altyazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
altyazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2012 Çarşamba

Eşrefpaşalılar - Altyazı Aktivitesi Tamamlandı


Hep yazı hep yazı olmasın demii? Bir de duyuru başlığı açalım :)

Bildiğiniz üzere işitme engelliler için Türk filmlerine altyazı hazırlayan insanlar var, bu konudan hiç haberi olmayan insanlar gibi. (Sanırım yazar burada, sosyal bir proje duyusu yaptığından sosyal mesajsız geçilemeyeceği kanısına varmış. Bence iyi de yapmış. Neyse yazar şizofrene bağlıyor hafiften). İşte o altyazıların sayısı +1 daha artmış durumda. Bu sefer 6 kişiydik. Diğer 5 arkadaşımın da ellerine emeklerine sağlık.

Devamını Oku

15 Kasım 2011 Salı

Leyla ile Mecnun - Dizi Kendisini Tanıtsın Madem!


İlk bölümünden itibaren, müptela dolaylarından bir şeyi olduğum, Leyla ile Mecnun dizisine hep bir şeyler yazmak istedim. Nedense olmadı. Süreleri sebebiyle takip ettiğim hiç Türk dizisi yok uzun süredir. Aslında tamamıyla takip ettiğim de hiçbir zaman olmadı. Ve hayat böyle akıp giderken, dahası böyle akıp gitmeye de devam edecek gibi görünürken, bir şey(!) doğdu;

Hayatın akışını kesen. Eğriyi düz, düzü yüksek, yükseği engin, engini ulu yapan...

Abartmıyorum. Bunların hepsini kendi çapında ama yine de yapan bir şey Leyla ile Mecnun. Şu haliyle ne The Big C'ye ne Mad Men'e ne de diğerlerine değişirim. Kalite olarak bu saydıklarımın ve saymadıklarımın yanına bile yaklaşamayacakken, çıktığı toprakların dengeleri sebebiyle hepsinden önde gelir nazarımda bu güzel dizi. Onur Ünlü ve Burak Aksak ikilisinin başını çektiği kamera arkası ile Ali Atay ve Serkan Keskin'in başını çektiği kamera önüne hiç girmeyeceğim. Hepsi inanılmazlar. Hepsine ayrı Selam(!) olsun.

Normalde, bloga kendi yazımım olmayan hiçbir şey eklemiyorum. Eklenmesini doğru bulmuyorum. Hasılı ekleyemiyorum. Ama dizinin 2. sezon 11. bölümünün, yani 31. bölümünün sonu, tam da bu zamana kadar tanımlayamamak korkusuyla başlık açmadığım Leyla ile Mecnun'u özetler nitelikte. Uzun uzun anlatmak yerine ilgili bölümün son 80 saniyesi her şeye kafi!

Artık, başlamaları için başlarının etini yediğim geriden takip edenler de bir an önce güncele gelirler sanırım. Demii :)
Başlamayanlar da eh bi zahmet...

Onur Ünlü'ye de acil şifalar.




Gidenler, bizden hep bir parça götürürler.
O parçanın yerinde de derin izler kalır.

Herkesin bir yara izi vardır.
İnsanlardan gizlemeye çalıştığı, saklamak için çok uğraştığı bir yara izi.
Herkesin bir yara izi vardır.
Kimseye dokundurtmayacak kadar güzel olan.
Baktıkça nefes alabiliyor olmanın kıymetini anlamanı sağlayacak bir yara izi.
Bu izlerle yaşamaya alışırsın.
Bir sabah belki gün doğarken baktığında dışarı, yaşamayı yeniden sevebilirsin.
Ve bir gün, elbet birileri o yara izlerine dokunur.
Acın da biraz olsun hafiflemeye başlar!!!





.
Devamını Oku

25 Eylül 2011 Pazar

24 (2001-2010) - Biri Aksiyon Dizisi Mi Dedi?


Uzun uzadıya diziyi anlatacak değilim. Zaten bilen biliyordur dizinin konseptini, cinsini, türevini...

Geçtiğimiz haziran ayında, yıllardır ısrarlı bir şekilde izlemediğim bu diziyi sonunda aradan çıkarmaya niyetlendim. Gerçi kaç defa niyet ettim hatırlamıyorum bile. Her dizi bitişinde bir şekilde önümde duruyordu. Dizi devam ederken de izlememek için nedensiz bir sebebim vardı. Açıklayamıyorum ama sanırım o zamanlar bu süper gücü olmayan süper kahraman olaylarına fazlasıyla uzaktım. Bu tanıma Jack Bauer'den de fazla uyan eleman yoktu o zamanlar. İşte böyle yıllar geldi geçti ama artık en son The Event kazasından sonra, aksiyon çekti canım. Yılların getirdiği aşinalığın da yardımıyla bir çırpıda başladım bu sefer 24'e.

Öncelikle şunu söylemem lazım. 24 inanılmaz bir dizi. İzleyen-izlemeyen herkesin bildiği formatı, ciddi biçimde etkileyici. Bir dizi düşünün ki, tüm sezonu bir (1) günü anlatsın. Ve bunu inanılmaz biçimde akıcı yapsın. Düşünebiliyor musunuz, her bölüm sadece 60 dakikayı anlatıyor. Gerçek zamanlı derdik ama izlemeden anlaşılmıyormuş. İzlemeden, okumadan, görmeden, duymadan biliyorum dememek lazımmış :)

İlk sezonu bitirdikten sonra 3.5 aylık bir ara verdim diziye. Sonra 2. sezonu izlemeye başladım ve şuan itibariyle 2. sezonu bitirmiş bulunuyorum. 3.5 ay ara vermemin tek nedeni, yorgunluktu. Dizi inanılmaz tempolu ve tüm sezon aynen devam ediyor bu tempo. Hatta artarak... İlk sezonu izlerken ciddi manada yoruldum. Sonra 2. sezona başladım ve fark ettim ki bu diziyi haftalık olarak izlememek iyi bir kararmış. Haftaya ki bölümü beklemek ölüm olurdu kesinlikle.

