1 Ocak 2012 Pazar

21-31 Aralık 2011 Film Yorumları

Bu 10 günlük periyotta 12 film izlemişiz ve bir tanesine ayrı başlık açmışız. Birçok müstakil yazı hakeden film olduğunu söylemeliyim. Dolu dolu bir 11 gün geçti. Müstakil yazılı filmimiz;

- Page Eight (2011)


Son yıllarda hızla artan karakter odaklı filmler kategorisine kolaylıkla sokabiliriz bu filmi. Senaryosunun üzerine kurulduğu mevzuyla filmin genel naifliğini de bir arada düşününce, karakter filmimiz büyük bir dramaya dönüşüyor. Son zamanlarda izlediğim en iyi orta-üst dramalardan biriydi diyebilirim kısaca.

Gözlemlediğim kadarıyla drama sevenler tarafından bile yer yer sıkıcılık ve ne söylediğinin anlaşılmadığı gibi argümanlarla eleştiriliyor Beginners. Bense bu argümanların tam zıttı olarak, söylemek istediğini gümbür gümbür söylediğini düşünüyorum. Hatta her sahnede, her sahne geçişinde, her replikte... Sadece yazılmış diyaloglar bile oldukça etkiliyken, araya giren o derin müzik, insanı apayrı coğrafyalara sürüklüyor.

Filmin oyuncu kadrosu, Beginners'i bekleme nedenlerimden biriydi zaten. Çok yerinde bir neden edinmişim. Zira özellikle son yıllardaki inanılmaz yükselişini sürekli devam ettiren Ewan McGregor, oldukça etkili oynamış. Birçok sahnede sadece ona fokuslanırken yakaladım kendimi :) Usta oyuncu Christopher Plummer ise üzerine düşeni ön plana çıkmadan güzelce kotarmış. Pek çoğumuzun hayatına Inglourious Basterds ile giren Melanie Laurent ise ciddi ciddi takip edilesi hale gelmiş. Karakterinin orijinal farklılığını hüzünle çok güzel canlandırmış.

2 senedir mediasını ayrı alt yazısını ayrı beklediğim bu film, tüm beklentilerime fazlasıyla karşılık verdi sonuç itibariyle. 2010 yılından akıllarda kalacak filmlerden.

Beginners (2010) 7+ / 10



2011 yılının beklenen komedi-dramaları bir bir geliyor. Hem de birbirinden güzel gelişlerle...

Onlardan biri de Ada'nın bağrından kopan The Guard. John Michael McDonagh'ın ilk yönetmenlik deneyimi olan film, bir ilk filme göre oldukça muazzam durumda. İrlanda ve Amerika ('a'bd) klişelerine dair yapılan atıfların neredeyse hepsi kopartan cinsten. Irkçı söylemlerin dan dun diye, tamamen yalın bir şekilde dillendirilmesi, hiç beklemediğiniz anlarda garip tepkiler vermenizi sağlıyor :)

Amerikalıların kültür temellerinden olan politically correct'in tam zıttı diye niteleyebileceğimiz bir söyleme sahip film. Nispeten yavaş gibi akan film, belki de durum komediliğini, bu söylemiyle beraber yardırıcı pozisyona getirebilmiş diyebiliriz.

Son yıllardaki kara komedilerin eksikliğini 2011 yılında biraz biraz hissetmedik gibi. The Guard, bu eksikliği hissetmeyişimizin sebeplerinden biri diyebilirim kısaca. Ben bir hayli sevdim. Özellikle dahilikle delilik arasında gidip gelen karakterine muhteşem bir ruh katan Brendan Gleeson, çok ayrı oynamış. Don Cheadle ve Mark Strong ikilisi de gayet iyi eşlik etmişler ve ortaya oyuncu performansı açısından güzel bir iş çıkmış.

Ira'nın ve uyuşturucu tacirlerinin felsefik çıkarımsallı diyalogları da izlenmeye değer :)

The Guard (2011) 7 / 10



Amerikan tarihinin açık ara en çirkin mevzusudur ırkçılık. Bu genç millet, tüm zor sorunlarını çözebilmesine rağmen bu Allahın belası ırkçılığı bir türlü çözememiştir yakın tarihine kadar. Gerçi hala da tam çözülebilmiş değil ama bundan 50 sene öncesine göre çok büyük gelişmeler var zihinlerde. Bu gelişimi sadece sinemadan bile izliyoruz son yıllarda. Düşük bütçelilerden başka, her sene illa Oscar'a oynayan en az bir tane negro temelli ağır filmimiz oluyor. Sanırım Obama'nın gelişi de bir hayli etkili bu istikrarda.

Hem bu konu ettiği mevzular hem de prodüksiyonu sebebiyle 2011 yılının beklenen filmlerinden biriydi The Help. Hatta diğerlerinden biraz daha özelleştirmişti konusunu. Zira diğer filmler asıl olayın hep çevresinde dolaşmayı seçmişlerdi. The Help ise ismiyle müsemma bir konu seçmiş ve tamamen zenci ayrımı üzerinden tanımlamıştı kendini. Lakin diğer beklenen 2011 filmleri gibi gönül rahatlığıyla beklediğimi bulabildim diyemiyorum. Sanki senaryosunda genel bir akışkanlık sorunu vardı. Belki kitaptan uyarlama olduğundandır bu durum ama sonuç itibariyle bir aksaklık kesinlikle vardı. Uzun süresini de buna ekleyince ortaya kaliteli gibi olan, güzele yakın ama üst seviye olmayan bir film çıkmış.

