyunculara çok eğlenceli/hüzünlü bir senaryo eşlik ediyor. 13 bölümlük ilk sezonu öyle bir tad bıraktı ki anlatılmaz. Sezon finalini her insan izlemeli...
04)Luther= İlk sezonu bölüm sayısının aksine çok etkiliydi. Uzun yıllar sürmesini isterdim ama kısa bir 2. sezonla bitecek sanırım. Kesinlikle izlenmeli. Genelde 6 bölümlük ilk sezonda 4. ve 5. bölümler beğenilmemiş oluyor. Halbuki finale çok katkısı olan bölümlerdi. Diyeceğim o kadar beğenmeyenleri bile beğenmiş varsayıyorum :D
05)Spartacus: Blood and Sand= Spartacus'u hepimiz az çok biliyoruz tarihten. Ne olacak ne edecek hepimizin malumu. Buna rağmen dramı, aksiyonu, karşılaşmaları... çok kaliteli bir ilk sezon izledik. Bozmadan giderse efsanelerden olur.
+
-Shameless (US)= Geçen senenin jokerlerinden. Çok rahatsız edici sahneleri oluyor ama çok komik. İngiliz versiyonunu bile izleyesim var sezon arasında.
-The Killing= 2011'in jokeri bu da. Tanıtımlarından sonra beklemeye başlamıştım ama bu kadar güzel bir dram olacağını hiç düşünmemiştim. Bu kadar beğenme sebebim beklenti düşüklüğüm de olabilir ama şuan 9. bölümde ve devamlı üste koyuyor.
-Raising Hope= Çok sıcak yapımlardan. Sezon sonuna doğru çok güzel oturuyor senaryo. Kalite olarak bu saydıklarımın hepsinden aşağıda ama izlemesi gerçekten zevkli.

Not: Animeler görmezden gelinmiştir.
Devamını Oku

19 Mayıs 2011 Perşembe

Mad Men (2007-?) - En Bi Sağlam Dizi


Bloglar kapandıktan sonra nedense pek yazasım gelmedi. Hazır açılmışken, hem bu uzun arayı bitireyim dedim hem de neden daha önceden yazmadığımı pek anlayamadığım Mad Men hakkında iki üç şey yazayım istedim. Öyle diğer yazılar gibi uzun olmayacak baştan uyarayım. Isınma amaçlı, "izleyin!" temelli bir şey...

Dizi izleyen bir sinemasever olarak, izlediğim her dizi ufak da olsa suçluluk duygusu yaratmıştır bende. Nereden baksanız 40 dakika bölümler. 2.5 bölüm dizi 1 film yapıyor bu durumda. Koca bir sezon bittiğinde arkanıza yaslanıp "ya hacııı, şu sezon yerine 10 film izlerdin biliyorsun değil mi?" tipli sorularla yüzleşince de iyiden iyiye artıyor bu duygu.

Bunu söyledikten sonra neden Türk dizilerini izlemediğimi söylememe pek gerek kalmıyor aslında. 1 bölüm dizi 80-90 dakika. İnanılmaz bir şey. Herhangi bir sinemaseverin yapabileceği bir şey olduğunu sanmıyorum, film süresine eşit dizileri izleme eyleminin. Talimatlar verilmiş bakalım, umarım harbiden kısalır da ben de geri kalmam dizilerimizden. Tabii Yaprak Dökümü'lerden bahsetmiyorum. Gerçi yine kitabına uydururlar bir şeyler yaparlar bunlar. O kadar da ümitvar değilim yerli diziler konusunda.


İzlediğim çok güzel diziler var; Breaking Bad, Dexter, OZ, Rome... İlla da tek dizi söyle dense, kesinlikle House MD'yi söylerim. Diğer dizilerle bırak aynı cümleyi, aynı parafta bile kullanmam. O derece zeki ve o derece akıcıdır. Ama bu Mad Men cidden bambaşka.

Mad Men'e dizi demek aslında tam bir tanımlama olmuyor. Zira dizi basitliği yok kendilerinde. Basitliği derken, kalitesizliği anlamında söylemiyorum. Dizi dediğin sinemaya göre hep bir adım geridedir. Kurgusu kısadır bir kere. Ama Mad Men bu açıdan bakıldığında kesinlikle sinemaya daha yakın. Her sezonu ayrı ayrı inanılmaz deneyimler yaşatıyor bünyeye.