Bunu söylerlerdi de inanmazdım. Siz de bana inanmazsanız buyrun izleyin. Ama dediğim gibi aralara 3 ay hadi olmadı en az 2 aylık aralar atın. 3. sezonu ocak gibi izlemeyi düşünüyorum. Anca atarım bu etkiyi.

Dizinin her bir şeyi olan Kiefer Sutherland, resmen döktürüyor. Zaten iyi oyuncudur ama şu izlediğim 48 bölümlük performansı gerçekten üst düzey. Daha ileriki sezonlarda aldığı ödülleri de düşününce bu performansının daha da artacağı kesin gibi. Bu abinin eline silah feci yakışıyor. Şimdi 24'ten bahsediyoruz. Elisha Cuthbert'ten bahsetmemek olmaz. Sanırım ki bu dizi sayesinde kazandı Hollywood bu ismi. O da üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor şimdilik. Bakalım önümüzdeki sezonlarda varlığı ve yokluğu ne katıp ne götürecek...

Bu arada dizi 8 sezon! Biteceğini de sanmıyorum bu hızla ama bakalım... Şöyle hareketli bir dizi arıyorsanız tek geçerim. Durduğunuz kabahat, aramayın başka dizi filan :)
Devamını Oku

25 Mayıs 2011 Çarşamba

En İyi Diziler? Sıralamalı Filan...

Yazdıktan sonra: Sıralama yaptıktan sonra baktım da garip bir şekilde 5+3 formülü var dizi sıralamamda. +3'ler 6-7-8. sıraları değil de ayrı vurguyu hakeden yapımlar.

Bitenler
01)John Adams= Bu dizi çok ayrı yerde. İnanılmaz bir yapım. Şartsız şurtsuz, ölmeden değil sıradaki nefesi almadan izlenmeli.
02)Band of Brothers= Bu tür listelerin her zaman en başında olmayı hakeden bir yapım.
03)Rome= Her insan evladı izlemeli. Hipnoz halinde izlediğim yapımlardandı.
04)Lost= Finaline yapılan bunca eleştiriye rağmen her şeyiyle özel olmaya devam edecek benim için. Lost kadar heyecanla takip ettiğim 2. bir dizi olmayacak olabilir. O derece büyüsü olan bir yapımdı.
05)Oz= Hapishane gibi bir alanda 6 sezon bu denli güzel bir dizi çekmek herkesin harcı değil. Karakterleri inanılmaz başarılıydı.
+
-Prison Break= İlk 5'e dahil etmek diğerlerine haksızlık olur. Ama ismini hiç anmamak da PB'ye vefasızlık olur. Özellikle İlk bölümünden ikinci sezonun ortalarına kadar inanılmaz heyecanlıydı. O heyecanı çok az dizide hissetmişimdir.
-Jericho= Yayından kalkan diziler arasında çok önemli bir yerde benim için. Yarattığı dünya çok "hoştu" ilk sezon. Zaten yayından kalktı, geldi derken toparlaması neredeyse imkansızdı, öyle de oldu. Ama her daim hayrla yad edilecek...
-Heroes= İlk sezon inanılmaz büyülüydü. Hele Sylar'ın gizemli kişiliği çok ayrı bir tad veriyordu. Hele hele ilk sezonda büyük karşılaşma sahnesinin akabinde Mart-Nisan arası verilen arayı hatırlıyorum da, hayatımın en uzun 1 aylarındandı.


Devam Edenler (En Az 2 Sezon Yayınlamış)
01)Mad Men= Sago değil de 56 Denklemli İntro parçasını ben yazmış olsaydım, büyük ihtimalle parçanın ismi 58 Denklemli İntro olurdu. 58. denklem de büyük ihtimalle Mad Men=Sağlam olurdu. 4. bölümden sonra ne zaman Mad Men gelse aklıma, Sağlam kavramı beliriyor zihnimde. O derece :)
02)House M.D.= Sanırım en sevdiğim dizi bu oluyor. Halbuki bölüme müstakil hikayesi olan dizileri pek sevmem. Ama bu dizide nasıl bir senaryo ekibi varsa artık, her bölümden/sezondan sonra beğeni katmerlenmesi yaşıyorum. Sevilmese bile izlenmeli :)
03)The Mentalist= Simon Parker diyorum, yanına da Patrick Jane ekliyorum. 3. sezon finali için bile izlenir.
04)Dexter= İnatla izlemekten çekindiğim dizilerdendi. Kandan pek hazetmeyen biri olarak korku türüyle barışık değilim. Dexter'i de bu tip bir şey sanıyordum. Alakası yokmuş. Olur da benim gibi sanan varsa durmasın başlasın. Diğer diziler gibi "hele başlayalım tutarsa ona göre değişiklikler yaparız" mantığından çok her sezon önceden yazılan ve çekilen sezonlar izliyoruz. Hal böyle olunca rotası sabit gemiler gibi sağ sağlim karaya basıyoruz her ?X12'de :)
05)Fringe= Paralel evren gibi tutarlılık konusunda son derece sıkıntılı bir konu üzerine belki de yapılabilecek en güzel dizi. Sırf 2. sezon finali için bile izlenir. 3. sezon finali biraz kekremsi ama olsun, mükemmeliyetinden bir şey koparamadı.
+
-The Big Bang Theory= Sheldon Cooper gibi efsane bir karaktere sahip olması yeter de artar bile. Böyle karakter duymadım görmedim :)
-Breaking Bad= Dram türünde çok başarılı. 3. sezon finalinden sonra beklemesi gerçekten zor...
-Sons of Anarchy= 3. sezonun da katkısıyla kalite olarak diğerlerinin yanında pek tutunamaz belki, ama izlemesi çok keyifli.