Oyuncuların performansları bir hayli başarılı. Aynı şekilde karakterler de göz dolduruyor. Draması da iyi gibi. Ama üzülerek söylüyorum ki, diğer 2011 filmleri arasında biraz zayıf kalmış. Oscar gecesi, kendisinden ağırlığını koymasını bekleyenlere kötü bir sürpriz yapacak diye düşünüyorum. Gerçi belli olmaz Akademiye. Politik bir salvo yapıp, ödül manyağı da yapabilirler The Help'i :)

Kesinlikle izlenilmesi gerekliliğini belirterek, bu güzelimsi filme yıldızlı bir puan veriyorum :)

The Help (2011) 6+ / 10



Malum üçlememize başlamaya karar verdim nihayet. Aslında karar vermiştim de, bu verdiğim kararı pratiğe dökmeye karar verdim diyelim. Keşke bu kadar bekletmeseymişim. Zira her bekleyiş beklenti yaratıyor. Ve her yaratılmış beklenti, tatmin olmamanın ön sözü oluyor.

Yumurta filminde de bunu yaşadım ne yazık ki. Film asla kötü değil. Hatta ben sevdim bile. Ama içim rahat değil. Uzlaşması imkansız kutuplar oluşturdu içimde film. Bir taraf inanılmaz derecede anlamlar çıkarırken, diğer taraf inanılmaz kopukluklar sokuşturdu algı merkezimin de merkezine. Arada deredeyim sayın okur, keşke böyle olmasaydı. Her filmi bir şekilde kendimce kategorileştiririm ama bunda yapamıyorum. Çok üzgün, çok hazinim şuan :)

Boş film olmadığı belli. Kopukluklar var evet ama asla boş değil. Lakin dolu da denemez. Garip olmuş bu film. Eğer geçmişe özleminiz varsa, eğer arada kalmışlık sizin için önemli bir tanımlamaysa, eğer kaçışlarınızdan sonra ılıman bir liman hasreti içindeyseniz, bir yakınınızı kaybetmişliğin hüznü buram buram tütmek yerine kendi yalnızlığınızı daha da depreştiriyorsa... Bu film çok güzel. Ama yine de değil. Öff, cidden aradayım. Kötü yakaladı bu film.

Neyse, nasılsa bir üçleme. Diğer filmlerden sonra genel bir intibah edinirim. Yoksa bu şekilde çıkamayacağım işin içinden. Şimdilik puan da vermeyeceğim. Evet blog tarihimde bir ilk yaşanıyor :p

Yumurta (2007) X / 10



Bu aralar uzun zamandır beklediğimiz 2011 filmleri patır patır dökülmeye başladı. Genel bir memnuniyet hali hakim bendenizde. Şuana kadar bekleyip de beğenmediğim olmadı içlerinde. Sadece tekinde, beklediğimi bulamadım ama o da bir hayli güzeldi.

Warrior'un en büyük artısı, gerçekçiliği bana kalırsa. Mixed Martial Arts denen nanenin sinemaya yansımış halihazırdaki en güzel filmi olması aynı zamanda. Klasik dövüş, hadi boks diyelim, filmlerinin perdeye yansırken ki sahteliği yok bu filmde. Onun yerine, daha kafes içinden, daha insan-dövüşçü gözünden bir film. Sanırım en çok bu filmde olmuştur, yenen yumrukların izleyicideki etkisi. Veyahut kahramanın dövüşü kazanmasına izleyiciler en çok bu filmde sevinmiştir. Zira draması kuvvetli gibi. Ben birçok sahnede kaptırmışım, sevinirken filan yakaladım kendimi :)

Müzikleri, varoşları sadelikle gözler önüne sermesi ve oyuncu performansları, filmi unutmayı zorlayan faktörler. Son dönemin yıldızı hızla parlayan aktörlerinden Tom Hardy, o her zamanki bıçkın bakışlarını eksik etmemiş. Gerçekten çok başka bir ruh var bu elemanda. The Dark Knight Rises'te ikinci bir Heath Ledger vak'ası yaşayacağız gibi gözüküyor. Yani hala farkında değilseniz Tom Hardy'nin, ileriki aylarda ve yıllarda ismini bir hayli duyacaksınız, şimdiden hazırlanın :) Diğer bir başrol olan Joel Edgerton ise zaten kendisini çoktan kanıtladı gözümde. Özellikle Animal Kingdom'deki rolüyle beni benden almıştı. Tom Hardy'e bile gider yapacak psikopatlık, damarlarında dolaşmakta. O kadar diyeyim :) Bu iki başarılı başrole de usta oyuncu Nick Nolte ve Jennifer Morrison ikilisi eşlik ediyor. Dediğim gibi oyunculuklar bir hayli güzel.

Senenin güzel filmlerinden olduğunu bir daha belirterek puanımızı verelim;

Warrior (2011) 7 / 10



Geçen hafta tekrar ettiğim ilk filmden sonra serinin izlemediğim filmlerine devam ediyorum. İlk filmi tekrar ettiğimden ve çok ayrı bir yeri olduğundan, izledikten sonra yavanlığından bir hayli üzülmüştüm. İlk filmde ne kadar üzülmüşsem, bu ikinci filmde de bir o kadar sevindim. Zira genel kanının aksine, bu filmi ilk filmden daha başarısız bulmadım. Daha başarılı da değil ama kesinlikle arada uçurum yok. Belki daha akıcı hatta.