1950'lerin sonlarının ve 1960'ların başlarının New York'unu muhteşem resmetmesini mi, hayranlık yaratan karakter işlemelerini mi, sinematografi denen şeyin nasıl bir şey olduğunu ders verircesine ekrana yansıtmasını mı saymalı bilmiyorum diziyi överken. Ben hiçbirini saymayayım zira her defasında birbaşka özelliği geliyor aklıma. Abartı gibi gözükebilir ama gerçekten saygı duyulası bir yapım Mad Men.

Buna rağmen ilk başladığımda yaptığım yorumları hatırlıyorum da...
İlk 2 bölümden sonra: Beklediğim gibi çıkmadı. Ne entrika var ne başka şey. Halbuki çok farklı bekliyordum. Açılacağını umut ederek 1-2 bölüm daha dayanacağım!
3. bölümden sonra: Hala beklemedeyim, 'neden bu dizi bu kadar tutuldu' diye mırıldanarak!

Böyle başlamıştım diziye. Başlayanlar bu tepkileri verirlerse akıllarında bulunsun. Başlangıçtaki bu tepkiler normal. Hemen evham yapıp bırakmayın diziyi. Sonra zaten hemen dizinin o engin hemi de dingin atmosferi kaplıyor herbir yerlerinizi. Bir de söylemeden geçemeyeceğim, dizinin 4. yani son sezonu enfes. Sırf 4. sezonu izlemek için bile olsa, bu dizi izlenir. Ne yapıp ne edin şans tanıyın derim.


Jon Hamm olayına hiç girmeyerek, diziye ne denli vefasızlık yaptığımı da bi zahmet izleyerek farkedin :)

Uzun aradan sonra açılış böyle olsun.
Devamını Oku

28 Şubat 2011 Pazartesi

Oscar Ödülleri Belli Oldu


Tüm senenin en beklenilen sinema olayı sonunda yaşandı ve bitti. Gönlümüzden geçenleri bir kenara koyarsak, kazanan hiçbir adaya karşı kimsenin itirazı yoktur sanırım bu sene. Ödülleri, gayet makul olan adaylar kazandı. Özellikle birbirleriyle çok farklı filmlerin yarışmadığı bir oscar yılı tahminim, ödül dağılımıyla sanki kanıtlanır gibi oldu. Zira en fazla ödül alan film, anca 4 tane ödül kazanabildi. Inception'un olduğu bir yılda, çıkıp 8-9 ödülle geceyi süpüren bi film çıksaydı, kederim daha da koyu bir renk alabilirdi

Tüm gecenin yorgunluğunu iyiden iyiye hissetmeye başladım şu aralar. Kafayı topladığımda törene dair iki üç şey daha yazmayı planlıyorum. İşte ödüller;
  
En İyi Film: The King's Speech
En İyi Erkek Oyuncu: Colin Firth - "The King's Speech"
En İyi Kadın Oyuncu: Natalie Portman - "Black Swan"
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christian Bale - "The Fighter"
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Melissa Leo - "The Fighter"
En iyi Yönetmen: Tom Hooper - "The King's Speech"
En İyi Özgün Senaryo: "The King's Speech": David Seidler
En İyi Uyarlama Senaryo: "The Social Network": Aaron Sorkin
En İyi Animasyon: Toy Story 3 - Lee Unkrich
En İyi Sinematografi: "Inception": Wally Pfister
En İyi Kurgu: "The Social Network": Angus Wall and Kirk Baxter
En İyi Sanat Yönetmenliği: "Alice in Wonderland": Robert Stromberg , Karen O'Hara
En İyi Kostüm: Alice in Wonderland (2010) Colleen Atwood
En İyi Makyaj: "The Wolfman"
En İyi Film Müziği: "The Social Network": Trent Reznor and Atticus Ross
En İyi Orijinal Şarkı: We Belong Together from Toy Story 3 (2010) Music and Lyric by Randy Newman
En İyi Ses Miksajı: "Inception": Lora Hirschberg, Gary A. Rizzo and Ed Novick
En İyi Ses Kurgusu: "Inception": Richard King
En İyi Görsel Efekt: "Inception": Paul Franklin, Chris Corbould, Andrew Lockley and Peter Bebb
En İyi Yabancı Film: "In a Better World": Susanne Bier(Denmark)
Devamını Oku
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...