Yeni Diziler (En Çok 1 Sezon Yayınlanmış)
01)Boardwalk Empire= Geçtiğimiz senenin açık ara en iyi draması. Mad Men sevenler bunu da sevdi (yazar burada 56 Denklemli İntro parçasına atıfta bulunmaya çalışıyor :)), diyelim geçelim şimdilik.
02)Game of Thrones= Malumunuz bu sene Nisan ayı yeni diziler ayıydı. Büyük umutlarla beklediğim bu yeni diziler arka arkaya birer birer hayal kırıklığına uğratırken aralarından güneş gibi doğdu. O karanlık geceyi bir anda gözleri kamaştıran parıl parıl bir gündüz yaptı. Daha ne diyeyim :p
03)The Big C= Laura Linney ve Oliver Platt gibi çok iyi oyunculara çok eğlenceli/hüzünlü bir senaryo eşlik ediyor. 13 bölümlük ilk sezonu öyle bir tad bıraktı ki anlatılmaz. Sezon finalini her insan izlemeli...
04)Luther= İlk sezonu bölüm sayısının aksine çok etkiliydi. Uzun yıllar sürmesini isterdim ama kısa bir 2. sezonla bitecek sanırım. Kesinlikle izlenmeli. Genelde 6 bölümlük ilk sezonda 4. ve 5. bölümler beğenilmemiş oluyor. Halbuki finale çok katkısı olan bölümlerdi. Diyeceğim o kadar beğenmeyenleri bile beğenmiş varsayıyorum :D
05)Spartacus: Blood and Sand= Spartacus'u hepimiz az çok biliyoruz tarihten. Ne olacak ne edecek hepimizin malumu. Buna rağmen dramı, aksiyonu, karşılaşmaları... çok kaliteli bir ilk sezon izledik. Bozmadan giderse efsanelerden olur.
+
-Shameless (US)= Geçen senenin jokerlerinden. Çok rahatsız edici sahneleri oluyor ama çok komik. İngiliz versiyonunu bile izleyesim var sezon arasında.
-The Killing= 2011'in jokeri bu da. Tanıtımlarından sonra beklemeye başlamıştım ama bu kadar güzel bir dram olacağını hiç düşünmemiştim. Bu kadar beğenme sebebim beklenti düşüklüğüm de olabilir ama şuan 9. bölümde ve devamlı üste koyuyor.
-Raising Hope= Çok sıcak yapımlardan. Sezon sonuna doğru çok güzel oturuyor senaryo. Kalite olarak bu saydıklarımın hepsinden aşağıda ama izlemesi gerçekten zevkli.

Not: Animeler görmezden gelinmiştir.
Devamını Oku

19 Mayıs 2011 Perşembe

Mad Men (2007-?) - En Bi Sağlam Dizi


Bloglar kapandıktan sonra nedense pek yazasım gelmedi. Hazır açılmışken, hem bu uzun arayı bitireyim dedim hem de neden daha önceden yazmadığımı pek anlayamadığım Mad Men hakkında iki üç şey yazayım istedim. Öyle diğer yazılar gibi uzun olmayacak baştan uyarayım. Isınma amaçlı, "izleyin!" temelli bir şey...

Dizi izleyen bir sinemasever olarak, izlediğim her dizi ufak da olsa suçluluk duygusu yaratmıştır bende. Nereden baksanız 40 dakika bölümler. 2.5 bölüm dizi 1 film yapıyor bu durumda. Koca bir sezon bittiğinde arkanıza yaslanıp "ya hacııı, şu sezon yerine 10 film izlerdin biliyorsun değil mi?" tipli sorularla yüzleşince de iyiden iyiye artıyor bu duygu.

Bunu söyledikten sonra neden Türk dizilerini izlemediğimi söylememe pek gerek kalmıyor aslında. 1 bölüm dizi 80-90 dakika. İnanılmaz bir şey. Herhangi bir sinemaseverin yapabileceği bir şey olduğunu sanmıyorum, film süresine eşit dizileri izleme eyleminin. Talimatlar verilmiş bakalım, umarım harbiden kısalır da ben de geri kalmam dizilerimizden. Tabii Yaprak Dökümü'lerden bahsetmiyorum. Gerçi yine kitabına uydururlar bir şeyler yaparlar bunlar. O kadar da ümitvar değilim yerli diziler konusunda.


İzlediğim çok güzel diziler var; Breaking Bad, Dexter, OZ, Rome... İlla da tek dizi söyle dense, kesinlikle House MD'yi söylerim. Diğer dizilerle bırak aynı cümleyi, aynı parafta bile kullanmam. O derece zeki ve o derece akıcıdır. Ama bu Mad Men cidden bambaşka.

Mad Men'e dizi demek aslında tam bir tanımlama olmuyor. Zira dizi basitliği yok kendilerinde. Basitliği derken, kalitesizliği anlamında söylemiyorum. Dizi dediğin sinemaya göre hep bir adım geridedir. Kurgusu kısadır bir kere. Ama Mad Men bu açıdan bakıldığında kesinlikle sinemaya daha yakın. Her sezonu ayrı ayrı inanılmaz deneyimler yaşatıyor bünyeye.

1950'lerin sonlarının ve 1960'ların başlarının New York'unu muhteşem resmetmesini mi, hayranlık yaratan karakter işlemelerini mi, sinematografi denen şeyin nasıl bir şey olduğunu ders verircesine ekrana yansıtmasını mı saymalı bilmiyorum diziyi överken. Ben hiçbirini saymayayım zira her defasında birbaşka özelliği geliyor aklıma. Abartı gibi gözükebilir ama gerçekten saygı duyulası bir yapım Mad Men.