İlk filmle kıyaslanmayacak ölçüde fazla dinozor görüyoruz The Lost World: Jurassic Park'da. Tabii bunun yanı sıra çok daha fazla efekt de görmüş oluyoruz. Senaryo olarak her iki film de eşit olunca; efektler, yarışı belirleyen faktör oluyor ve aradaki dört yıllık teknoloji farkıyla serinin bu ikinci filmi, ilkinin çok da gerisinde kalmamış oluyor.

İlk filmdeki çılgın doktorumuzun yokluğu oldukça hissedilir durumda. Ama zaten oyuncularla ve karakterle fazla bir işimiz de yok. Eğlenceli bir iki saat için oldukça ideal bir film diyebilirim kısacası. Çok kötü olduğunu tahmin ettiğim bir filmin, o kadar da kötü çıkmaması inanılmaz sevindirici bir şey :)

Ve son olarak fark ettiğim bir şey oldu. Son izlediğim iki filmde de, yani Warrior ve bu filmde, Moby Dick romanının karakterlerinden Ahab'ın ismi geçiyordu. Hayat işte, tevafuklar filan :)

The Lost World: Jurassic Park (1997) 5 / 10



Christopher Nolan'ın muazzam serisinden sonra, istemeden de olsa bir hayli kötü andığım bu eski seriye haksızlık yapmamak adına bir tekrar çekmeye başlamıştım. Ama gitmiyor yavv. Kaç ay oldu hatırlamıyorum ilk filmi izleyeli. 4 filmi normalde 2-3 günde bitirmem gerekirken 4 ay oldu anca 3. filmi izleyebildim. Çok kötü de değiller üstelik. Nolan'ınkilerden sonra gerçekten gitmiyor seri.

Batman'i Batman yapan özelliklerden neredeyse hiçbiri yok bu seride. Ne o gizem, ne o yardan serden geçicilik ne de karanlık! Hadi bunları yansıtmaya çalışırsın yansıtamazsın anlarım. Ama bu ilkokul müsameresi tadında komedi anlayışı da nedir? Absürt süper kahramanlardan ne farkı var şu serideki Batman'in. Gerçi ilk iki filmle bunu biraz ayırmak lazım. Zira ilk iki filmde Tim Burton'un karanlık tonları fazlasıyla hissedilir durumdayken, bu üçüncü filmde film(!) tamamen kopmuş.

Olmamış Joel Schumacher, olmamış. Olmamış arkadaşım. Tüm film canted shotla mı çekilir ya Hu. İki üç sahnede kullan tamamdır. Ne bu böyle, tüm filmi boynu bükük izledim :) Keşke ilk izlediğim gibi kalsaydı da en azından eleştiriyor olarak devam etseydim seni...

Neyse, yine de hakkını çok yemeyelim o kadar da kötü değil film. Ama işte bu Nolan yok mu? Adam tüm dengeleri değiştirdi gitti vesselam :) Üste tamamlayaraktan;

Batman Forever (1995) 4 / 10



Wolfgang Amadeus Mozart, gelmiş geçmiş en yaratıcı ve en üretken bestekardır sanırım. Diğer babalara haksızlık yapmak istemem ama deha denen şey, en fazla Wolfie'de tecelli etmiştir gibi bir algı mevcuttur bende oldum olası. Günümüzde bile, hala o tınılarının üstüne çıkan pek tını duymamışımdır. Klasik müzik diye ayırmak istemiyorum, zira türleri-zamanları aşan bir ruh var eserlerinde. Büyük deha hasılı...

Bu dahinin hayatını -başarısız da olsa- konu edinen Amadeus da sinemanın en prestijli ödülü sayılan Oscar tarihinin en bol ödüllü filmlerinden biri. Aday olduğu 11 kategorinin 8 tanesini ödüle dönüştürmüş durumda. Özellikle Antonio Salieri karakteriyle filmde başrolü üstlenen F. Murray Abraham terinin son damlasına kadar haketmiş bu ödülü. Zamanında normal versiyonunu izleyip vurulmuştum. Şimdi bir de Director's Cut'ını izledim ve yine vuruldum amcaya. Çok büyük oynamış cidden. Bir başka muazzam performans da Mozart'ı oynayan Tom Hulce'den izliyoruz. Ama üzücüdür ki, aday olduğu en iyi yardımcı aktör kategorisinde ödül alamamış Tom Hulce. Filmin nazarıdır bu kategorideki ödülsüzlük diye düşünürüm hep. Zaten ne varsa 80'lerin performanslarında var ya Hu :)

Mozart sevgimden hayatına karşı özel bir ilgim vardır. O sebeple bu filme bir hayli uzağımdır aslında konusu itibariyle. Mozart böyle bir insan değildir. Salieri ise hiç mi hiç böyle birisi değildir. Tabii tarihi kaynaklar açısından konuşursak durum budur. Yoksa, film oldukça muazzam. Draması çok mu çok kuvvetli. Hele filmin bir ilk 45 dakikası var insan resmen büyüleniyor. Filme başlarken ki, yavv bu 180 dakika nasıl geçecek arkadaşımmm, gibi iç geçirişler bir anda toz-duman oluyor. Çok güzel çokk :)

İzleyin derim. Çok enfes bir şeydir Amadeus. 1984'ün medarı iftiharıdır. Sinema tarihine artı katan filmlerdendir. Keşke şöyle yapımlar gelmeye devam etse...

Amadeus (1984) 8+ / 10



Değerlendirmesi zor filmlerden La piel que habito. Türkçe ismini de verelim ki, daha bir anlaşılır olsun değerlendirmesinin zorluğu; İçinde Yaşadığım Deri. Film klasik bir Pedro Almodovar yapıtı. Çok güzel göndermelerle, çok güzel tabloların mükemmel uyumunu izliyoruz 2 saat boyunca. Üstüne bir de ilgili sahneleri yakarlarsanız film tadından yenmiyor. Ama bununla beraber diğer Pedro Almodovar filmlerindeki derinlik pek yok gibi bunda. Daha sığ ama daha ustaca çekilmiş.

Spoilere girmemek için zor tutuyorum ama bu filmde gerçekten spoilersizlik önemli. Neyse dahasına girmeyelim yine de ama kesinlikle izlemek lazım. İnsan garip duyguları bir arada hissediyor izlerken. Keşke tembelliğimi yenebilsem de inceleme yazabilsem şu filme. Cidden hakediyor. Özellikle uyarlandığı romana çaktırmadan yaptığı atıflar bir hayli derin.

Klasik bir Pedro Almodovar filmi dedik. Bunu derken müzikleri de kastediyorum tabi ki. Lakin müziklerin kullanımı konusunda bir iki sahnede ritim uyuşmazlığı gibi bir şey sezdim. Bir daha bakınacağım oralara ama bir mana vardır diye düşünüyorum. Yoksa yanlış sahneye müzik kullanımını pek göremeyiz Pedro'nun filmlerimde.

Antonio Banderas'ı uzun zamandır bu kadar beğendiğimi de hatırlamıyorum. Garip bir şekilde, performansını çok beğendim. Normalde en fazla beğenirdim ve öyle bırakırdım beğenimi. Bu filmdeki performansıyla büyüledi gerçekten. Söz ettirecek bir performans olduğunu tarihe geçireyim.

Çok şeyler beklemeyin derim. Ama kendinize güveniyorsanız, yakalarım hacı affetmem bağlantıları, diyorsanız kaçırmayın derim. Üste tamamlamaktan kendimi alamıyorum ve;

La piel que habito (2011) 7 / 10



İzlemeyi neden ertelediğimi bir türlü kestiremediğim filmler kuşağına bir yenisi daha eklendi. Gerçi sebep çok belli; çok film var :) Ama yine de bu tür izlenmesi gerektiği yönünde şiddetli hislerim olan filmleri ertelemiş olmaktan nefret ediyorum. Kafadan 6 yıl geç kalmışım!

2005 yılı tam bir çizgi-roman uyarlama yılıydı sinema açısından. Gerçi başarılı bir yıldı dersek daha makul olabilir zira çizgi-roman uyarlaması her zaman yapılan bir şey. Ama 2005 yılı, hem Batman Begins'i hem Sin City'i hem de bu filmi barındıran bir yıldı ve hepsi de çizgi-roman uyarlamasıydı. Bu güzel iki filmin yanında bir üçüncüsü de varmış hasılı...

Film çok kısa. 96 dakika. Ama öyle bir hikaye var ki, sadeliğiyle gafil avlıyor izleyiciyi. O kısacık süresinde nakış gibi işliyor derdini. Hatta abartayım, son zamanlarda derdini bu kadar ustaca anlatmış bir filme çok az rast geldim. David Cronenberg kendisini her filmde belli ediyor kısacası. Yine yapmış, olmuş.

Finaldeki müzik süperdi. Söylemeden edemedim. Sahneyle resmen dans ediyordu kerata. Döndüm döndüm izledim, o derece. Viggo Mortensen'e söylenecek söz yok zaten. Allah'ından bulsun eleman. Tam rolünü bulmuş. Affetmemiş tabii.

İzlenir bu film ;)

A History of Violence (2005) 7+ / 10



Nasıl değerlendireceğim konusunda açmazlara gark olunduğum filmlerden biriyle karşı karşıyayım yine yeniden. Çok güzel demek istiyorum, sesim çıkmıyor. Çöpe atasım var, elim kalkmıyor. Vasat diye yaftalayasım var, yapamıyorum. Olmuyor. Sanırım filme karşı geliştirilen yorum farklılıkları da bu hallerimin vücut bulmalarından oluyor bu durumda. Ben yapamayacağım sanırım. Bir şekilde olsa da, bir yere koyamayacağım filmi. Ama beklediğim kadar efsanevi olmadığını da eklemeliyim. Daha daha bir şeyler bekliyordum. Daha üst, daha kaliteli, daha güzel... Sanırım bir tek, normalden daha vurucu buldum filmi. Ve bu vuruculuğu, filmin yegane kimliği. Benim zihnimde böyle kalacak film...

Müzikler çok güzeldi. Pek çok sahnede kendimden geçtim. Zaten vuruyor film, bir de müzikler geliyor üstüne. Tarumar oluyorsunuz. The Social Network'u anımsamadım desem yalan olur. Onunkiler kadar dingindi müzikler.