Buna rağmen ilk başladığımda yaptığım yorumları hatırlıyorum da...
İlk 2 bölümden sonra: Beklediğim gibi çıkmadı. Ne entrika var ne başka şey. Halbuki çok farklı bekliyordum. Açılacağını umut ederek 1-2 bölüm daha dayanacağım!
3. bölümden sonra: Hala beklemedeyim, 'neden bu dizi bu kadar tutuldu' diye mırıldanarak!

Böyle başlamıştım diziye. Başlayanlar bu tepkileri verirlerse akıllarında bulunsun. Başlangıçtaki bu tepkiler normal. Hemen evham yapıp bırakmayın diziyi. Sonra zaten hemen dizinin o engin hemi de dingin atmosferi kaplıyor herbir yerlerinizi. Bir de söylemeden geçemeyeceğim, dizinin 4. yani son sezonu enfes. Sırf 4. sezonu izlemek için bile olsa, bu dizi izlenir. Ne yapıp ne edin şans tanıyın derim.


Jon Hamm olayına hiç girmeyerek, diziye ne denli vefasızlık yaptığımı da bi zahmet izleyerek farkedin :)

Uzun aradan sonra açılış böyle olsun.
Devamını Oku

24 Şubat 2011 Perşembe

Prensesin Uykusu - Altyazı Aktivitesi Tamamlandı


Geçenlerde haberini vermiştim aktivenin. Gerçi biraz gecikmeli oldu ama o kadar da olur :) Filmin işitme engelliler için altyazısı hazır.

Tabii altyazı hazırlarken izlememek olmaz filmi. Çağan Irmak'ın bence en iyi filmlerinden biri. Yeterli popülariteye ulaşamadı ama sinemaseverler arasında saygın bir yer bulacağını düşünüyorum Prensesin Uykusu'nun.

Altyazıya burdan ulaşabilirsiniz.
Devamını Oku

10 Şubat 2011 Perşembe

Prensesin Uykusu - Altyazı Aktivitesi


Çağan Irmak'ın bu yeni filmine işitme engeli olan arkadaşlarımız için altyazı hazırlıyoruz. 7 kişiyiz, en yakın zamanda biter diye umuyorum.

Bu vesileyle ''engelli(!) insanları görmezden gelen bir toplum olmaktan, ne zaman vazgeçeceğiz?'' demiş olayım...
Devamını Oku

21 Ocak 2011 Cuma

The Pillars Of The Earth (2010) - Bir Katedralin Öyküsü


Starz'ın neden ayrı bir yerde olduğunu soranlara artık bir cevabım daha var. Yeni cevabım The Pillars Of The Earth. Çok iddialı gelmesin ya da beklentinizi yükseltmesin bu söz. Zira yapım çok çok çok üst düzey değil. Ya da en azından bir Rome ya da bir Spartacus değil. Zaten bu söz de, Starz'ın her yaptığının efsane olduğu anlamına gelmiyor. Öyle bir iddiam yok yani. Tarihi dizilere verilen önem mi desek, yoksa sırtı tarihi dizilere yaslamak mı desek bilemiyorum ama Starz'a yaptığım vurgunun çıkış noktası bu mihvalde.

Öncelikle dizinin, tuğla kılıklı bir kitaptan uyarlama olduğunu söyliyeyim. The Pillars Of The Earth, Ken Follet'in 1989 yılında yayımladığı aynı isimdeki kitabın televizyona uyarlanması. Bin küsür sayfası olan bu kitap kaç defa övüldü bana, tam olarak hatırlamıyorum bile. Fazla roman okuyan biri olmayan bana bu kadar kalın bir roman o kadar övülünce, haliyle hayatımda yer etmişti The Pillars Of The Earth. Sene başında da mini dizi olarak ekranlara geleceğini duyunca hemen sıraya almıştım ama izlemek şimdiye kadar nasip olmamıştı.

Best-seller olmuş eserlerin kameraya uyarlanması her zaman çok risklidir. İnsanlar okurken beyinlerinin sınırsızlık özelliğinin tüm sermayesini kullanırcasına bambaşka bir evren yaratırlar ve o evrene koyarlar ilgili eseri. Yapımcısı, yönetmeni, senaristi, oyuncusu ne yaparsa yapsın ne kadar uğraşırsa uğraşsın, romanı yine de okuyucunun yerleştirdiği o uçuk evrenden yeryüzüne daha doğrusu kamera karşısına geçiremez. Bu konuyu oldum olası, inançla (sadece dinleri kastetmiyorum) kavga etmeye benzetirim. Sizin için var olmayan bir şeyle kavga etmek... Varlığının farkında olmadığınız bir düşmanla çarpışmak... Zordur vesselam. İşte bu açıdan bakınca, 30'dan fazla dile çevrilip 14 milyondan fazla satmış bir romanın kameraya uyarlanmasının ne kadar zor olduğunu bilerek değerlendiriyorsunuz izlediğiniz şeyi. Dediğim gibi kesinlikle bir Rome ya da Spartacus değil ama ortalamanın bir hayli üstünde.


The Pillars Of The Earth'ın beni asıl vuran yanı, işlediği konudan ziyade 12. yüzyıl İngiltere'sini anlatması oldu. Bilindiği üzere Ada'nın en kötü zamanlarıydı bu dönem. Taht kavgaları, yoksulluk ve cahillikle birleşince muazzam bir kaos hüküm sürmüştü uzun süre. Avrupa tarihi bir şey öğretti bendenize; kaotik ve katolik kelime yapısı olarak ne kadar uyumluysalar, sebep-sonuç olarak da o kadar uyumlular. Yüzyıllar süren savaşların neredeyse tek sorumlusu hep Kilise olarak gözüküyor. Tabii ki Hristiyanlık'tan değil, güçle gözü dönen din adamlarının devlet adamlarının bile sahip olamadığı kıvraklıklarından bahsediyorum. İşte bu yapımda bunu allandıra ballandıra yansıtmışlar. Ama bazen kantarın topuzu kaçıyor ve din adamları yerine dine gelebiliyor o kroşeler. Hristiyanlığı korumak bana kalmadı elbet. Ama sinemanın dili son zamanlarda hiç olmadığı kadar din karşıtlığı barındırıyor. Biraz daha dikkatli olunsa, insanlar kardeş olsa, hayat bayram olsa filan falan...