Brad Pitt harbiden büyük oyuncu arkadaşlar. The Tree of Life'den sonra daha azı kesmezdi ama bu ne abi ya. Resmen enfes. Artık Oscar gelmeli. Leo'yu izlemedim henüz ama Brad Pitt hakediyor hacı. Çok büyük oynamış. Başka kelime söylemek istemiyorum.

Ve son olarak, hayat bazen(!) çok yorucu arkadaşlar! Acımalıyız kendimize, başkalarından önce. Yavaşlamalı, nefes almalıyız. Kalbimizin yerinden çıkmak için gösterdiği dirence, sakinlikle cevap vermeliyiz...

Moneyball (2011) 7 / 10
Devamını Oku

27 Aralık 2011 Salı

Page Eight (2011) - Komplolar Komplolar Komplolar...

 
Bu senenin dikkat çeken Tv filmlerinden biriydi Page Eight. Oyuncu kadrosunda bulunan Bill Nighy, Rachel Weisz ve Ralph Fiennes; yönetmen ve de senaristliği üstlenmiş David Hare bir hayli klas isimlerdi. Kanalın BBC olması, filme duyulan merakı haliyle daha da körüklüyordu. Özellikle son yıllardaki TV filmlerinin yükselen çizgisiyle de birleşince tüm bu durumlar, Page Eight adına izlenmeyi dört gözle bekleyen bir film imajı çıkıyordu ortaya.

TV filmi olmasından sebepli, filmde herhangi bir kaçma zıplama sahnesi olacağını düşünmüyordum. Nitekim öyle de çıktı. James Bond'larla Jason Bourne'lerle yıkanmış beyinlerimize güzel bir tokat etkisi tadında olmuş film. Ne tam minimal, ne de dram dozu fazla olan kasvetli bir film. Hepsinin ortasında, işini layıkıyla yapabilmiş güzel bir Tv filmi.

Son yıllarda yükselen dalgalardan biri de devletleri istedikleri gibi kullanmaya başlayan hükümet üyelerinin ipliklerini, ortaya çıkarma eğilimli senaryolar. Pek çok örneğini görmemize rağmen birçoğu sadece aksiyon üzerine kurulu olduğundan, talep edilen hazzın çok az bir kısmını elde edebiliyoruz bu senaryolar üzerine kurgulanmış yapımlarda. Özellikle 11 Eylül ve sonrasında cereyan eden Irak İşgali'nin dünya üzerinde yarattığı 'psikolojik sınırları küçültme etkisi', bu tür aksiyonu bol filmlerdense, diyeceğini cesaretle söyleyen filmler çıkmasına daha bir imkan verir hale getirdi yazar-çizer tayfasını. Geçen seneki The Ghost Writer (okuyunuz ve izleyiniz) örneğindeki gibi çok kaliteli filmler izlemesek de, Page Eight örneğinde olduğu gibi, derdiyle bütünleşmiş dram soslu filmleri daha çok izleyeceğiz gibi duruyor önümüzdeki yıllarda.

Film birçok açıdan övgüye layık durumda. Daha çok senaristliğiyle tanıdığım ve gerçekten hayranlık duyduğum David Hare'nin, Tv filmleriyle de olsa, yönetmenliğe daha fazla mesai ayırması gerekliliğini en şiddetlisinden hissettim bu filmde. Bugüne kadar yönettiği hiçbir filmi izleme şansı bulmamıştım. Kolaylıkla söyleyebilirim ki, pek çok yönetmen geçinenden çok daha başarılı. Gerçi çekilen mekan İngiltere ise, verilmek istenen duygu, İngiltere'nin o doğal kasvetiyle çok rahat bir şekilde izleyiciye geçirilebiliyor. Ama mekan avantajlarını iyi kullandı diye kimseyi gereksiz eleştirmemek gerekli sanki :) Sadece, senaryosunu yazdığı The Hours filmiyle bile oldukça beğendiğim David Hare'yi böylelikle daha bir sevdim sonuç itibariyle. Keşke devam etse deyip, başarılar diyelim şimdilik kendisine.

Filmi genel olarak beğendim ama bir taraftan da kızdım sanırım. Bu kadar güzel bir mevzuyu, bu kadar güzel anlatıp da ucuz reklamlara hapsetmemeliydi yapım kendisini. Tanınırlılığı üst seviyede olan Rachel Weisz'ı, filmdeki karakteri çok ön planda olmamasına rağmen filmin afişine koymayı kabul edebileceğimi sanmıyorum. Hele ki filmi tek başına götüren bir Bill Nighy var iken. Pek çok ünlü yapımda yer almış bu usta aktör, filmi tamamen tek başına sırtlamış. Bu sene aday olduğu 69. Golden Globe'yi çok rahat bir şekilde kazanacak kadar iyi oynamış hatta. Ödül olayları karışık ama biz yine de kazanmalı filan konuşmayalım. Zira diğer adaylar da oldukça sağlam durumdalar. Tek tek değinmeyelim bu filmin başlığında ama gerçekten güzel performanslar var bu yıl, hem film hem dizi hem de mini-tv serilerinde.

Efendim hasılı, güzel bir film Page Eight. Düşük bütçeli olduğu belli olan bu filmi, duru anlatımı sebebi için bile izlemek lazım. Türdeşleri artar umarım. Altın Küre'de başarılar.

6+ / 10
Devamını Oku

26 Aralık 2011 Pazartesi

The Hobbit: An Unexpected Journey Fragmanı

Afişin orijinal boyutu için tıklayınız


The Lord of the Rings serisiyle büyülenmiş bir nesiliz arkadaşlar. En azından şanslı bir çoğunluğunu oluşturuyoruz neslimizin diyelim. Herkeste hemen hemen benzer etkiler yaratan bu muhteşem seriden sonra, akıllarda tek şey vardı; acaba Peter Jackson, Tolkien'in diğer eserlerini de perdeye uyarlayacak mı?

Neyse ya Hu. Yazmaya gerek yok sanırım. Bir zamandır devam eden fragman başlığı atmama alışkanlığımı, uzun zamandır beklediğim The Dark Knight Rises'in ilk fragmanıyla bozmuştum geçenlerde. The Hobbit: An Unexpected Journey'le de devamını getireyim. Ama bu kadar. Bundan sonra yok :)

Arkadaşlar fragman enfes olmuş. İlk çıktığı dakikadan itibaren kaç defa izlediğimi bilmiyorum. Ama fragmanı tamamen ezberlediğimi söyleyeyim şarkıyla (şiirin ilgili kısmı) beraber, oradan siz bir tahminde bulunun :)

Bir de fragmanın yayınlanmasına sevindim mi üzüldüm mü bilememeye başladım bir iki gündür. Hani hayatı devam ettiren ceninler bile 9 ay 10 günde ete kemiğe bürünüyor. Filmin vizyonuna daha tam 1 sene var. El insaf yani, bu fragmanı izletip de 1 yıl bekletmek...
Olmadı PJ :OLEYO:

Yazan: Fragmanın muhteşemliğiyle aklının başından gittiğinin farkında olmasına rağmen saçmalamaktan geri kalmamaya çalışan Mehmet :)

Devamını Oku

23 Aralık 2011 Cuma

11-20 Aralık 2011 Film Yorumları

Kaynak alt yazısının çıkmaması sebebiyle zoraki bir ertelemeye tabi tuttuğum, bu yılın en çok beklediğim filmlerinden biriydi Midnight in Paris. Beklentilerimin hepsine birer birer karşılık vermiş Woody Allen. Oyuncu seçimi, karakter yazımı, resim tercihi...

Hafif bir Night At The Museum havası sezilse de pek çoğumuzun hayatında önemli yerleri olan karakterlerle apayrı bir kimliğe bürünmüş film. Ve bu ressam, yazar, düşünür, yönetmen, senarist olan mühim tarihi şahsiyetleri canlandıran oyuncuların hepsi de mükemmel oynamışlar. Tabii Corey Stoll ve Adrien Brody bambaşka oynamışlar. Hani sadece bu ufak performanslarıyla bile pek çok ödül verilebilir bu iki oyuncuya.

İsimlerini anmadan olmaz :) Filmde şunları gördüm gibi. Kaçırdıklarım varsa affola. Zelda Fitzgerald - Scott Fitzgerald, Cole Porter, Ernest Hemingway, Juan Belmonte, Gertrude Stein, Pablo Picasso, Djuna Barnes, Salvador Dali, Luis Bunuel, Man Ray, T. S. Eliot, Henri Matisse, Leo Stein, Henri de Toulouse-Lautrec, Paul Gauguin, Edgar Degas. Ve bir de sondaki saray ikilisi. Ama çıkaramadım kimlerdir :)

Midnight in Paris (2011) 7+ / 10



Öncelikle bir Pedro Almodovar filmi olduğunu bilmek lazım izlemeden önce Hable Con Ella'yı. Yoksa mana yüklemeler zorlaşabilir pek çok sahnede, kurgunun gelişiminde vs. Zaten yönetmenle bir geçmişiniz varsa çok kolay akıyor film. Bunu neden dedim. Hemen söyleyeyim. Filmi toplu izledik. Ama homurtusu bol bir filmdi. Bıraksak mı, geçsek mi, değişsek mi gibi pek çok ses duyuldu arkadan önden :) Keşke birisi uyarsaydı bu elemanları :)

Neyse efendim, film pek çok açıdan vurucu. Belki yer yer hırpalayıcı. Hatta daha çok da düşündürücü. En basitinden 'normal nedir' sorusunu illa bir getiriyor koyuyor önünüze. Tabii siz de bu girift ve leziz görünümlü soruyu reddedemiyorsunuz ve güzel bir fikretme eylemine girişiyorsunuz. Filmden sonra 'psikopat' kavramına da ayrı bir paye verme ihtimaliniz yok değil. Onu da söylemiş olayım.

Bazı yönetmenler iyidir ama yaratıcı yönetmenler bambaşkadır. Özellikle baştaki tiyatro sahnesi inanılmazdı. Tüm filmi sadece o baştaki kısa gösterimde veriyor yönetmen izleyiciye. Ama kimse farkında değil tabii. Film bitince de inanılmaz bir ayma gerçekleşiyor. Sadece bu üretkenlik için bile izlenir şu film.