Yönetmen koltuğunda benim takipte olduğum bir isim var; Sergio Mimica-Gezzan. Takip eden zaten biliyordur, bu abimiz yardımcı yönetmenliğin efsane ismidir. Yani muazzam şekilde tecrübeye sahiptir. Ama nedense bir türlü film işine girmiyor. Hep böyle dizi veya mini-dizilerle eğleniyor son zamanlarda. Yaptıkları gayet güzel ama bir sinemasever olarak ''filmlerin yeri her zaman ayrıdır'' diyor ve kendi başına bırakıyorum Sergio'yu.

Her yapımın bazı karakteristik özellikleri olmalı. Bu gibi tarihi yapımların olmazsa olmazları müzikleri ve tarihi dekorlarıdır benim açımdan. Müzikler bir hayli güzel, dekor ondan da güzel. Kesinlikle kendinizi 21. yüzyıldan kopmuş hissediyorsunuz. Bunun yanında oyunculuklar da gayet güzel. Ama makyajlar çok başarısız. Yani nasıl olur da böyle bir yapımda, bu gibi bir eksiklik barınır insan hayret ediyor. Okyanusu geçip derede boğulmak gibi. ''Bütçede sorun yaşadık'' diyemezler, 40 milyon dolar bütçeleri var. Neyse fazla vurmayalım ama makyaj olayı cidden konsantrasyon bozuyor.

Övdük övdük sonda vurduk gibi oldu ama izleyin diyerek toparlayalım onu da. Zaten 8 bölüm hepsi. Tarihi yapımlardan hoşlanıp, insanların güç karşısında ne kadar aciz olduklarını bir defa daha seyretmek isterseniz bu yapımı kaçırmayın. Üzerinizde etkisi olacaksa 3 adet de Golden Globe adaylığı var.
Devamını Oku

4 Kasım 2010 Perşembe

The Walking Dead (2010) - veee Post Apocaliptik Bir Dizi


Geçen sene başında gelecek seneyle ilgili yapım haberleri geldiğinde dikkat çeken yapımlardan biri de The Walking Dead'di. Nedir, ne değildir diye bile bakınmamıştım. İsminden zaten zombi tandanslı bir şey olacağı belliydi ve bu durum Benim takip etme olasılığımı iyice düşürüyordu. Zira ne korkudan ne zombiden ne de vahşetten hazediyorum. Yani bu tür konulu yapımlardan :)

Sene ortasına doğru ele avuca gelmeye başladıkça ne kadar büyük bir yapım olduğunu anlamaya başladık. 2003'ten beri devam eden bir çizgi roman altyapısına sahip olması, yapımı zamanla daha saygın bir hale getirdi gözümde. En son İstanbul (Ortaköy) dahil 25 dünyaca ünlü şehirde çeşitli tanıtımların yapılması da bardağı taşıran son damla oldu. İzlemesek, şans tanımasak olmayacaktı artık.

Tertemiz bir 720p rip bulup kuruldum izlemeye. Arka fondaki o her an bir şey olacakmış hissi veren ama bir taraftan da dinlendiren müzik eşliğinde tek tabanca takılan abimizin, çevresinde olanları anlamaya çalışması gibi birkaç durum aklıma hemen Jerciho'yu getirdi. Tabii o dakikalarda diziden biraz kopmuş olabilirim, aklım o esnada Jericho'yu yadetmekle meşguldu :) Tam bu esnada bir de ne göreyim? Lennie James!!! Jericho'nun başa güreşen rolündeki abimiz. Bu durum bile diziye yakınlaşmamı sağlamış olabilir, o derece sevindim :) Tabii sadece o değil. Prison Break'le hepimizin gönlünde yer eden sevgili doktorumuz Sarah Wayne Callies'in olması da artı bir değer katıyor diziye. Ama burda bir dipnot koymam gerekiyor sanırım. Sarah'la ilk bölümle beraber arama mesafe koydum. Zamanla bu mesafenin dahada açılacağını tahmin ediyorum, hayırlısı bakalım. İzleyin anlarsınız :)

Oyunculardan sadece başrole çekincemi koyuyorum şimdilik. Blogu takip ettiğini sanmıyorum o yüzden istediğim gibi sallayabilirim sanırım abiye :) Keşke daha karizmatik biri oynasaydı başrolü. Tamam abinin oyunculuğuna sözüm yok, bazı zor sahneleri gayet güzel götürmüş ama iyi oyunculuk da bir yere kadar :)


Pilot bölümün iyi olması bir yana, eminim yapımın sağlam ellerde olması da iyice güven veriyordur seyirciye. The Shawshank Redemption, The Green Mile gibi efsane filmlerin yaratıcısı Frank Darabont, yapımı üstlenmiş durumda. Zaten Pilot bölümün 5.3 milyon gibi kablolu kanallar için ulaşılması zor bir reyting elde etmesi bunu kanıtlar durumda.

Bu arada yaşadığım yerde çalışma nedeniyle suların kesik olması, diziden etkilenme katsayımı artırmış olabilir. Post Apocaliptik bir filmi suları kesik bir evde izlemek gibisi yoktur emin olun :)

İddiasının altında kalmayacak bir yapım imajı verdi ilk bölümüyle The Walking Dead. I am Legend, Resident Evil, The Book Of Eli ve 28 Days Later gibi filmleri seviyorsanız, kaçırmayın derim.
Devamını Oku

5 Ekim 2010 Salı

"John Adams" (2008) TV mini-series


Neresine değineyim bilemiyorum, nutkumun tutulduğu sayılı yapımlardan biri oldu JOHN ADAMS. Siyasal bilimlerle (çok) içli dışlı olmam, birçok ülkenin siyasi geçmişiyle ilgili fikirlere sahip olmamı sağlıyor. Bu durum, günümüz dünyasının baş-gerçeklerinden biri olan Abd'nin siyasal tarihini daha iyi bilmeyi de gerektiriyor haliyle. Zihnimdeki bilgilerin tamamiyle canlanmış olduğu bir yapım olması aldığım zevki doruklara çıkarttı diyebilirim.