Hable Con Ella (2002) 7 / 10



Yapım yılı bu aralar olsaydı farklı değerlendireceğim bir film görünümünde Koş Lola Koş. Zira filmin üzerine kurulduğu kaos teoremi, kelebek etkisi gibi mevzular çok işlendi geçtiğimiz 10 yıl içinde. Ama bu film 1998 yapımlı ve hepsinden beri durumda. Hal böyle olunca, gözümüzdeki yeri daha bir saygın, daha bir ilklere yaraşır oluyor :)

Filmi hikayesiyle değerlendirirsek, korkarım katlederiz filmi. Zaten kısa olan süresi tamamen tekrarlarla geçiyor. Aynı başlangıca sahip hikayeyi 3 kere izliyoruz. Eğer filmin ana söylemini yakalamazsanız 200 dakikalık filmlerden çok daha fazla sıkılabilirsiniz şu 80 dakikalık filmde. Ama bir de aralardaki farkları, gelişimleri, etkilere verilen tepkilerin hayatta yarattıklarını gözlemlerseniz tadından yenmez hale geliyor film.


Son zamanlarda izlediğim en tempolu ve kurgusu sağlam yapımdı. Hele bir müzik var ki, filme hayat katan soundtrackler arasında başa güreşir kolaylıkla. Bir an düşmüyor temposu. Hani oturarak izlemek çok zor şu filmi :)


Lola rennt (1998) 7+ / 10



Sanıyorum ki şu filmi izleyip de akıllara Gwoemul (The Host/Yaratık) ve Salinui Chueok (Memories of Murder/Cinayet Günlüğü) ikilisinin gelmemesi çok zor. Belki yanlarına bir iki film daha ekleyebiliriz ama bu iki filmle beraber anılmalı Chugyeogja (The Chaser/Ölümcül Takip). Zira filmimiz, Salinui Chueok ile beraber Kore sinemasında başlayan seri cinayet teması üzerine kurgulanmış. Ve bu temadan ilerlerken Kore sinemasındaki yönetim eleştirisi denince akla ilk gelen film olan Gwoemul'dan da bir şeyler serpiştirmiş kurguya. Hal böyle olunca ortaya, hem seri katil peşinde gezinirken gerildiğimiz hem yer yer gülümsediğimiz hem de başta siyasiler olmak üzere pek çok katmanda bulunan yöneticilere kızdığımız bir hikaye çıkmış.

Oyunculuklar ortalamanın bir hayli üstünde, müzikler oldukça başarılı. Ama aması da var filmin. Nispeten kısa olan süresi, hikayeye fazla gelmiş. Sahne geçişlerinde bariz olmasa da göze batan aksaklıklar yaşanmış. Sonuç olarak güzel olmakla beraber türünün en iyileri arasında yer bulamayacak bir film olmuş.

The Chaser (2008) 6+ / 10



Pakistan, tarihi itibariyle çok kilit bir ülkedir İslam coğrafyası için. İslam'ın belki de ilk farklı kültürlerle teması bu topraklarda olmuştur. Daha sonrasındaki siyasi yelpazesini de göz önünde bulundurunca, bu önem durumu zamanları aşan boyutlara varıyor. Başta batının doğu karakolu görevi gören Hindistan'ın topraklarına dahil olduğu dönemin sona ermesi gibi mevzular, sonrasında da kendi içindeki parçalanışları günümüz İslam siyasi söylemlerinde derin izler bırakmıştır.

Film biraz buralara dokunuyor ama neye dokunacağına tam karar verememiş sanki. Gerçek İslam tanımı yapan uslübu, pek çok İslami değere hadsizce laf uzatıyor. Bunu yaparken, komünizme de vurmaktan geri kalmıyor ama sanki yalandan vuruş bunlar. Hal böyle olunca, söyleyeceği önden belli filmler arasındaki yeri perçinleniyor.

Oyunculuklar bir hayli ortalama. Tabii bu tür bir film özelinden bahsediyorum. Müzikler, genel doğu ezgileri kıvamında. Yer yer Bab'Aziz'i anımsamadım dersem yalan olur :) Ama tabii kalite benzerliği yok.

İzlenebilir ama elde öyle çok bir şey bırakacak bir film değil sonuç olarak. Sevdim diyebilirim.

Matir moina (2002) 4  / 10



Nasıl tanımlıyayım bilemedim bu filmi. Hem acı hem hüzün hem sinir hem kızgınlık hem burukluk gibi pek çok duygu yeşeriyor içinizde. Filmdeki bisiklete yüklenen manayı anlamak için, bisiklete dair bir tecrübeniz olması gerekiyor. Ve de bu tecrübenizin kesinlikle erken-orta çocukluk döneminizde vuku bulmuş olması gerekmekte. Bisikletin inat denen şeyle nasıl da güçlü kavramsal bağları olan, nasıl da yılmamazlığı körükleyen bir şey olduğu imgelemi yoksa zihninizde, oldukça yavan gelecektir bu film.

Dardenne kardeşlerle çok alakam yoktur. Belgesellerle çok yakından alakadar olmama rağmen nedense bir türlü kesişmedi yollarımız. Gerçi Dardenne belgesellerinden izlememişken, belgesellerle çok yakından alakadarım demek ne derece sağlıklı bir şey bilmiyorum :) Bu sebeple haklarında genel yargılara sahip değilim ama dilden dile dolaşan her filmlerinde kullandıkları karşıdan karşıya geçme sahnesi, bu filmde de var. Yakaladım onu :D

Film; kısa olan süresi, az olan karakter sayısıyla birleşince, vermek istediğini sanki bir perde aşağıdan verebilmiş sonuç olarak. Ama vuruculuğu gayet üst perdede bununla beraber. Onun içindir ki, Cannes'ten elleri yine boş dönmedi abiler bu sene. Jüri özel ödülünü bizim Bir Zamanlar Anadolu'yla beraber paylaştılar. Bu ödüle bir şey demiyorum ama sanki Avrupa Film Ödülleri'nden aldıkları en iyi senaryo ödülü biraz abartılı olmuş. Hani Melancholia olmasa adaylar arasında gene bir nebze anlarım da :)

Le gamin au vélo (2011) 6+ / 10



8 Kasım 2011'de tüm bu Maymunlar Gezegeni muhabbetinin ilk filmi olan 1968 tarihli yapımı izlemiştim. O kadar zaman bekletmeme rağmen beklediğim ışığı göremeyince, o ilk filmle başlayan seriyi orada bırakıp diğer serilere devam edeyim dedim.