Hepimizin dilindeki 'emperyal devlet' yakıştırmasını ne denli hakettiğinin acı bir gerçek olduğunu bir kez daha vuruyor yapım, kuruluş amaçlarıyla ters konumlanan bu devletin...

-Hiçbir bölümde tamamiyle kaybolmayan dramı,
-Dünyanın en karışık siyasi olaylarının yaşandığı bir dönemi anlatmasına rağmen elden bırakmadığı 'insani yön anlatımı',
-Süper ötesi diyalog ve alıntıları,
-Castından tutun, dekoruna, müziğine, rejisine kadar herşeyiyle tam bir BAŞYAPIT!!!

10/10

Not: Uzun bir yazı yazmayı çok istiyorum bu aralar. Ama az da olsa bir şeyler demiş olmak için açmıştım bu başlığı. Amacım, yavan bir 'izleyin' dememek :)
Devamını Oku

30 Eylül 2010 Perşembe

The Big C (2010)


Ölüm; hayattaki en kesin ve en net gerçeklik. Buna rağmen kimse öleceğine inanmaz. En azından Ben ne kadar düşünürsem düşüneyim, bir türlü gözlerimin önüne gelmiyor O AN. Bunu her 5 kelimesinin ikisi ölüm olan biri olarak söylüyorum. Benim kadar ağzına sakız yapmayanları da düşününce, ölümün gerçeklik/tahayyül edilebilirlik oranının yerlerde süründüğünü kestirmem çok da zor olmuyor.

'Hayat tüm olağanlığıyla ilerlerken kanser olduğunuz söylense ne hisseder ne yapardınız?'ın cevabı, işte bu güzel dizi; The Big C.

Dizide 40'lı yaşlarındaki Cathy'nin kanser olduğunu öğrendikten sonra hayatını değiştirmeye karar vermesinin ayrıntılarını yer yer gülmekten koparak yer yer de onun gözünden bakıp melankolinin diplerinde seyrediyoruz.

İlk kez Truman Show'la tanıştığım daha sonradan da çeşitli yapımlarda yolumuz kesişmesine rağmen John Adams'ta gözüme girmeyi başaran Laura Linney, diziyi neredeyse tek başına ayakta tutuyor. Kanserli birinin var olan düzenine sıkı sıkı sarılmışlığını ve artık bu düzenin herhangi bir öneminin kalmamışlığını çok güzel yansıtıyor oyunculuğuyla.

Dizinin bu arızalı çağrışımlarıyla dram türünde bir dizi bekliyorsanız hemen daha ilk bölümden yanıldığınızı anlıyorsunuz. Çok başarılı 'komik' karakterleriyle birçok komedi dizisinden fazla güldüreyi başardı Beni (şimdilik). Andrea'sı olsun, Marlene'i olsun gerekse de Paul'u olsun yüzümüzden tebessümü eksik etmiyorlar göründükleri sahnelerde. Amaaa biri var ki Cathy'i bile yer yer gölgede bırakabiliyor. Aykırı ve idealist kişiliğiyle göründüğü her sahnede kahkaha atmanızı sağlıyor Sean.

Luther'dan tanıdığım Idris Elba'nın konuk oyuncu olarak gözükmesi de diziye iyice ısınmama sebep oldu. Showtime'nin 8 yıllık yeni dizi promiyer rekorunu kırarak sezona başlaması ve üstüne ilk bölümlerin yarattığı bu izlenimler, dizinin 2.sezonu garantilemesini sağladı.



Diziyi, spoilere girmemeye gayret ederek anlattığım tüm bu sebeplerden sevdim ama bu dediklerim sayesinde başlamadım haliyle diziye :) Bu mükemmel kapak çekti Beni ilkin. Kanser konusu zaten yazıyordu tüm tanıtımlarda. Kapakla kanseri birleştirince mükemmel tasavvurlar canlandı beynimde. Düşünebiliyor musunuz? Kansersiniz... Çaresi yok bunun, öleceksiniz... Kalan vaktiniz ellerinizin arasından her ne kadar tutmaya çalışsanız da akıp gidiyor... Ve yüzünüzde samimi bir tebessüm. Buna kayıtsız kalamazdım ve izlerken buldum kendimi. Diyeceğim o ki, 2. sezonu da garanti nasılsa başlayın gitsin :)
Devamını Oku

23 Eylül 2010 Perşembe

The EVENT (2010) - Harbiden OLAY Bir Dizi!!!


17 Mayıstı. Öğleden sonraları...
Beynimin bir köşesinde FlashForward'ın iptal konusu, diğer bir köşesinde Lost'un bitmesi, bambaşka bir köşesinde de Fringe'siz geçecek 3-4 ayın handikabı var. Bu bilinçaltıyla Uefa kupasını kutluyorum bazı arkadaşlarla. Tabii tam olarak da veremiyorum kendimi. Neyse güldük, eğlendik, 3'lüler filan çektik. Sonunda eve geldim. Tüm senenin takip edilesi yapımlarının bir bir ortadan kalkmasıyla oluşan boşluğun ittirmesiyle, biranda yeni yapım haberlerine bakınırken yakaladım kendimi.

Dikkatimi çekmeyi başaran 4 tane yapım vardı. Avatar'da kullanılan müzikle sinema filmlerininkinden farksız fragmanı, fokusun kralını yaşattırıyordu adeta. Tanıdık oyuncuları, fragmanından anlayabildiğimiz kadarıyla gizem türünün 2010 temsilcisi olacak olması ve aksiyonuyla, dikkatimi çeken diğer 3 yapımı da elinin tersiyle itmişti The EVENT.