Gerçi diğer seriler demek yanlış. Zira sadece ilk film seriye dönüşmüş durumda. Bu, yani 2001 yapımlı Tim Burton filmi, ilk filmin remakesi hükmünde. Tamamen aynı hikayeyi farklı bir ele alış. İlk filmde yaşadığım hayal kırıklığından sonra bu film gayet güzle geldi. Tabi bunda beklentimin yüksek olmaması oldukça etkili olmuştur sanıyorum.

Bu filmde en iyi yan, büyük ihtimalle oyunculuklardı. Pek çok oyuncuyu, maymun makyajlarına rağmen ilk göründükleri sahnelerde tanıdım. O derece kazınmışlar aklıma keratalar. Paul Giamatti'yi ayırıyorum. Onu nerede, nasıl olsa tanırım o muhteşem oyunculuğuyla :)

Şimdi sırada James Franco'nun oynadığı, 2011 yapımlı filmde. Acelem yok, bu film soğuduktan sonra izlemeyi düşünüyorum.

Planet of the Apes (2001) 5 / 10



Her şeyden önce, noir film hasretime son veren bir film Drive. Ne desem hakkını ödeyemem sırf bu sebeple. Bu kadar güzel bir şeyle karşılaşacağımı hiç sanmıyordum. Sahne sahne okumamak pek kolay değil yorum yazarken ama şuan değil de bir süre sonra yazmam gerekecek diğer yazılardan dolayı. Gerçekten çok başarılı bir metne sahip film. Sinema tarihine geçmiş pek çok filmle dirsek temasına geçen sahneleriyle insanın aklını alabiliyor. Öyle bir film.

Uzun uzadıya yazacağımdan burada fazla dillendirmeyeceğim ama Ryan Gosling gerçekten aşıyor. 2000'lerin başındaki o parıldayan eleman, yakmaya başladı iyice. Çıplak gözle bakmaya gelmeyecek bundan sonra. 2011 yılı, Ryan'ın yılı oluyor!

Oscar gecesi, gerek oyuncularıyla gerekse de teknik yönleriyle ismini çok duyacağımızı düşünüyorum Drive'nin. Tek kelimeyle, hak ediyor! 2011'in en güzel filmlerinden. Güzel demek doğru mu bilemedim şimdi. Kaliteli diyelim ona biz ;)

Drive (2011) 8+ / 10



Michael Crichton yazdığı roman bir hayli dikkat çekmişti. Okumadım ama okuyanlar tarafından bir hayli de sevilmişti. Bir sinemasever olarak, hele de bilim-kurgu aşığı birisi olarak perdeye uyarlanması ayrı bir güzellik benim için. Ve hele de bu uyarlamayı, bilim-kurgu denilen şeyi geniş kitlelere en çok yayan insan olan Steven Spielberg'in yapmış olması ayrı bir güzellik.

Bizim kuşağın en hit filmlerinden biridir desem kesinlikle doğru demiş olurum bu filme. Zira pek çoğumuzun sinemada izlediği ilk filmdir kendisi. O zamana kadar dinozor denen şeyleri sadece sözel imgelerle tahayyül eden bizler, bu filmle beraber görsel temas da sağlamıştık. Tabi durum bu olunca, efektlerden ve havada uçuşan esprilerden geriye başka bir şeye dikkat etmemiştik. Tekrar ederken fark ettim de, teknoloji olarak gününün ilerisinde olmasından ziyade başka hiçbir artısı yok filmin. Bunu kendime itiraf ederken bir hayli üzülüyorum ama durum budur :)

Müziğine de hayranımdır bu filmin. Onu da belirtmemek olmaz. Keyifli geçecek bir 2 saat için ideal.

Jurassic Park (1993) 5 / 10
Devamını Oku

21 Aralık 2011 Çarşamba

Batman 3: The Dark Knight Rises Fragmanı

Posterin orijinal boyutu için üzerine tıklayınız


Arkadaşlar, blogu genelde bu tip şeylerle doldurmuyorum ama bu sefer mazur görünüz. Zira iflah olmaz bir Christopher Nolan müptelası olarak, gelmiş geçmiş en güzel filmlerden olan The Dark Knight'yi izler izlemez beklemeye koyulmuştum bu filmi. Ve büyük gün geldi. Geçtiğimiz aylarda yayınlanan teaserinden sonra ilk offical fragmanı bugün yayınlandı filmin.

Fragmanın üzerine konuşmaya gerek yok. İzleyelim ve 2012 yazına kadar gelecek diğer fragman ve türevlerine Deshi, Deshi, Basara, Basara! Deshi, Deshi, Basara! ile eşlik edelim. Buyrunuz;


Devamını Oku
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...