Ve 4 aylık büyük bekleyiş 40 dk önce sona erdi. Vuslat tanımı sanırım bu gibi kavuşmalar için kullanılıyor. Her nasıl becerdiysem, anlattığım bu 4 aylık bekleyişte beklentilerimi hiç yükseltmemeyi başarabilmişim ki daha ilk açılış sahnesinde 'abi dur bi mısır filan kap gel, normal bir şey olmayacak bu' dedim. Hemen mısırımı çayımı aldım, başladım seyre.


Lost'un bitmesine takipçileri olarak bir hayli burkulmuştuk. Tamam 6 yıl zaten kanmıştık Lost'a ama 6 değil 130 yıl sürse şahsen Beni sıkmayacak bir yapımdı Lost. Ve her ne olursa olsun normal bir alışkanlıktan ayrılmak bile burkuyor insanı.Tutun ki normal bir alışkanlık değildi Lost. The EVENT'in pilot bölümünü izlerken fark ettim ki, Lost'un biteceğine üzülme nedenim, tam olarak Lost'la alakalı değilmiş. Lost'un kendi özelinin de etkisi varmış ama aslan pay, Lost'la özdeşleşen gizem ihtiyacının artık yeteri kadar karşılanmayabileceği korkusuymuş. Ve evet fark ettim ki, artık Lost'a ihtiyacım yok. Artık The EVENT'im var.

'Hacım bi sakinsene, farkındasın değil mi henüz sadece bir bölüm yayınlandı?' sorularını duyuyor gibiyim. Aslında kendi kendime de birçok defa sordum şu yazıyı yazarken. 'Acaba bu kadar acınacak durumda mıyım?' diye. 'Sadece bir bölüm bu kadar etkileyebilir mi, ya da etkilemeli mi Beni?'. Bulabildiğim cevap, 'etkiledi abi, napimm?'

Dizi genel bir değerlendirmeyle, Lost'un halefi Benim gözümde. Evet her yeni diziye 'yeni Lost mu?' diye yaklaşmak biraz sevimsiz, tıpkı Arjantinli her yeni gelecek vadeden futbolcuya 'yeni Maradona mı' diye yaklaşmak gibi ama öyle abi :) The EVENT'in de bilimle gizemi harmanlayacağını seziyorum. Benim gibi felsefeyi uzay-zaman düzleminde ele almaya çalışanların takip ettiği, teorik fiziğin popüler tüm konularının kullanılacağını düşünüyorum dizide. Özellikle son sahnedeki 'Blue Beam' sandığım teknoloji şimdiden HAARP'ı garantiledi Benim gözümde. Hayırlısı bakalım.



Dizi mükemmel bir açılış sahnesiyle başlıyor. Daha ilk saniyelerde anlıyorsunuz ki, dikkat gerektirecek bir yapımla karşı karşıyasınız. Hemen ciddi bir konsantrasyon yüklemesi yapıp, göz bebeklerinizi biraz daha büyüterek başlıyorsunuz izlemeye. İlk olarak bir karmaşanın içindeyiz, kaosun ortasında. Başkana yapılan bir saldırıyı içerden izliyoruz. Seslerdeki ve gözlerdeki o titrekimsi hal duyguyu çok güzel veriyor.

Sonra dizi birden, gizem türünün son yıllarda olmazsa olmazı haline gelen FlashBacklere giriş yapıyor. Sayısını tam olarak hatırlamıyorum ama bir hayli FlashBacke hazır olun siz şimdiden. Bu sefer klasik FlashBackten daha çok sıra dışı bir FlashBack serisiyle karşı karşıyayız, tam da Lostvari olandan. Aynı sahneyi farklı zaman ve farklı kamera açılarından yine yeniden izlemek bile süper bir duygu katıyor diziye.

Ya da neyse, devam edersem spoiler manyağı olacak yazı. En iyisi merak uyandırma işlevini yerine getirip, 'I haven't told you everything' deyip kenara çekilmek.

Luther'la '2010'un bombası' kontenjanını doldurmuştum, The EVENT'le de '2010.5'in Bombası' kontenjanını kullanıyorum :D Vatana millete hayırlı olsun şimdiden :)
Devamını Oku

13 Eylül 2010 Pazartesi

Luther (2010) - 2010'un Bombası!!!


İzleyeceğim şeyin ne olduğunu spoi yemeden öğrenme gibi bir takıntıya sahibim. Bu da en çok dizi-mini dizi ikileminde zorluyor Beni. Bazı diziler mini dizilerle bazı mini diziler de dizilerle karışıyor çoğu zaman. Bu durumun tavan yaptığı genel bir problem kaynağı var; İngiltere. Adamların dizileri birkaç istisna dışında hep az bölümlü. Böyle olunca Benim takıntı iş başına geçiyor ve İngiliz dizilerine istemsiz bir ambargo uyguluyorum. Zamanla bu ambargo uzuyor ve o dizi 'izlenmeyecekler' arasına girip gündemden kayboluyordu.

Luther dizisinde şöyle bir durum vardı; dizi başlamış ve bitmişti. Buraya kadar güzeldi çünkü bu durumda toplam 6 bölümlük bir mini dizi olmuş oluyordu ama izleyenlerin konunun bir yere bağlanmadığını iddia etmeleri, dizinin bitmediğini söylüyordu. Bu sefer de Luther bir dizi olmuş oluyordu ama işin kötü tarafı görünürde 2. sezonla ilgili hiçbir haber yoktu. İşte bu ruh halinde günler gelip geçiyordu. Uzayan ambargoların diziyi gündemden kaldırma yanetkisi de her şeye rağmen Luther'a sökmemiş ve hala 'izlesem miler' arasında kalmayı sürdürüyordu.


Aslında önce diziyle nasıl tanıştığımı söylemek, bu kadar bekletip de neden 'izlenmese de olurlar' arasına girmediğini daha net açıklayabilir Luther'in. -Başta çevirmeni olmak üzere- diziye hatırı sayılır bir ilgi yoğunlaşmıştı. Tabii bu ilgiden ister istemez etkileniyorsunuz. Tüm imzaların 'Luther da Luther' diye dolup taştığı bir forumda dolaştığınızı düşünün, kim etkilenmez oleyo.gif

Sonunda 'hacım psikopat mısın? En kötü ihtimal, izlediğine lanet okuduğun uzun filmlerden birini daha izlemiş sayarsın kendini' diyerek izlemeye koyuldum Luther'ı. (İzlemez olaydım!!!. Buna daha sonra döneriz)

Dizi üzerine konuşmadan önce karakterlerimizi tanıtalım.


Asıl oğlan bu, John Luther. Psikolojik geçmişini bilmiyoruz ama Psikopatoloji dalında en az Yar. Doç. luğa oynar diyorum. Bu savımı da yine kendimce ortaya attığım 'bir psikopatı anlamak, en az onun kadar psikopat olmakla mümkündür' savımla destekliyorum biggrin.gif


Diziyi izlerken Beni, 'yav bir yerden çıkaracam ama nerden... nerden... nerden' içgeriş komasına sokan bu ablamızın adı Alice Morgan. Daha sonra zor da olsa anımsadım The Prisoner'da oynadığını ama çok da farketmezmiş. Demekki The Prisoner'da o kadar etkilememiş ki sadece gözsel bir hafıza üretmiş. Ama Luther'da nasıl bir oyunculuğu var anlatamam, resmen sınıf atlamış. Bu karakter, yukardaki tezime tez uydurma nedenim aynı zamanda.


Ian Reed. John Luther'ın ofis arkadaşlarından. Birbirlerine verdikleri destek gözyaşartıyor biggrin.gif


Diziye bizimkinin yeni yancısı olarak giriyor ilk başta. Justin Ripley mesleğe yeni başlamış, adalet duygusu henüz yıpranmamış, enerjik, işine önem veren genç bir polis.


Rose Teller. Luther'ın amiri. Abimize zor anlarında devamlı destek çıkmasıyla ön planda. Hiştt, durun aralarında bir şey yok. Sadece departmanın en gözde memurunu kaybetmek istemeyen, işini iyi yapan bir amir.


İlk başlarda sevimsiz gelen bu amcamız, Martin Schenk. Memurlarla ilgili şikayetlerde, var olan şikayetleri inceleyen biri. Bir nevi müfettiş-dedektif. Bizimkiyle pek anlaşamıyor.


Rome'u izleyenler hemen anımsamıştır eminim bu oyuncuyu. Güzel Niobe, burda Zoe Luther'ı canlandırıyor. İzlerken 'bu kadının kaderi hep böyle aldatan kadınları canlandırmak mıdır yavv' dediğimi anımsıyorum biggrin.gif


Ve son olarak 'Zoe'nin sevgilisi/Luther'in imtihanı' Mark North. İyi niyetli bir abimiz ama ne olursa olsun Luther'a bunu yapmayacaktın olummm oleyo.gif

Luther, öncelikle polisiye ve kriminal altbaşlığında gerilim-dram türünde bir dizi. Karakterlerden de anlaşılacağı üzere baş kahramanımızın adından geliyor dizinin ismi. John Luther diziye sadece ismini vermiyor. Bunun yanında aksiyonu fulleme, dramın dibine vurdurma, (yer yer senaristi tanıyormuşçasına çözdüğü bilinmezlerle) hikayeyi taşıma gibi görevleri de tek başına üstleniyor. John Luther'a bu payeleri vermek insiyatif kullanarak yapılan bir şey değil. İster istemez bunlar dökülüyor ağızdan ama bu durum diğer karakterleri silen bir pozisyon oluşturmuyor. Tüm karakterlerin ayrı bir ağırlık taşıması dizinin en önemli sağlamlık göstergelerinden biri olsa gerek. Bir başka gösterge ise müzikler. O ruh dinlendiren açılış ve kapanış müziği resmen süper. Massive Attack yapınca yapıyor abi (bkz House MD)!!!

Dizimiz John Luther'ın kişiliğini anlamamızı sağlayacak bir suçlu kovalamacasıyla başlıyor. Bu suçluya olan davranışı 6 bölüm boyunca izleyeceğimiz John'un nasıl bir geçmişe sahip olduğunu ve olayları nasıl hallettiğine dair ipucu seromonisi sağlıyor bize. Adaleti biraz hard tanımlayan yapısıyla John Luther, hem başarılı hem de tepki alan bir polis memuru. 'Zeki ama yaramaz çocuğu olan aile psikolojisi'ne sokuyor üstlerini her seferinde.

Dizinin ilk 4 bölümü farklı suç hikayelerini işliyor. Ne yalan söyliyim 5. bölüme kadar yalandan göze aldığım sonuçla karşı karşıya kaldığıma iyice inanmıştım. Artık bitse de kurtulsam ruh haline girmiştim ki, ilk bölümden beri birbirinden alakasızmış gibi görünen her ayrıntı karşıma mükemmel bir binanın tuğlaları, süper bir resmin fırça darbeleri veya muazzam bir kitabın sayfalarıymışçasına dikildi. 'O anlar'da yaşadığım hazzı sanırım çok az filmde yaşadım.

Bu haz 6. bölümünle beraber zirve yapıp 6. bölümün son sahnesiyle beraber yerini garip bir şeye bıraktı..... şiddetli merak!!!

Ciddi ya 'şimdi ne olacak?' oleyo.gif


                                                                                                                 Mehmet Bulut
Devamını Oku
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...